Dernek Arşivimizden Makaleler...

S.K.BUSHUYEV

THE HISTORY OF RUSSIA, Bölüm: 16, Sayfa: 337-356, Çev: Tarık TOPCU

(Kafdağı Dergisi, Yıl:1, Sayı:6-7 sf: 13-24, Ankara 1987.)

ÇAR HÜKÜMETİNİN KAFKASYA’DAKİ İŞGAL POLİTİKASI: 

Rusya'nın Perslerle (1826-1828) ve Türkiye’yle (1827 -1829) yaptığı savaşlarda zafer kazanması Rus İmparatorluğu’nun gelecekteki fetihleri için bir basamak olarak kullanacağı Transkafkasya’ya saldırmasını olanaklı kıldı. Çeçenistan'ı, Dağıstan'ı ve Çerkesya'yı içine alan Doğu ve Kuzeydoğu[1] Kafkasya'nın fethedilmiş olarak görülmesine rağmen, gerçekte bu bölgelerin özgürlük aşığı dağlı halkları Çar politikasına karşı direniyorlardı ve henüz pasifize edilmemişlerdi. Çar Hükümeti, işgal edilen Kuzey Kafkasya vilayetleriyle Transkafkasya arasında bir tampon bölge oluşturan bu dağlı kabileleri boyunduruk altına alma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmıştı.

Dağlı halk, Çarizmin sömürgeci boyunduruğunun ağır baskısından yakınmaktaydı. Verimli vadileri bırakarak dağlara sürülen dağlılardan alınan bu verimli topraklara, Çar hükümetinin emellerine destek olacakları gözüyle bakılan Kazak köyleri kurulmuştu. Çar Hükümeti bu özgürlük aşığı dağlılara karşı saldırılarına 19. yüzyılda başladı. Tekrar Ordu Kumandanlığına getirilen Paşkevich, 1837'de Çar'dan ''Dağlıları tamamen bastır, boyun eğmeyenleri yok et'' şeklinde emirler alıyordu. Paşkevich atalarınınkine eşit bir şevkle ve vahşice bir politika oluşturdu.

Çar Hükümetinin politik açıdan onur kırıcı, ekonomiyi çökerten ve sürekli baskısına karşılık dağlılar 1820'li yılların sonunda bağımsızlık mücadelesini başlattılar. Mücadele, Çarlığa ve onun uşakları olan yerel Hanlara yönelikti ve kısa sürede bir kitlesel halk hareketine dönüştü. Bu dağlıların sömürgeci Çar Hükümetine karşı verdiği bir mücadeleydi. Bu mücadelenin, İslamiyet’in bir tarikatı olan Müridizm'in dini bayrağı altında olması gerçeği Kafkas halklarının geri kalmış toplumsal yaşamlarıyla açıklanabilir.

 

MÜRİDİZM:

İslamiyet'in Kafkasya'da ilk olarak görünmesi 7. yüzyıldaki Arap fetihleri zamanına rastlar, fakat İslamiyet Kafkasya'da çok yavaş yayılmış ve 18. yüzyıla kadar dağlara girememişti. Doğuda eski zamanlardan beri bilinen ve Kafkasya'ya 15. yüzyılda giren Müslümanlık, rahiplerle çok az benzerlikleri olan Dervişlerin buyruklarıyla oluşturuldu. Orta ve Önasya'da iyi bilinen bu buyrukların öğretileri Dağıstan ve Çeçenistan'a ''yol'' yani kurtuluş yolu anlamına gelen Tarikat adı altında yayıldı. Tarikatçılar yani daha doğru olarak Müridler öğretmenlerinin isteklerine kayıtsız-şartsız itaat etmeye söz vermişlerdi. Bu da yüzden köylüleri ilk defa oluşturulan böyle bir hareketin önemini kanıtlayan bir gerçektir. Kafkasya'da tarikatın öğretileri tamamen diniydi ama sonraları Dağıstan köylüleri arasında yayılmasıyla tamamen askeri ve politik bir kişiliğe büründü. Rus araştırmacıları buna Müridizm adını verdiler.

Yarag köyünden Molla Muhammed veya Kurali Mohama 1823'te tarikatın Dağıstan'daki ilk öğreticisi olarak ortaya çıktı. Fakat onun öğretilerine Gimrili tanınmış bir vaiz; Gazi Muhammed, tarafından yeni bir biçim verilmiştir. Gazi Muhammed, tarikata askeri ve politik bir kişilik kazandırmış ve işgalcilerle birlikte feodal beylerin de dahil edildiği kafirlere karşı bir Mukaddes Savaş ve Gazavat fikrini ileri sürmüştür.

1820'li yılların sonlarında, Çar'ın istila politikasına karşı yürütülen mücadelenin şiddetlenmesi gerektiğini hocası Kuralı Mohama'dan daha hararetli bir şekilde savunan Gazi Muhammed, politik mücadeleye olan isteğe Müridizm'de daha açık bir ifade geliştirdi. Bu sırada Çar Hükümeti, dağlı kabileler arasındaki kavgalardan mümkün olduğu kadar çok yararlanmaya çalışıyordu. Bu nedenle Gazi Muhammed bu kavgaların sona ermesi için vaaz vermeye başladı ve hatta kan davasına bir son vererek kabileleri Çar Hükümetine karşı yapılan mücadelede birleştirmeye teşebbüs etti. Konuşmalarında, Müridizm ile bağımsızlık savaşının birleşmesinin yani Gazavat'ın gerekliliğine tekrar değindi. Lenin ''Politik bir direnişin dini çerçeve içinde ifade edilmesi yalnız Rusya için değil, gelişimlerinin belli aşamalarında tüm halklar için geçerli bir olgudur'' der. Marx'a göre Gazavat, dağlıların bağımsızlık için verdikleri en uygun mücadele biçimiydi. 

 

 

KUTSAL SAVAŞIN BAŞLAMASI: 

Gazi Muhammed nispeten kısa bir süre içinde Dağlı erkek nüfusunun büyük bir bölümünü etrafında topladı ve 1830-1832 yılları arasında başarılı bir dizi askeri harekat gerçekleştirdi. Gazi Muhammed'in askeri bir lider olarak kendisini kanıtladığı Vnezapnoya, Burnoya ve Derbent kalelerinin Dağlılar tarafından kuşatılması özellikle dikkate değer o1anlardır. Ama yöre Hanlarına ve özellikle Avar Hanedanlarına karşı yapılacak mücadeleler de Gazi Muhammed'in planları arasında yer almaktaydı.

Gazi Muhammed, bağımsızlık mücadelesi çalışmalarında bir devlet sisteminin unsurlarını yaratmaya çalıştı. Cemaatların (Köy kurultaylarının) ve Müridlerin çoğunluğunun desteğiyle Dağlıların İmam'ı veya askeri, manevi ve toplumsal yöneticisi oldu. 1832'de köyünü -Gimri Kalesini- kendilerini kuşatan Çar'ın birliklerine karşı savunurken silahı elinde olduğu halde öldü. 0 zamana ait bir hikaye Gazi Muhammed'in ''süngüler üzerinde asılı durduğunu'' ve mücadele ruhunu yükseltmek için Müridler tarafından muharebe alanına dikildiğini söyler.

Gimri'de Gazi Muhammed'le birlikte savaşan Şamil ciddi bir şekilde yaralanmasına rağmen düşman birliklerini yarmayı ve saklanmayı başarmıştı. Bu sırada, Doğu ve Kuzeybatı Kafkasya'da Çar Hükümeti ile Çerkes, Çeçen ve Dağıstan'lı dağlılar arasında şiddetli çarpışmalar olmaktaydı. Çerkesler savaşı Don ve Volga nehirlerine kadar taşımakla tehdit ediyorlardı. Rus Generalleri de askeri seferlere ve hücumlara başlamışlardı. Pasifize edilmiş Transkafkasya'da ardı-arkası kesilmeyen karışıklıklar patlak vermekteydi. Jaro-Belokan'da 1830'da artan vergilere karşı halkın başlattığı bir ayaklanma vardı; ayaklanma yaklaşık altı ay sürdü ve yerel feodal beylerinin de yardımıyla Çar Hükümeti tarafından vahşice bastırıldı. Aynı şey 1837'de Talych Hanlığında da yaşandı.

Çar Hükümeti Kafkasya'daki kuvvetlerini gittikçe artırıyordu. Her yerde askeri garnizonlar kurulmuştu. Karadeniz sahilinde, Karadeniz Hattı olarak bilinen ve Abhazya'dan Sujuk Kalesine kadar uzanan büyük askeri istihkam sistemleri inşa edildi. Kuzeydoğu Kafkasya'da Kafkas Hattı diye bilinen askeri istihkamların sayısı da arttırıldı.

1832'de toplanan Dağıstanlı Müridler, yaşlılar ve ruhban sınıfı geniş bir mürid kitlesinin lideri olan Gamzat Beyi Gazi Muhammed'in yerine geçmek üzere imam seçtiler. Gamzat Bey Çar Hükümetine karşı birleşmek üzere Avar Hanlarıyla müzakereye başladı, ama bu sırada Gamzat Bey'e bağlı bir grup köylü başlarında İmam olmadığı halde Hanları yendiler. Khanzukh Müridler tarafından işgal edildi ve önemsiz bir Avar Hanı olan Pokhu Bike yenildi. Gamzat Bey Khanıukh camiinde dua yapılırken haince öldürüldü ve cami ateşe verildi. Gamzat Bey'i öldürenler ve suikastı düzenleyenlerin başları Hacı Murat ve Osman'dı. Bu durumda Rus Generalleri, kuklaları durumundaki Hacı Murat'ın, Avar Hanlarının Müridlere karşı eskiden beri sürdürdükleri mücadeleyi üstlenmesiyle Avar memleketindeki konumlarını daha da kuvvetlendirdiler.

Gamzat Bey'in ölümünden sonra Şamil, müridleri toplayıp Hacı Murat ve Rus Generallerine karşı mücadele etmek için onlarla beraber and içti 1834'te ise Müslüman bilginlerinin, yaşlıların, Koisubu adayı Uzden tanınmışlarının ve dağlık Dağıstan'ın özgür halklarının hazır bulunduğu bir toplantıda imam seçildi.  

 

 

ŞAMİL:

Şamil 1801 veya 1802' de bir Avar Uzden Dağlı Ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendisinin gelişiminde önemli bir yeri olan Gazi Muhammed'le beraber büyüdü. Dağlıların en önemli yöneticisi, cesur bir askeri lider, gösteriş1i bir asker ve kanun koyucu, çelik iradeli, zeki ve gerilla savaşlarına lider olabilecek bir kimseydi. Sekreteri, Hacı Ali, Şamil'i şöyle anlatıyordu: ''Şamil, bilgili, dindar, uzak görüşlü, cesur, azimli bir adam olmasının yanında iyi bir binici, iyi bir nişancı, iyi bir yüzücü, iyi bir güreşçi, iyi bir koşucu idi, kısaca onunla kimse yarışamazdı. Gamzat Bey'le beraber iken Dağıstan'ın halkını ve arazisini iyi bir şekilde inceledi. Aklına koyduğu her şeyi yapabilirdi. Kan davalarının ve klan kavgalarının sona ermesinden sonra toplulukları emirlerini yerine getirmeye hazır bir halk haline getirdi. ''Şamil'e olan bağlılık o kadar büyüktü ki Dağlılar ''Şamil'in bir emri ile canlarına kıyabilir, öz babalarına, kardeşlerine, çocuklarına karşı savaşabilirlerdi.” Şamil'in imamlığı 25 yıl devam etti.

Köylü hareketi 1830'lu yıllarda Ermenistan'dan Gürcistan'a tüm Transkafkasya'ya yayılmıştı. 1837'de Ermenistan'ın Savan Gölü bölgesinde büyük bir köylü ayaklanması meydana geldi. isyancılar vergilerin azaltılmasını ve melik[2]lerin kaldırılmasını istiyorlardı. Aynı yıl Kuba bölgesinde müridizmin sloganlarını kullanan başka bir isyan patlak verdi. İsyana zorla toplanan Müslüman süvari alayının Varşova'ya tayin edildiği haberi neden oldu. İsyan hain bir grup bey vasıtasıyla oluşturulan silahlı güç tarafından bastırıldı. Çar'ın birliklerinin baskısı altındaki Şamil, isyancılara yardım edememişti.

Şamil, Dağıstan, Çeçenistan ve İnguş bölgesinin özgür topluluklarını'' Çar Hükümetine karşı yapılan mücadelede yer almaları için ikna etmeye çalışıyordu ve hatta işi kutsal savaşta yer almak istemeyen köyleri toptan yok etmeye kadar götürmüştü. Şamil, otuzlu yılların sonunda çevresindekilerle birlikte dağlık Dağıstan'ın doğal olarak savunmaya oldukça uygun ve takviye edilebilir durumdaki Akhulgo yöresine yerleşti. Rus ordusundan kaçan firarilerin de yardımıyla gerçekleştirilen istihkam sistemiyle zaptedilmez bir kale durumuna getirilen Akhulgo'nun ortasında imam için Avrupa stili iki ev inşa edilmişti. Akhulgo'nun sağlamlığı Çar'ın birliklerince, başarısızlığa uğradıkları bir denemeden geçirildi. Bu durumda Rus Generalleri Şamil'e; ''dağ krallığının yöneticisine'', bir dizi barış önerileriyle yaklaşmak istediler ama Önerilerin hepsi Şamil tarafından reddedildi. Bunun üzerine çok sayıda askeri birlik Akhulgo'nun etrafına yığılmaya başladı. Akhulgo'ya o kadar çok asker getirilmişti ki bu askerlerin çekilmesiyle Karadeniz Hattı güçsüz düşmüştü. Kuşatma altındaki Akhulgo 1839'da ağır bombardıman ateşine tutuldu.

Şamil hemen hemen bütün müridlerini kaybetti. Akhulgo'da akan bu müridlerin kanı binlerce Çar askerinin de hayatına mal olmuştu. Yöreyi iyi bilen Şamil, ikinci bir defa, kendilerini çevreleyen düşman zincirinden kaçmayı başardı.

Halk hikayeleri, Uzdenlerin savunucusu ve Çar Genera1lerinin korkulu rüyası Şamil'i ele geçirilemez bir kişi olarak anlatıyorlardı. Şamil'in Akhulgo'dan kaçışıyla dağlıların bağımsızlık mücadelesinin safhası sona erdi. Bu süre içerisinde, mücadele, gücünü Uzdenlerden alan geniş çaplı bir ulusal hareket haline gelmişti.

Şamil 1839'un Ağustosunda Çar Hükümeti tarafından istila edilen ve Rus yönetiminin ağır boyunduruğu altında bulunan, Çeçenistan'ın dağlık bölgelerine çekildi. Görevli olarak burada bulunan bir maceraperest General Pullo, kendisine karışılmamasından faydalanarak dağlıları kırıp geçirmekteydi. Dağlılar her yıl 20.000 gümüş rublelik dayanılmaz bir vergi ödemek zorundaydılar, birçok yerleşim bölgesi tamamen tahrip edilmişti ve dağlılar silahsızlandırılmışlardı. Bu kötü muameleler Çeçenleri sonu olmayan ayaklanmalara teşvik etti ve bazı köylerde yaşayanlar yalnız bir yıl içinde birkaç kez isyan ettiler.   

 

ŞAMİL’İN PARLAK DEVRİ (1840-1847):

Şamil Çeçenistan'da bir kahraman gibi karşılanmıştı. Etrafında hemen kalabalık bir mürid kitlesi toplandı. Gazavat tekrar başladı. Çar'ın Generallerinin zaman kaybetmeleri ve insiyatifin ellerinden çıkmasına göz yummaları Şamil'e askeri zaferler kazanması için uygun bir ortam sağladı. N.G.Chernyskevsky'e göre 1940 ile 1847 arası hareketin doruğa ulaştığı ve Şamil'in ''parlak devri''ni yaşadığı dönemdir. Akhulgo kuşatmasından sonra Şamil, askeri bir güç, devlet örgütlenmesi, askeri istihkam sistemi olmadan ve düşmana sürekli akınlar düzenlemeden bağımsızlığın kazanılmayacağına inandı. Şamil, otuzlu yılların sonunda Çeçenistan'da harekete geçti. Önce askeri istihkamlar kurdu ve müridlerden oluşan askeri birlikler meydana getirdi, Çar'ın birliklerine saldırdı, onları geri püskürttü ve Çeçenistan'ın önemli bir bölümünü geri aldı. 1940'dan sonra tekrar Dağıstan'daki özgür toplulukların bir kısmının önderi durumuna geldi. Adı yine Tüm Kafkasya'da dillerdeydi. 1840 ve 1846 arasında arka  arkaya parlak zaferler kazandı. Bilhassa, Sunja'ya Valersk'te 1840'da meydana gelen kanlı muharebe en önemlilerinden biridir ve o savaşa katılmış Şair Lermontov tarafından anlatılmıştır. Çar'ın birlikleri tarafından sıkıştırılan Hacı Murat 1940'da, düşman olmalarına rağmen Şamil'e katılmıştı. 1842'de İchkerin'e yapılan Grabbe komutasındaki askeri sevkıyat ve 1845'te Vorontsov'un gerçekleştirmek istediği hücum, başarısızlığa uğratıldı. Şamil Çar'ın birliklerine karşı ciddi başarılar kazanmaktaydı. Rusların askeri istihkamlarının önemli bir bölümü tahrip edildi. Özellikle Çeçenistan'ın dağlık bölgesi olan İchkern'in içlerine yapılan ve başarısızlıkla sonuçlanan sefer en önemlilerinden biriydi; Çar'ın birlikleri dağlıların gerçekleştirdikleri cesur akınlar ve şiddetli hücumlarla dağıtılmış; çok miktarda silah, üniforma ve yiyecek müridlerin eline geçmişti. Çar'ın Generalleri Şamil'in bu parlak zaferi karşısında güvenlerini kaybettiler.

Bu sıralarda Transkafkasya'nın önemli bir kısmı, özellikle Gürcüstan, köylü isyanlarına sahne oluyordu ve bu durum dağlıların Çar yönetimine karşı sürdürdükleri mücadeleye yardım etmekteydi.

Rusya'yı Kafkasya'daki savaşta güçsüz duruma düşürmek isteyen İngiltere ve Fransa kendi mütecaviz fikirleri doğrultusunda Karadeniz sahillerinden dağlılara silah ve askeri, araç gereç yollamaktaydılar. Ama bu yardımlar çok az miktarda gerçekleştiğinden dağlıların çoğu kendi köylerinde ürettikleri silah ve tüfekleri kullanmaktaydılar. İngiltere kendi himayesi altındaki toprakları genişletmek ümidiyle Karadeniz'e silahlı birlikler çıkarttı. İngiltere ve Fransalı casuslar Karadeniz sahillerini dikkatli bir şekilde incelemekteydiler. Fakat Anglo- Fransız müdahalesinin Çerkeslerin mücadelesinde önemli bir yeri yoktu. Çerkesler bu eşit olmayan savaşta bağımsızlıklarını kendi kendilerine savunmaya mecbur bırakılmışlardı ve kazandıkları zaferleri de yalnız kendi kendilerine borçluydular.

Dağlılar kendilerini ormanlık arazide saklamakta ustaydılar. Ve sanki ağaçlar, uçurumlar Rus birliklerine ateş ediyormuş gibiydi. Ağaçları kesip üst üste yığarak kullanışlı barikatlar yapıyor ve arkalarından ateş ediyorlardı. Dağlıların taktikleri Lermontov'un ''Valerik'' adlı şiirinde çok iyi anlatılmıştı. Bu barikatlar düşmanların ilerlemesini durdurmuş ve dağlılara zaman kazandırmıştır. Engels dağlıların zaferlerinin nedenlerini şöyle açıklıyordu: ''Dağlıların bölgelerinin savunmasında temel dayanakları saldırı taktikleridir. Her defasında Rus birlikleri dağ savaşına iyi uyum sağlayamayan İngilizler gibi Kafkasyalılara saldırdılar, bunları yendiler ve köylerini tahrip ettiler. Arkalarında bıraktıkları dağ geçitlerini kaleler zinciriyle tahkim ettiler. Kafkas dağlılarının gücü, onların dağlardan düzlüklere devamlı akınları, Rus mevkilerine ve karakollarına ani atakları, ileri Rus hatlarının gerilerine ani saldırılarına ve kurdukları tuzaklara dayanmaktaydı. Yani Dağlılar Ruslardan daha hafiftiler ve bunun avantajlarından en iyi şekilde faydalandılar. Gerçekte, dağlıların bütün geçici başarılı başkaldırmalarında olduğu gibi bu başarıları da denebilir ki saldırı taktiklerinin ürünüdür.

Şamil 1840-1841 yılları arasında Çeçenistan'ın ve dağlık Dağıstan'ın kuzey bölgesinin önemli bir bölümünün yöneticisiydi ve etkisi Khabardey'e kadar yayılmaktaydı. Savaşabilen on binlerce mürid önemli noktaların savunulması için düzenlenmişti ve bunların çevrelerinde kendilerine dost insanlar yaşamaktaydı. Şamil'in başlıca gücü Çeçenistan'ın ve dağlık Dağıstan'ın kuzey bölgesinin Uzdenlerinden oluşmaktaydı. Batı Kafkasya'daki kuvvetleri ise henüz serfleştirilmemiş Tlfıkotl köylülerinden meydana gelmekteydi.

Şamil, bağımsızlık savaşında geniş halk kitleleri tarafından destekleniyordu ama zengin tabaka, ruhban sınıfı ve tacir-tüccarlar mürid ayaklanmalarında yalnızca zaman zaman yer aldılar geneldeyse kendi özel çıkarlarıyla ilgilendiler.  

 

 

ŞAMİLİN İMAMLIĞININ YÖNETİM SİSTEMİ: 

1840'lı yıllarda mürid hareketinin zaferler kazanması büyük ölçüde Şamil'in imamlık veya devlet düzenine dayandırılabilir. Bu yıllarda imamlık, askeri karakteristikleri net bir şekilde belirlemişti.

Şamil, kontrolü altındaki bölgeyi askeri hedeflerine uygun olarak naiblik adı verilen bölgelere ayırmış, başlarına da imam tarafından atanan vekiller getirilmişti. Bu naibliklerin sayısı sık sık değişmekte idi; ellilerde 82 tane vardı. Naibliklerin başlarında bulunanlara Naib adı verilmekteydi. Bütün Naiblerin eşit görevleri vardı ve yönetimlerini imamdan gelen talimatlara göre uyguluyorlardı. Şamil mürid diye bilinen en yakın arkadaşlarını Naib gruplarının yönetimiyle yükümlü kılmıştı.

Her Naib'in imam'ın emirleri doğrultusunda yetki verdiği, emrine amade hakimleri, alimleri (islam bilginleri), ruhban sınıfı ve savaşçıları vardı. Hakimler, ''düzeni sağlamaya'', anlaşmazlıklara bakmaya, suçluları cezalandırmaya, İmam'ın emir ve dualarını köylerine yaymaya söz vermişlerdi. Davalara, şeriat yani temeli Müslümanlığın kanunları olan, Şamil ve azaları tarafından İmamlık'ın askeri ve siyasi amaçlarına uygun olarak ıslah edilmiş kanunlara göre bakılıyordu. Naiblerin görevleri özel bir kanunla (nizamla) belirlenmişti. Bu kanunlarla her naibin ''şeriatın doğru ve sürekli olarak uygulanması, kabileler arası kavgaları çözümlemesi, ve aralarındaki kan davalarına son verilmesi'' isteniyordu.

Şamil devleti 1845'e kadar Dargı, 1845'ten sonra ise Vedeno köyündeki çok iyi donatılmış evinden yönetti. Şamil'in ikametgahı etrafında bir sürü bina olan, iyi donatılmış bir kaleydi. Düz bir yere inşa edilmişti ve kendisine bağlı seçme birliklerden oluşturulmuş özel muhafızlarla korunmaktaydı. Her Awul'un (köy), en cesur fertlerini Şamil'in muhafızlığı için seçmek gibi bir görevi vardı. Naiblerin toplantıları Şamil'in ikametgahında yapılır, toplantılarda savaşın idaresi tartışılır ve Naiblerin haberleri dinlenirdi. Şamil kanuni sorunların tartışılmasını kendisi idare eder, şikayetleri dinlerdi, bu sırada bir sekreter de Şamil'in danışmanlarının yardımıyla hazırladığı emirlerini yazardı.

Devletin yönetimiyle ilgili karmaşık sorunlar mecliste tartışılırdı. Burada, önce imam sorunu kısaca anlatır ve kendi fikirlerini söylerdi. Fakat üyelerin İmam'ın fikirlerini kabul veya red etme hakları vardı. İmam'ın yalnızca askeri veya taktik hareketlerinde karar verme yetkisi vardı. Sorular mecliste hazırlanan bir sıra dahilinde tartışılırdı. Toplantılarda nihai kararlar verilir ve derhal yerine getirmek için tedbirler ana hatlarıyla saptanırdı. Özellikle askeri sorunların söz konusu olduğu durumlarda Şamil Naibleri toplantıya çağırırdı. Bu toplantılarda tartışılan başlıca sorunlar Çar Hükümetine karşı yürütülen savaş ve müritlerin güçlendirilmesiydi. Böyle toplantılardan özellikle birinin önemli bir yeri vardı. Kayıtlara genellikle 1847 diye geçen ama son yapılan araştırmalar sonucu 1845'ten geç olmadığı anlaşılan ve Andi'de yapılan bu toplantıda Şamil Naiblerin ve halkın daha ne kadar itaat edebileceklerinin ve savunma yapabileceklerinin araştırılmasına karar verilmişti. Toplantıda hazır bulunan üyelerin hepsi Şamil'in isteklerini tam olarak yerine getireceklerine söz verdiler. Toplantıda Şamil herkesin ortak görevlerini ve ihlali durumundaki sorumluluklarını belirtir yazılı bir emir çıkardı. Toplantıda ayrıca Naiblerin yönetimlerini kötüye kullanmaları ve gittikçe artan servetleri sorunu da tartışıldı. Ve naiplerin zengin, mal mülk sahibi olmamalarına, kıskançlık ve zulümden vazgeçmelerine, birbirlerine yardım etmelerine ve hareketlerinin zalimce değil şeriata uygun olmasına karar verildi.

Şamil büyük bir ordu oluşturmuştu. Talimnamesinde askeri birimlerin takviye edilme kuralları da belirtilmişti. Her Naib bütün köylerden her on aileden bir atlı savaşçı almak kaydıyla toplanmış 300'den fazla süvariye sahip olmak zorundaydı. Süvariyi seçme yetkisi ailelerin ileri gelenlerine bırakılmıştı ve diğer dokuz aile idameyle sorumluydu. Bu, Uzdenlerin ağır yüklerinden biriydi ve temelde geniş Uzden kitlesinin omuzlarına yüklenmişti. Düzenli orduya ek olarak yine Naiblerin emrinde köylerdeki 15-50 yaş grubu arasında yer alanlardan teşkil edilmiş milis kuvvetleri de vardı. Bunlardan tüfek atış talimi yapmaları ve iyi birer süvari olmaları istenirdi. Şamil'in ordusunda en önemli görevler bu milisler tarafından yerine getirilirdi. Ayrıca bu orduda Rus ve Polonyalı kaçaklardan oluşturulmuş bir müfreze de vardı.

Şamil'in bütün köylere dağıtılmış halde bulunan birliklerin başlarında kendi komutası altında bulunan subaylar (Naibler ve her 500, 100 ve 10 askerin sorumluları) bulunurdu. Silahlı mürid gücünün çoğu kalelerde yetiştirilmişlerdi. Şamil'in ordusunda milisler de dahil, toplam 40-50 bin civarında yaya ve atlı bulunmaktaydı.

Şamil savaşçılarını paye ve rütbe vererek mükafatlandırırdı. Silah, at, koyun, çeşitli maddeler ve para gibi ödüller de vardı. Korkaklıklar için üniformalara itibardan düştüğünü belirtir bir işaret dikilmesini emretmişti. Örneğin sağ kola bir parça keçe dikilebilirdi. Bu işaretler ilk cesaret belirtisinden sonra sökülürdü. Kaçmak isteyen askerler korkaklıklarından dolayı ya bir çukura koyulur ya da ayaklarından zincire vurulurlardı.

Şamil, küçük çapta bir topçu sınıfı bile meydana getirmişti. Dağlılar 'bin savaşçı'' diye adlandırdıkları topun gücüne büyük hayranlık duyuyorlardı. Kendi toplarını kendileri yapmayı başardılar. Gotsatl'lı Murtaza Ali dökümlerdeki hüneriyle ün kazanmıştı. Toplarda Şamil'in nişanı vardı. Ama bu topların kalitesinin çok düşük olduğu da söylenmeli. Yapılan 50 civarında topun yalnız 12 veya 14'ü kullanılabilir durumdaydı. EI bombaları Ruslardan ele geçirilmişti ama mermiler dağlılar tarafından bakıra, kurşun ve kalay karışımı bir maden takılarak yapılıyordu. Barut Şamil'in düzenlemesiyle çeşitli köylerde yapılıyordu ve hatta Vedeno'da bu amaçla bir fabrika kurulmuştu. Şamil güherçile imalatını teşvik ediyordu. Çok miktarda kükürt üretilmekteydi. Kılıç ve Kamalar güzel tabancaların yapıldığı Çeçenistan ve Dağıstan'daki köylerden sağlanıyordu. Silahların bir kısmı ise Türkiye ve Kırım'dan sağlanmaktaydı. Askeri konularda, kendilerine özel ayrıcalıklar verilmiş, Rus ordusundan kaçan askerlerden büyük ölçüde yardım gördüler. Şamil, askeri devletinde önemli- toplumsal değişiklikler de yaptı. Hanların ve Beylerin eski ayrıcalıklarını kaldırdı. Bu kaldırılan ayrıcalıklar arasında yönetme, yargılama ve vergi koyma hakları da vardı. Bu reformlar Uzdenlerin yükünü şüphesiz hafifletti. Ayrıca köylerde oturan kölelerin özgür kabul edilmesine karar verildi, kölelerin özgürleştirilmesi sonradan tamamlanamadı.

Şamil özellikle Rus Çarlığının tarafını tutan Han ve Beylerle uzun ve yorucu bir savaş içerisine girmişti. Dağıstanlı ve Çeçenistanlı savaşçılar bağımsızlık savaşında Şamil'in liderliği altında iken, Avar bölgesindeki Gazi Kumuk'taki sarayları ve Tarkov Şamhallığını yerle bir etmişlerdi. Bu Hanlıklarda Hanlara verilen tüm ayrıcalıklar Şamil tarafından kaldırıldı. Feodalizmin yenildiği bazı köylerde toprak sahiplerine bağlı Uzdenler özgürleştirildi ve köleler azat edildi. Böyle azat edilmiş köleler yerli halklı aynı oranda vergi vermeye başladılar.

Şamil, imamlıkta bir devlet hazinesi kurdu. Dağıstanlı, Çeçenistanlı bütün kabilelerin bu hazineye zyakyat (gelirlerinin onda biri) ödemeleri istenmişti. Vergilerin düzenli olarak toplanması sağlandı. Şamil, ruhban sınıfının gelirlerine de sınırlamalar getirdi. Camilerin ellerinde bulunan mallar devletleştirildi ve ruhban sınıfına uygun ve sabit bir ücret ödenmeye başlandı. Hazinenin gelir-giderleri Şamil'in sekreteri tarafından kaydedilmekteydi. Devlet hazinesinin yukarıda sözü edilen Zyakyatın dışında başka bir geliri daha vardı. Kharaj denilen bu otlak ve birkaç mesken vergisi her yüz koyun başına bir taneydi ve önceleri Hanlara ödenmekteydi. Khum (savaş ganimetlerinin beşte biri ) Şamil'e yani hazineye verilmekteydi. Para olarak yapılan bütün yardımlar direkt olarak Şamil'in hazinesine giderken, tahıllar Naibler tarafından muhafaza edilir ve İmam'ın talimatlarına uygun olarak dağıtılırdı. Şamil'in devlet hazinesi oluşturması, merkezi bir devletin kurulmasına doğru atılmış somut bir adımdı.

Şamil dağ ticaretinin gelişmesine de ilgi gösterdi ve savaş ortamı olmasına rağmen ticareti geliştirmek için her yola başvurdu. Ticaret merkezlerine ayrıcalıklar ve çeşitli yararlar sağladı. Şamil, kendilerine Devlet hazinesinden para yardımı yapılan tacirler tarafından çok büyük saygı görmekteydi. Şamil dış ticareti de teşvik etti ve imamlığa dışarıdan mal ithal eden tacirlere çeşitli ayrıcalıklar verdi. Zenginlikten doğan ''ahlaki bozukluğa'' karşı mücade1e etti ve gümüş işlemeciliğini, halkın ulusal sorunlarıyla tarımı bir kenara bırakıp bu işle uğraşmaya başlayabilecekleri korkusuyla yasakladı. Dağlıların Ispartalı gibi Müridizm'in kuralları ile birlikte yaşamalarının askeri disiplinin devamını temin edeceğine inanıyordu. Sigara ve şarap içmeleri şarkı söylemeleri ve dans etmeleri müridlere yasaklanmıştı ve yakalananlara ağır cezalar veriliyordu.

Şamil, şeriatın tam olarak uygulanmasını isterken, kabile ve klan ayrılığını yok etmek için heterojen yerel kanunla (abat'la ) da mücadele ediyordu.

Şamil el sanatlarının gelişimini de teşvik ediyordu. Sarayının etrafındaki özel meskenlerde hünerli silahtarlar, demirciler ve marangozlar yaşamaktaydı.

Şamil reformlarına işlerlik kazandırmak için çevresinde ilim ve sanat bilen akıllı adamların olmasını hayal ederdi. Avrupalıların yaşamlarıyla ilgilenirdi ve tesadüfen yaptığı bir görüşmede Fransızları, Macarları ve onların yaşamlarını ve askeri örgütlenmelerini sormuştu. Rusya’nın Avrupada kalan bölgesinde yaşadığı sırada Avrupa teknolojisine büyük ilgi göstermiştir: Gemiler, lokomotifler, dürbünler ve rüzgar değirmenleriyle ilgilenmiş ve hatta St. Isaac Katedralinin kubbesini görebilmek için sarığını çıkarmıştır.   

 

 

ŞAMİLİN YENİLGİSİNİN NEDENLERİ:

Şamil'in yönetim sisteminin dağlıların bağımsızlık savaşlarında özellikle de en hararetli olduğu dönemlerde zaferler kazanmalarına büyük yardımı olmuştur. Ama kırklı yılların sonlarında imamlıkta dağılmalar görülmeye başlandı ve Şamil'in yarı-ataerkil demokrasisinde feodal yöntemlerin canlanmasına doğru eğilimler ortaya çıktı.

Naibler feodal sömürü tarzının yeniden kurulmasını ister bir görüntü sergilemeye başladılar. Savaş süresince mal-mülke, tahıla ve mevkiye sahiptiler. Daha doğrusu bunlar kendi emirleri altındaydı. Naiblerin gücü bu zenginliklerden ve ellerindeki uzdenlerden gelmekteydi. Ve bu, politikalarını da etkiledi. Dini, sivil ve askeri araç-gereçler klan ileri gelenlerinden, ruhban sınıfından, uzden asillerinden ve yaşlılardan oluşan Naiblerin eline geçmişti. Zenginleşen rütbeli uzdenler Şamil'in yönetim sisteminde merkezi bir yer ele geçirmeye teşebbüs ettiler. Naiblerin çoğu Şamil'in emirlerine uymaktan vazgeçtiler, rüşvet aldılar ve halkı soydular. Halk Naiblere karşı ayaklanmaya başladı. Naiblerse ekonomik durumlarını kuvvetlendirdikten sonra Rus Çarlık Hükümetiyle gizli ilişkilere girerek servetlerin korumaya çalıştılar. Çar Hükümetinden ayrıcalıklı durumlarının devamını istiyor, halkı da Şamil hakkında yalanlar uydurarak kandırıyorlardı. Amaçları halkı Şamil'e karşı kışkırtmaktı. Bazı Naibler Şamil'i bırakıp Rus Çarlığı tarafına bile geçtiler. Tüm bunlar olurken Şamil'in oğlu Gazi Muhammed 1847'de Dağıstanlı ileri gelenlerinin yaptıkları bir kongrede imamlığın varisi seçildi. Böylece seçimle gelen imamlık otoritesi, yerini veraset faktörüne bırakmış oldu. Gazi Muhammed'in yönetimi altındaki naibliklerin çayır ve otlaklarında elde edilen yıllık gelirler devlet hazinesine gitmeyip Gazi Muhammed'in şahsi payı olarak kaldı. Toprak bağışları yapıldı.

Önemli miktarda Naib'in açık ihaneti gibi Şamil'in devletinin ekonomik ve askeri kaynaklarının tamamen tükenmesi Çar Hükümetinin istilasına karşı koyan müridlerin gücünün ciddi bir şekilde zayıflamasına yol açtı.

Çar Hükümeti de Şamil'in zayıflamasından faydalanmak için ordusunu hem asker hem de silahla takviye ettikten sonra saldırıya geçti. Hile savaşı artık açık savaş durumuna gelmişti. Rus komutanı bir tüfek menzili genişliğinde kesilen ''dar geçitler sistemine'' başvurdu, böylece dağlıları ormanların doğal koruyuculuğundan mahrum ediyorlardı.

Batı Kafkasya'daki Müridler ise Çar ordusunun doğuya kaydırılmasının avantajından da faydalanarak savaşa devam ettiler. Şamil kuvvetlerini birleştirmek için Kakhetia'ya ve Khaberdey'e akınlar yaparak birçok kez batıya girmeye teşebbüs etti ama bu akınlar başarısızlıkla sonuçlandı ve 1848'in yazında önemli bir Awul olan Gergebil teslim oldu. İmamlığın tarihçisi Muhammed Tagir ''Naibler hayal-i sükuta uğradılar, ümitleri suya düştü, gayretleri, enerjileri ve şevkleri tükendi'' diye yazar. Mürid kampları arasındaki kavgalar her geçen gün biraz daha keskinleşiyordu. Çar Hükümeti, Naiblere ve yaşlılara rüşvet verme siyasetini benimsedi ve Hacı Murat'ın sadakatini açıkça transfer etti. İlisul Sultanı Daniyel, Şamil'e karşı aktif bir hareket başlattı. Müridler zayıfladı. Şamil bütün kuvvetlerini savaşa sürdü; şimdi artık Tabasaran'a bir sefer düzenliyordu. Fakat zafer elden gitmişti. Rus generalleri muhbirleri aracılığıyla Şamil'in kampında olan-biten her şeyden haberdar olmaya başlamışlardı ve her geçen gün azalan, tükenen müridlere karşı yerli birlikler, yeni takviyeler gönderiyorlardı.

Kırım savaşının da sona ermesinden sonra Kafkasya'ya takviye birlikler gönderilmesi olanaklı oldu. Şamil'in ufak birliği Baryatinsky komutasındaki birliklerin oluşturduğu demirden halka ile çepeçevre kuşatılmıştı. 1858'in tamamı ve 1859'un mayısına kadar olan süre içinde General Yevdokimov komutasındaki birlikler Çeçenistan'ı istila ettiler ki Çeçenistan Şamil'in devletinin en zengin tarım bölgesi ve zahire ambarıydı. Şamil'in iyi donatılmış ikametgahı ve müridlerin merkezi durumundaki Vedeno 1 (13) Nisan 1859'daki saldırıyla düştü. Şamil Çar ordularının şiddetli hücumundan önce küçük bir mürid grubuyla geri çekilmiş. Önce Andiya'ya oradan da yüksek bir dağın tepesine, Gunip'e sığınmıştı. Gunip kuşatması 10 (22) Ağustos'tan 25 Ağustos (6 Eylül) 1859'a kadar sürdü. Şamil 300 müridi ve bir topuyla çok iyi donanmış binlerce kişilik Çar ordusuna karşı kendini günlerce savundu. Ama 25 Ağustos'ta, (6 Eylül) Gunip de düştü.

Boryatinsky'nin Çar'a gönderdiği haber Gunip alındı. Şamil yakalandı ve St. Petersburg'a gönderildi'' şeklindeydi. Şamil bir grup muhafızın denetiminde Petersburg'dan Kalugo'ya gönderildi ve 1869'a kadar orada kaldı. 1870'te Çar'ın izniyle Mekke'ye giden Şamil bir yıl sonra almış olduğu ve bir türlü iyileşmeyen yaralardan dolayı öldü. Şamil'in yakalanmasıyla, Kafkasya'nın doğu bölümünün istilası tamamlanmış oldu.  

 

 

1841 GURLA İSYANI:

Dağlılar bağımsızlıkları için mücadele ederlerken Gurla'da bir ayaklanma meydana geldi. Şamil'in parlak zaferler kazandığı döneme, 19. yüzyılın ilk yarısında 1841 'e rastlayan ve Gürcistan’da meydana gelen bu köylü hareketi Gurla köylülerinin isyanıydı.

1841 Gurla isyanı Çarlık Rusya’sının sömürgeci rejiminin ve yerel toprak sahiplerinin baskıları sonucu patlak verdi. İsyanın sebebi, yeni vergi kanunu ile toprak vergilerinin para şeklinde toplanmaya başlamasıydı. Gurla'daki feodal sistem aşırı bir şekilde ağırdı. Gurla serfleri tamamen toprak sahiplerine bağlıydılar. Tiflis'te yaşayanların %22 sinin serf olmasına karşın Gurla'daki köylülerin %63'ü serfti. Gurla, yönetimdeki bağımsızlığını Gürcistan'ın diğer bölümlerine kıyasla daha uzun süre elinde tuttu ve Rus yönetim sisteminin tamamen girdiği ve bölgenin Gürcistan meretia eyaletinin bir parçası durumuna geldiği 1840'ın 10 (22) Nisanına kadar bu böyleydi. Bölgenin kontrolünü bir kere ellerine geçiren Rus Yöneticileri 1841'de düzenli bir nüfus vergisini zorla toplamaya başladılar. Ve bütün eski ödentileri para şeklinde ödenen tek bir vergi şekline getirdiler. Bu değişiklik zaten yerel toprak sahiplerine karşı devamlı artan sorumluluklarından şikayetçi olan Gurla köylüleri üzerinde ters etki yaptı.

1841'ın başlarında Gurla'da çok büyük bir huzursuzluk ve isyanın hazırlık belirtileri vardı. Gizli köy kurultayları teşkil edilmişti, sorumlu kimselere karşı şikayetler yapılmakta ve ''tahrik mektupları'' ortalıkta dolaşmaktaydı. İsyan 22 Mayıs (3 Haziran) 1841'de başladı Ve Ağustosa kadar tüm Gurla'ya yayıldı Rus idari otoritesi tahrip edildi ve toprak sahiplerine karşı misillemeler başladı. Gurla Hükümeti isyancıların eline geçti. Gurlalılar Ozurgeti'deki Gurla idari merkezine, Rus otoritelerine yardım etmek için acele eden Magrelie Prensi Davlani'nin silahlı güçlerini püskürttüler. Çar yönetiminin tahminlerine göre isyancıların sayısi 7000'den fazlaydı. İsyan İmeritia'ya yayıldı. Fazlasıyla rahatsız olan 1. Nikola ''acilen en etkili ve sonuca götüren önlemlerin alınması ve isyancıların bastırılması'' şeklinde emirler yağdırıyordu. Eylül başlarında on topla takviye edilmiş 4000 civarında Çar kuvveti Gurla'ya getirildi. Zekice hazırlanmış bir planla isyancıları yandan sarıp Ozurgeti'ye gelen komutan Argutinsky Dolgoruky Çar'ın birliklerine çok çabuk bir zafer kazandırdı.

Bu sırada yerel asilzadeler Çar'ın yöneticilerine mümkün olan her yolla yardım ediyorlardı. İsyan vahşice bastırıldı. İsyanın liderleri Türkiye'ye kaçtılar, yakalanan 50 kişi divan-ı harbe verildi. Ceza müfrezeleri köyde intikam aldılar. Köylülere eski vergilerini üç gün içinde, günlük vergilerini ise günü gününe ödemeleri ve isyan sırasında tahrip olan köprüleri, yolları ve binaları yeniden onarmaları emredildi.  

 

KUZEY BATI KAFKASYLI DAĞLILARIN BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİ:

Şamil'i yenen Çar Hükümeti tüm güçlerini Kuzey-Batı Kafkasyalıların bastırılmasına yöneltti.

Şamil'in parlak zaferler kazandığı dönemde, Batı Kafkasya'daki Çerkes Kabileleri de cesaretle bağımsızlıklarını savunuyorlardı. Çar Ordusunun alışmadıkları ve dağlık bir arazide savaşmak zorunda kalmalarından doğan avantajları zekice kullanıyorlardı. Batı Kafkasya'daki Çar kuvvetleri istemedikleri şartlarla yüz yüze gelmişlerdi. Deniz tarafından İngiliz ve Fransız kaçak mal gemilerinin saldırılarının, dağlardan ise Çerkes kabilelerinin ani hücumlarının tehdidi altındaydılar. Bir mermiye hedef olma riskini göze almadan kale duvarının dışına çıkmak olanaksızdı. Odun kesmek, sığır beslemek, ot biçmek, sebze yetiştirmek ve mezar kazmak gibi işlemlerin hepsi hayatlarına mal olmaktaydı. Garnizonların ikmali neredeyse yapılamıyordu. Gerekli olan yiyecek ve malzemenin ikmali Azak denizinden ve yalnızca dokuz mavna ile yapılabilmekteydi. Karadeniz sahili hattındaki kalelerde humma ve tifüs gibi hastalıklar baş gösterdi ve ölüm oranı felaket denilebilecek boyutlara ulaştı. Mikrop yüzünden kaybedilenlerin yerini doldurmak için gelen yeni kuvvetler yeterli değildi.

1840'ta dağlılar birçok kale ve istihkam merkezini ele geçirdiler. 2 (14) Nisan 1840'ta Rus komutanının hayret dolu bakışları altında Nikolayev Kalesi düştü. Bundan önce zayıf bir şekilde donatılmış Karadeniz hattı gedik vermişti. Şimdi artık dağlılara si1ah, barut ve demir ikmali yapmak çok kolaydı. 1840 dağlıların Çar Hükümetine karşı sürdürdükleri mücadelede bir zafer yılıydı. Şamil bu avantajlı durumdan faydalanmak isteyip Süleyman Efendi'yi Batı Kafkasya'ya vekil olarak gönderdi ama Süleyman Efendi rüşvet almış bir haindi. Buna rağmen Şamil etkisini Batı Kafkasya'ya kadar genişletme planından vazgeçmedi ve bu amacını gerçekleştirmek için mürid hareketinin önemli bir adamı olan Muhammed Emin'i seçti.  

 

 

ÇERKESLERİN BAĞIMSIZLIK MÜCADELELERİNİN LİDERİ, Muhammed EMİN:

Muhammed Emin, 1818'de Dağıstan'da doğdu. Gençliğinde Koran'ın öğrencisi olduğundan adım adım dolaştığı Kafkasya ve Küçük Asya hakkında çok iyi bilgi sahibiydi. 1836'da Şamil'in müridlerine katıldı. Ve daha sonra Şamil tarafından Batı Kafkasya'daki Kuban ötesi bölgeye Naib atandı. Muhammed Emin Batı Kafkasya'ya varır varmaz Çerkes kabileleri arasında, Çar Hükümetine karşı yürütülen savaş hakkında vaazlar vermeye başladı. Onun öğretileri verimli toprağa düştü.[3] Halkın büyük bir bölümü Çar hükümeti tarafından güçsüz düşürülmüş ve köleleştirilmişti. Ve gazavat bayrağı altında bir isyan başlattılar. Batı Kafkasya'nın zayıfça birleşmiş[4] çok sayıda kabileler arasında, Muhammed Emin bir merkezi devlet sistemi oluşturmakta başarılıydı. Kanunlar çıkartıp tek tip bir yönetim şekli teşkil etti. Ve düzenli bir ordu meydana getirdi. Müslüman din adamları onun emirleriyle halkı gazavat konusunda telkin etmeye çalıştılar. Müridizmi Çerkes kabileleri arasında yerleştirmeye yönelik bir siyaset güden Muhammed Emin, Şamil'in imamlığına birçok yönden benzeyen bir yönetim sistemi oluşturdu. İki topla takviye edilmiş üçyüz “murtazek” savaşçısından oluşan bir muhafız birliğinin savunduğu bir kulede ikamet ediyordu. Muhammed Emin birbiriyle zayıfça birleşmiş Çerkes kabilelerini yönetirken askeri birliklerine güveniyordu. Ordusu Şamil'inkine benzer bir şekilde tanzim edilmişti.

Muhammed Emin'in liderliğindeki dağlılar, Çar Hükümetine karşı yürüttükleri şiddetli savaşta, Rus birlikleri tarafından istila edilen bölgeye yalnız 1849 yılı içerisinde 101 akın düzenlediler. Rus birlikleri Kırım Savaşı sırasında Karadeniz Hattı üzerindeki bütün istihkamlarını, dağlıların baskısıyla geri çekmek zorunda kaldılar. Muhammet Emin de pozisyonunu güçlendirmek için çok sayıda reform yaptı. Askeri fonksiyonları olan “Halk Meclisleri” kurdu. Yönetimi altındaki halkı her biri yüz aileyi içine alan cemaatlara böldü. Bunlar seçilmiş yaşlılar tararından yönetilmekteydi. Her biri bir Müftü ve üç Kadıdan oluşan merkezi idareli dört bölge organize etti. Her Müftü bir bölgenin yönetimindeydi ve onun meclisini oluşturan Kadılar yönetimi ve yargılama gücünü ellerinde tutuyorlardı ve halk tarafından sağlanan atlılardan oluşan bir muhafız alayları vardı. Her bölgede bir cami, bir dini okul, suçluların gözetildiği bir hapishane hakimlerin, idarenin ve savaşçıların ordugahları, bir ambar ve bir ahır vardı.  

Muhammed Emin Tlfekotller veya özgür köylüler tarafından desteklenmekteydi ama başlıca dayanağı özgür olma ümidi taşıyan kölelerdi. Muhammed Emin yönetimde doğru ve adildi, casuslar idam ediliyor, hırsızların elleri kesiliyordu. Naib'in emrine itaat etmeyenler, müridizme karşı gelenler veya Rus Hükümeti tarafını tutanlar yaşına ve cemiyet içerisindeki yerine bakılmaksızın hapse atılıyorlardı.  

Yerli halktan koyun, tahıl veya saman şeklinde vergi ödemeleri istenmişti. Camilerden gazavatı desteklemek için şeriatça karar kılınan dini bir vergi düzenli olarak toplanmaktaydı. Muhammed Emin de Şamil gibi halkı ticarete teşvik ediyordu.

Muhammed Emin Çerkes beylerine şiddetli akınlar düzenledi. Yerel Feodal beyleriyle mücadele etmesindeki amaç bütün Kuban ötesi kabilelerini tek bir birlik altında toplamaktı. Muhammed Emin, Şamil'in Batı Kafkasya'daki Valisi olarak görünmekteydi. Ama gerçekte, Kuban'dan Abhazya'ya kadar olan bölgedeki tüm Çerkeslerin yöneticisiydi. Rus kordonunu yarıp Şamil'le birleşmeyi çok istiyordu ve birkaç kez harekete geçti ama başarılı olamadı. Şamil güçlü olduğu sürece Muhammed Emin de zaferler kazandı ama Şamil'in ele geçirilmesinden sonra Çar'ın orduları tarafından sarıldı. Muhammed Eminin Türkiye Sultanı tarafından tayin olunan yerel prens Sefer Bey'le yaptığı savaş Çerkes kabilelerinin gücünü zayıf1atmıştı. Halk savaşlardan dolayı güçsüz düşmüş, Kafkasya'daki köylerin büyük bir çoğunluğu yağma edilmiş ve ateşe verilmişti. Dağlıların en iyi toprakları ellerinden alınmış, dağlar temizlenmiş ve arazi, gelecekteki Ruslar için hazır duruma getirilmişti.

Muhammed Emin Şamil'in düşmesinden hemen sonra 20 Kasım (2 Aralık) 1959'da kuşatma altına alındı. Fakat bu bile Kafkasya’daki savaşa bir son vermedi. Hemen hemen beş yıl, her yönden kuşatılan dağ kabileleri kahramanca direndikleri Çar'a karşı inatçı bir mücadele sürdürdüler. 1859'dan sonra 70 tabur, bir ağır süvari tümeni, 20 kazak alayı ve 100 top dağlılara karşı yönlendirildi. 60'lı yılların başına kadar Batı Kafkasya ile mücadele sona ermemişti. 1864 yılı ise genellikle Kafkas savaşlarının sona erdiği yıl olarak kabul edilir. Bundan sonra dağlılar topraklarından sürüldüler.  

Savaşlardan sonra Kafkasya'ya sağlam bir şekilde yerleşen Çar Hükümeti sert tedbirler aldı. Bunlar arasında dağlıların Batı Kafkasya'daki yerlerinden tahliye edilmesi de bulunmaktaydı. Dağlılar sığırlarını ve diğer mal-mülklerini çok düşük fiyatlarla sattılar; bir subay 50 kopek (Rus Para birimi Rublenin % 1 'i ) karşılığında 40 koyun alıyordu. Atlar 10 kopek karşılığı satılmaktaydı. Türkiye'ye göç edenlere silahlarını yanlarına almalarına izin verilmemişti, bu yüzden dağlılar silahlarını ederlerinin onda birine sattılar. Bölge terk edilmişti. Öyle ki Tuapse'den Bzybi'ye kadar olan bölgede dağlıların yaşadığı yalnız bir köy kalmıştı. Böylece kanlı ''Kafkasya'nın işgali”, sona ermiş oldu.

Çar Hükümeti Kafkasya'da yerleşim merkezleri kurmaya başladı; 1860 ile 1864 yılları arasında 111 köye 14396 aile yerleştirildi. Çar'ın toprak sahiplerini ve burjuvaziyi gözeten politikası, Rus köylülerini ve Kazakları bu bölgeye yerleştirmek ve böylece süper güç olma heveslerini destekleyen güvenilir bir bölge yaratmaktan ibaretti.



[1] Kuzey–Batı olması lazım, orijinlinden İngilizce’ye çevirisinde bir hata olmalı (Çevirenin notu)
[2] Ermenistan’da ve Azerbaycan’da asil sınıf 
[3] Adıgey’de verimli toprak Tlfelotl sınıfıydı, 19. yüzyılın başlarından beri anti-feodal ve anti-sömürgeci savaşı üstlenen bu sınıf, Muhammed eminin oluşturmaya çalıştığı ulusal devlet için uygun bir zemindi.
[4] Burada “zayıf birlikten” kastedilen 1807’de Kakubatko Şubako tarafından örgütlenme temeli atılan Ulusal And Meclisi –Çile Tharı’o Khase- dir. Başta feodal beylerin egemenliğinde olan bu meclis, Tlfekotl’lerin güçlenmesiyle Tlfekotl ağırlıklı olmuştur. Ulusal And Meclisi zayıf bir birlikti, fakat Adigey kabilelerinin Adige ulusu oluşumuna doğru attıkları büyük bir sosyal adımdı. 
 

Valeri Tişkov 

 

Nizavisimaya Gazetesi 22.01.1998, Rusça’dan Çev: Denef ÇETAW

 (Nart Dergisi,  Sayı 9, sf: 46-50, Eylül-Ekim 1998, Ankara) 

Kuzey Kafkasya sosyo ekonomik durumu, devlet yönetimi ve ulusal güvenlik açısından Rusya’nın en önemli bölgesidir. Durumu iyice anlayabilmek için şu iki noktaya dikkat çekmek gerekmektedir:

* Kuzey Kafkasya politikacılar tarafından anlaşılamayan ve değerlendirilemeyen eşsiz bir mozaiktir.

* Kuzey Kafkasya halkları bir zamanlar Rusya tarafından işgal edilmiş ve ardından da kötü muamele görmüş olmayı hiçbir zaman kabullenememişlerdir.

Bugün için de Rusya, bu bölge için önceden düşünülmüş, bilimsel ve eşitlikçi bir politikaya sahip değildir. Tabii ki buna halkın isteklerini bastırmak, entrika çevirmek ve henüz tam olgunlaşmamış problemleri görmezden gelmeye çalışma politikalarını dahil etmiyoruz.

Fakat durum göründüğünden daha karmaşıktır ve bütünü oluşturan parçalar birçok analizin sonucu olarak ortaya çıkar. Gerçekten de Kuzey Kafkasya’da etnik açıdan oldukça karmaşık bir nufüs yaşamaktadır ve bu nüfus halen dil özelliklerini ve sosyo ekonomik ilişkiler anlamında geleneksel özelliklerini korumaya devam etmektedir. Rusya’da yaşayan insanların ve yeni nesil politikacıların büyük bir çoğunluğu için bugün Kuzey Kafkasya’da yaşananlar oldukça anlaşılamaz durumdadır. Acaba bu bölge gerçekten de bu kadar benzersiz midir ve halk olarak diğer Rusya halklarından radikal bir şekilde bu kadar farklı mıdır?

Nalçik’in, Grozni’nin, Vladikafkaz’ın ve diğer birçok Kuzey Kafkasya şehrinin Rusya çapında iş ve tatil yeri olarak ne kadar popüler oldukları unutulmamalıdır. Şüphesiz dramatik tarih ve etno kültürel faktörler bölgedeki tüm problemlerin ve anlaşmazlıkların en önemli sebepleridir.

 

Çevre ve Kaynaklar:

Bölgenin doğal kaynakları ve çevresi hakkında genellikle abartılmış bir tonla konuşulmaktadır. İşin aslında Kuzey Kafkasya çok zengin doğal iklimsel ve mineral kaynaklara sahip değildir. Tabii ki Stavropol ve Krasnodar eyaletlerinin bereketli topraklarını, bol mersin balıklı Hazar Denizi’ni ve Çeçen-İnguş’un mütevazi petrol kaynaklarını saymazsak, bölgenin kalan dağlık bölümleri işlek bir ekonomi için elverişli imkanlara sahip değildir. Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin belli başlı toprakları da iklim açısından tarımsal ekonomiye uygun değildir.

Kafkasya’nın kuzeyi, güneyi gibi elverişli iklim yapısına sahip değildir. Elit kesimler dışındaki Kafkas halklarının ve özellikle dağlarda ve dağ eteklerinde yaşayanların geçmişte zor bir yaşantılarının olması da tesadüf değildir.

Tüm bu sebeplerden ve özellikle de gün geçtikçe keskinleşen pazar ekonomisinin getirdiklerinden dolayı Kuzey Kafkasya halkları fakir yaşamaya mahkummuş gibi görünmektedir. Mesela Kanada’da küçük petrol kenti Alberto halkı, petrol yönünden fakir deniz kıyısındaki bölgelerden daha iyi yaşamaktadır. Aynı duruma Rusya’dan da örnekler vermek mümkündür. Yakutsk, Komi, Ural ve Sibirya gibi doğal kaynaklar yönünden zengin olan bu bölgelerde, mantığa göre yaşam düzeyinin Kuzey Kafkasya’dan daha iyi olması gerekmektedir. Zira verimli topraklara sahip endüstriyel bölgelerin, dağlık ve dağ eteklerindeki bölgelerden daha iyi yaşaması gerekmez mi? En azından dünyanın diğer ülkelerinde durum böyledir. Latin Amerika’dan İskoçya’ya, Çin’e ve dağlık Vietnam’a kadar.

Eğer Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri Rusya’nın sömürgesiyse, yerli halklar sömürü objesiyse, o zaman bu halkların, sömürgeci sıfatını taşıyan halktan daha kötü yaşaması ve daha kötü bir statüye sahip olması gerekmektedir.

Resmi verilere bakılırsa durumun böyle olduğu söylenebilir. Hatta Dağıstan’ın ve Çeçenya’nın dağlık bölgelerinin yaşantısını Kuzey Kafkasya’nın diğer bölgeleriyle karşılaştırırsak bunlar da duruma kanıt olarak gösterilebilir. Eğer yaşanılan evlerin büyüklüğünü, döşenmesini, kullanılan otomobil miktarını ve diğer hayat seviyesini gösteren belirtileri kıyaslarsak durumun tamamen göründüğünden farklı olduğunu anlarız. Balkar, İnguş ve Çeçen köylerini kuzeydeki Yakutsk köyleriyle karşılaştırırsak sosyal realitenin istatistik ve propagandalardan çok daha farklı olduğunu görürüz. Ve belki de bu Kuzey Kafkasya’nın politikacılar ve bilimadamları tarafından yeterince anlaşılamayan en önemli bilmecesi ve esrarıdır.

Moskova etrafında son yıllarda oluşan yüksek yaşama seviyesini saymazsak, Kuzey Kafkasya diğer tüm Rusya’dan daha iyi yaşıyor, çünkü bu bölge çok güçlü bir insan potansiyeline sahiptir. Kuzey Kafkasya halkları bölgelerindeki zayıf kaynaklara rağmen büyük bir ülkede yaşamayı kendileri için avantaja çevirerek daha iyi bir yaşam ve hak edilmiş bir konum için atılımcı ve yarışmacı özellikler edinmişlerdir. Toplumsal baskılara ve küçük düşürücü kısıtlamalara rağmen Kuzey Kafkasya nüfusunun Rus olmayan kitlesinde sosyal alanda başarıya ve ilerlemeye yönelik bir hareket tarzı oluştu. Bunun izlerini eğitime, atılımcılığa, hareket kabiliyetine olan yönelimde de görebiliriz.

1960-1980 yıllarında Kuzey Kafkasya halkları hayret verecek şekilde modernizm yolunda bir atılım gerçekleştirdiler. Zamanında büyük Sovyet şehirlerinin pazarlarında çaba göstermiş ve kendi tatil şehirlerinde hizmet verip ev sahipliği yapmış olan bu insanlar, psikolojileri ve alışkanlıkları gereği pazar ekonomisini ve onun özgün hayat stilini çok daha hazır karşıladılar. İçinde birçok bilimsel, sanatsal ve entellektüel sınıf yetiştirmiş olan bu insanlar son tahlilde ideolojik liberalizme de, pazar politikasına da çok daha çabuk alıştılar.

Eğitim ve hareket kabiliyetleri Kuzey Kafkasyalıların rolünü tüm ülke genelinde, özellikle de politika, kültür ve bilim alanlarında daha da arttırdı. Kuzey Kafkasyalıların Moskova diasporası, diğer Rus olmayan halkların temsilcilerine göre daha etkindirler. Ancak Rus kültüründe erimiş daha sakin ve etnik açıdan daha az pekişmiş Ukrayna, Yahudi ve Ermeni halklarını geriden takip etmektedirler. Ve en sonunda Kuzey Kafkasyalılar Rus köylerinin felaketi olan “Sarhoşluk” gibi toplumsal bir hastalıktan da uzak kalmayı başarmışlardır. Burada İslam dininin etkilerinden de bahsedilebilir.

Halkın bu başarısı herşeyden önce kendi öz güçlerinden doğar ve saygıyı hak eder. Fakat gene de son yılların yıkıcı anlaşmazlıkları da gene buralarda doğmaktadır.

Şimdiye kadar hiç kimse ardından nispeten daha fazla bir gelişme getiren ve halkın bir kısmını diğerinden üstün tutan bu psikolojik ilerlemeye dikkat etmedi.

Son yıllarda Kuzey Kafkasya halklarının çoğunluğu arasında çoğu zaman daha fakir yaşayan ve yüksek öğrenime sahip olmayan Rus köylüsüne karşı bir hor görme eğilimi ortaya çıktı; ve en sonunda Rus televizyonu tepeden tırnağa silahlanmış Çeçen savaşçılarına, sersemlemiş ve sarhoş “Bizim oğlanlar”ı fon olarak kullanınca bu üstünlük kompleksi daha da kuvvetlendi. Bu da tabii ki Kuzey Kafkasyalıların büyük bir çoğunluğunu genel Rusya iktidarına karşı bir zayıflamaya götürdü.

Kimin suçu ve nereden başlamak lazım?

Moskova ve özellikle de Rus halkı Kuzey Kafkasya’nın bugün içinde bulunduğu krizden sadece kısmen sorumludur. Çünkü radikal etnik milliyetçiliğe ve vatandaşların hukuki esaslardan ayrılıp yasadışı silahlandırılmasına önayak olanlar federal organlar değildir. Toprakların yeniden bölünmesiyle ilgili yıkıcı oluşumlar, Anti-Rus deklarasyon ve beyannameler, Kafkas Konfederasyonu projeleri ve benzerleri Moskova’nın başının altından çıkmamıştır. Grozni’de silahlı ayaklanma çıkarılmasının ve illegal yollarla bağımsızlık ilan edilmesinin sorumlusu da Moskova değildir.

Tabii ki Moskova’dan Vilnius’tan ve başka diğer ülkelerden de yıkıcı tesirler geldiyse de daha iyi incelendiğinde bu planların sahiplerinin Rus parlamentosunda, eski Sovyet ordusunun subayları arasında ve Moskova aydınları içindeki Kuzey Kafkas asıllılar arasında olduğunu görürüz. Bu gruba son olarak Moskova’da Kafkasyalıların sadece kaba kuvvetten anladıklarına inananları da dahil etmek mümkündür.

Rus devletinin hatası ise yıkılan Sovyetler’in ardında bu bölge için doğru bir politika saptayamamış olması, sivil halk için silah depolarının kapılarının açılmasına kolayca izin vermesi, Kuzey Osetya’daki iç karışıklıktan yararlanarak tanklarla Grozni kapılarına dayanmanın cazibesine kapılmasıdır. Tabii işler yolunda gitmeyince de bir zamanlar Budapeşte ve Prag’da yapıldığı gibi askeri güç kullanma kararı almıştır.

Tüm bunlara rağmen “milliyetçi kurtuluş devrimi”, ”milli başkaldırı”, ”tarihi adaletin yerini bulması” çığlıklarını attıran da Moskova değildir. Yeni savaş birlikleri, ergenlik çağındaki çocukların silahlandırılması, kadınların savaş garnizonlarını kuşatması gibi girişimler de Moskova’da oluşturulmamıştır. “Yerli olmayan” halkları evlerinden kovan ve halkların birlikte yaşamasının imkansızlığı kararını alanlar da Moskova değildir.

Bugünkü durumun hesabını Moskova dışında bir yerlerden sorma zamanı gelmiştir. Bütün Rusya’dan, Kuzey Kafkasya’dan ve özellikle de Kuzey Kafkasya’nın kendi politikacılarından, toplumsal aktivistlerinden ve entellektüellerinden hesap sormanın zamanıdır. Bu gruptakilere bölgedeki krizden dolayı hiç de azımsanmayacak bir sorumluluk düşmektedir. Ve bundan dolayı da onlara problemin çözümünde önemli görevler düşmektedir. Her ne kadar Kafkas insanı karşılıklı iltifatları eleştiriye tercih ediyorsa da tüm problemlerin çözümü iyi bir özeleştiriden geçmektedir.

Rusya’nın Kafkasya politikası herşeyden önce bu bölgede yaşayan ve ülkenin yönetiminde direk sorumluluk taşıyan Rus nüfusunun politikasıdır. Rus Ryazni’de, Yakut Yakutsk’da, Tatar Kazan’da, ülkenin geneli için çalışsa da öncelikle kendi bölgelerinde, kendi evleri ve şehirleri için çalışırlar. Kuzey Kafkasya halklarına sadece ödedikleri vergilerle, tatil sonrası bıraktıkları paralarla ya da (bu bölge herhangi bir iç veya dış güç tarafından tehdit altında olduğunda) askerlik yaparak yardımcı olabilirler.

Moskova aslında bölgede olan biten herşeye cevap verebilecek durumda olmalıdır, ancak Kremlin biraz da Kuzey Kafkasyalı politikacıların ve bölgesel iktidarların anti merkezci politikaları yüzünden de eski gücünü yitirmiş durumdadır. Yani son tahlilde Moskova suçlu da ilan edilse başka etkenlerin varlığı da kabul edilmelidir ve Rusya’nın bugünkü Kuzey Kafkasya politikası ne olmalıdır sorusu sorulmalıdır.

 

Entellektüel ve Ahlaksal Kriz:

Vatandaşların ve yönetimlerin yaptıklarının sorumluluğunu, bu programları ve fikirleri oluşturanlar taşırlar. İlk önce “hareket planı” yapılır, ardından kollektif hareket gelir. Bu demektir ki, sorumluluk ilk önce toplumun entellektüel kesimlerinin omuzlarındadır. Durumu açıklayan ve durum üzerinde tavsiyelerde bulunan entellektüel kesimdir. Toplumda birçok şey entellektüel kesimin tavırlarına bağlıdır.

Kuzey Kafkasya da toplumsal düşünce ve bilim kaynaklarını, toplumun gelişmesi için ikinci dereceden önemli olan işlere harcamaktadır. Mesela “halkın emsalsizliğinin ve antikliğinin” kanıtlanmasına (Etnos ve süperetnos), halkın büyük acılarına ve kültürel kahramanlarına, “yeniden yapılanma” doktrinlerine, yabancı düşmanların araştırılmasına … vs. Tarihçilerin, etnografların, dilbilimcilerin sayısı, cumhuriyetlerde yetişmiş ekonomistlerden, politikacılardan, hukukçulardan oldukça fazladır. Halbuki son sayılan kesimin varlığı toplumun yapılanmasında ve deformasyonunda diğerlerine göre daha çok önemlidir.

Özellikle böyle bir kültürel atmosferde etno-kollektivist idealler gelişmekte, bunların arkasında kişiler kendi ilgi alanları ve gündelik ilişkileriyle kaybolmaktadırlar. Özellikle “halklar arası ilişkiler”, “etnosların çıkarları” gibi kavramlar öne geçmekte, halkın adına konuşma hakkını ele geçirenler onlara kendi bilinçlerini aşılamaya başlamaktadırlar. “Yaşlıların fikirleri”, “Kafkas gelenekleri”, “milli diplomasi”, “şeriat kanunları” ve benzerleri bahane edilerek insan haklarını dışlayan totaliter düzenler pekişmekte ve uzun zamandır Avrupa normları ve modern devletçilik üzerine kurulan sistem yıkılmaktadır. Yerli liderlerin öncelikle düşünmesi gerekne şey doğu ülkelerinden Adığe asıllı yabancıları ülkeye yerleştirmek ya da Rus generallerinin anıtlarını yıkmak değil, cumhuriyetlerinde Rusları ve Rus kültürünü korumak olmalıdır. Bu bölgenin Avrupai görüntüsünü Ruslar’a borçlu olduğu unutulmamalıdır.

Kötü uzmanlar sadece yeni camileri görüyor ve Kuzey Kafkasya haritasını yeşile boyamayı biliyorlar. Fakat camilerin gün geçtikçe boşaldığına ve nüfusun büyük bir oranda inançsız kaldığına dikkat etmiyorlar. Bütün bunlar fazla önem taşımıyor gibi geliyor, ve ilgi çekmiyor.

Kuzey Kafkasya’nın entellektüelleri (diğer birçok Rus meslektaştarıyla birlikte) sosyal düzenin, sosyal düzenin içinde bulnuduğu formdan daha önemli olduğunu anlamıyorlar (Demokrasi, İslam cumhuriyeti vs. …). İnsan her zaman toplumsal kontrolün içinden çıkmaya eğilimlidir, çünkü her şeyden önce kendi kişisael ideallerini gerçekleştirmek isteğindedir. Bu yüzdendir ki, insanlar devleti kurdular ve düzen sağlamak için halkı yönetme hakkını sadece bu yapıya verdiler. Aksi takdirde kaoslar ve bitmek tükenmek bilmeyen anlaşmazlıklar ortaya çıkar. Kafkasya, tarihi içinde benzer periyodları yaşadı ve o zaman da Rus süngüsü düzenleyici nbir rol oynadı. Çeçen veya Türk savaşçılarının bu bölge için daha iyi olacağına inanmıyorum. Yani Kuzey Kafkasya ciddi bir entellektüel ve ahlaksal kriz yaşıyor.

Rusların kovulmasıyla başlayan anti-modernist Çeçen devrimi, İnguşların kovulmasıyla biten Osetin-İnguş krizi, gerçekleşmesi mümkün olmayan proje ve ideolojilerle oyalanan entellektüellerin başarısızlığa uğramış olduğunun bir kanıtıdır. Ama her şeye rağmen bu krizi çözmek yine entellektüellere ve onun genç kuşağına düşer. Kesin analizler yapabilme ve denenmiş politik metotlar kullanabilme yeteneği edinmek, ekonomik reformlar yapmaktan daha kolay değildir. Özgür bir analiz yapabilmek için ülkedeki politik atmosfer de uygun değildir. Çünkü silahlı gruplara karşı mücadele vermek oldukça zordur. Ve hatta kimi zaman hayati tehlike taşır. Kafkasya entellektüelleri, tarih, düşmanlar ve kurbanlar üzerinde değil de, bugünkü sorunlar ve bu sorunların çözümünde kendi oynayacakları rol üzerinde tartışmalıdırlar. Aksi takdirde aydın kesim, yarı eğitimli, dogmatik, silahlı kişiler karşısında kendi seslerini ve yüksek statülerini kaybetmek tehlikesiyle karşı karşıyadır.

 

Ekonomi ve Mülkiyet:

Kuzey Kafkasya ekonomisini anlamak kolay değildir ancak ekonominin, kriz noktasındaki birçok problem ve anlaşmazlığın çözümü için anahtar olduğu da açıktır. En önemli problem halkın önemli bir kesimini oluşturan genç erkek nüfusun meşguliyeti sorunudur. Halkın bu kesiminin durumu önemli ölçüde bugünkü durumu belirler. En büyük sorunlardan biri de köylerin ve küçük şehir sakinlerinin iyi bir iş bulma imkanlarının yetersizliğidir. Kuzey Kafkasya’daki dağ köyleri geleneksel yarı tabii ekonomi ve kollektif formda organize edilmiş Sovyet örneği arasında sıkışıp kalmıştır. Her ikisi de bugünkü şartlarda yeterli değlidir ve köy nüfusunun taleplerine cevap veremez. Her halükarda köy nüfusu mütevazi bir şekilde geçinebilir ama sonuç olarak her iki tip ekonomi de günümüzün televizyon, buzdolabı, otomobil gibi ihtiyaçlarını karşılayamaz. And bölgesi, Himalayalar ve Kuzey Amerika Antarktikası için de durum böyledir. Yeni dünyada modernizm hareketi dağlardan düzlüğe doğrudur. Köylünün köy dışında yaptığı mevsimlik çalışmalar, sezonluk işler nüfusun refah düzeyini yükseltmez. Bu sadece Sovyet zamanında daha düşük talepler ve daha sert devlet kontrolü sayesinde mümkündü.  

Sorunun yanıtını iki yönde bulmak mümkündür. Bu köy nüfusunun kısıtlanmasından ve köylerin kökten imarından geçmektedir. Aynı zamanda toprağın özelleştirilmesi ve özel pazarlarda köysel mamüllerin öne sürülmesi de diğer bir çıkar yoldur. O zaman büyük ailelerin bir ya da iki oğlu kendi topraklarında kalabilir ve babalarının işlerini devam ettirebilirler. Ama bu da yalnızca en iyi ekonomik şartlar altında mümkündür.

Kuzey Kafkasya’da toprak değerli bir kaynaktır ve toprak için sürekli bir rekabet söz konusudur. Bu yüzden Kuzey Kafkasya’nın acilen, düşünülmüş ve dünya standartlarında bir toprak reformuna ihtiyacı vardır. Eski toplumsal geleneksel kullanıma ve Sovyet kollektivizasyonuna bakmaksızın toprağın özelleştirilmesi gerekmektedir. Kafkasyalılar herşeyden çok değer verecekleri kendi topraklarına sahip olmak zorundadırlar. Kuzey Kafkasya’da toprak reformu yalnızca yerli veya federal kaynak ve ekspertlerin değil aynı zamanda uluslararası güçlerin, özellikle de Dünya Bankası’nın yardımıyla gerçekleştirilmelidir. Dünya Bankası’nın benzeri durumlarda Hindistan’da, Brezilya’da ve dah birçok ülkede deneyimi vardır.

Şehircilik politikası da özel bir yaklaşım gerektirmektedir. Kriz sürecinde yıkılan şehirlerin yeniden imar edilmesi bir yana, şehirlerde sürekli artan fazla işçi potansiyeli de çözümü ancak uzun vadede mümkün olan problemlerdendir. Ama çözüm aramak gene de gereklidir. Aksi takdirde Kafkasyalıların asla taşıyamayacağı bir yoksulluk ve suç kaynağı sorunu başgösterebilir. Şu durumda en iyi şartlar Kuzey Osetya’da oluşmuştur(Elektronik tesisler). Cumhuriyetlerde özellikle özel mülkiyet bazında başarı ile işleyen hafif endüstri de sorunun çözümü için katkıda bulunabilir. Özel ticaretçiler ve orta sınıf, politik stabilizasyonun, bölgesel pazarın temellerini atmayı ve burnu büyük silahlı maceraların dizginlerini sıkmayı başarabilirler. Yalnız başına iktidar güçleri bunu gerçekleştiremezler.

Üst makamlar arasındaki dayanışma antlaşmalarından çok cumhuriyetler arası iş ilişkilerine ve ortak çalışma bünyelerine ihtiyaç vardır. Ama herşeye rağmen Kuzey Kafkasya ekonomisi için en önemlisi ortak pazar ve iş sahası konumundaki Rusya’dır. Dağıstan’daki balık yumurtası ticareti hukuk esaslarına göre düzenlenip geniş bir şekilde pazara sokulabilir, Çeçenya’da ticaret düzenlenip yoluna sokulabilir, Khabardey Balkar ve Karaçay Çerkes’teki turistik tesislerin Moskova’dan reklamı yapılabilir ve buralara en az Sibirya petrolüne ayrılan para kadar yatırım yapılabilir. Kuzey Kafkasya’daki işletmeleri küçümsemek yerine onları desteklemek ve Rusya çapında genişletmek gerekir.

 

Yönetim ve İdari Mekanizma:

Eğer Çeçenya Cumhuriyeti’nin yeni statüsünü saymazsak, bugünkü şartlarda oluşturulmuş bölgesel otonom devletler sistemi ve varolan idari sınırlar optimaldirler ve değişikliğe tabi değillerdir. Bu sorunda bir dizi kesin prensip üzerinden yola çıkılmalıdır.

Cumhuriyetlerin bütün vatandaşları kendi kaderlerini tayin hakkına sahip olmalıdır ve sadece temel eşitlik sağlandığı takdirde farklı halkların kültür ve dilleri özel desteğe tabi tutulabilir.

Toprak üzerinde yaşayana aittir, toprak ve çeşitli kaynaklardan faydalanabilme hakkına her vatandaş nerde olursa olsun sahip olmalıdır.

Tarihi nedenler veya şiddet, sınırların ve statülerin belirlenmesinde veya değiştirilmesinde etkili olmamalıdır. Herhangi bir zanaatte tek olma özelliğine sahip kişi veya topluluklar ile doğal güzellikler bakımından zengin olan bölgeler korunma altına alınmalıdır.

En güncel problemlerden biri de asayişin sağlanması ve suç oranının düşürülmesidir. Her ne kadar geleneksel oluşumların rolü bölgede toplumsal yapılanmada oldukça önemliyse de bu alışkanlıklar hiçbir zaman modern hukuk sisteminin yerini tutamaz. Bu sistemde son birkaç kuşak yaşamıştır ve son nesilde yine bu sistemi tercih etmektedir. Diğer yandan hukuk sistemi yerel düzeye yaklaşmalı ve yerli kadroların oluşuma katkılarıyla düzenlenmelidir.

Kuzey Kafkasya’da geleneksel ve devletsel bir hukuk sisteminin varlığı mümkündür ancak gekleneksel yönün tamamlayıcı bir rolde olması gereklidir. Diğer birçok ülkede gelişen hukuksal pluralizm bu bölgede tekelci hukuk sistemine göre çok daha etkili olabilir.

Diğer önemli bir sorun da Gürcüstan ve Azerbaycan ile olan sınırları korunması sorunudur. Çeçen-Gürcü sınır bölgesi özel bir sorun teşkil etse de sınırların kalan kısmı tarihi bağlar, insani ve ekonomik ilişkiler ve özellikle de BDT ülkeleri arasında yapılan anlaşmalar göz önüne alınarak bağımsız bir rejimde tutulmak zorundadır. Silah, narkotik ve diğer yasadışı malların giriş çıkışının kontrolü ancak bağımsız bir sınır rejimi altında gerşekleştirilebilir. Bu alanda diğer birçok ülkelerin tecrübeleri de vardır (Amerika-Meksika, İngiltere-İrlanda arasındaki sınır bölgeleri).

Yine en önemli konulardan biri de idari yönden yeniden taksim çalışmaları olmayıp idarenin iyileştirilmesidir. Toplumsal politik düzende gerici askerler ve yenilmiş politikacılar tarafından yönetilen ve genellikle kara parayla sponsore edilen ve halkların etnik özelliklerini esas alarak çalışan birimlere, cemiyetlere yönelmeyi bırakmak gereklidir. Üzerinde durulması gereken konular ise “milli gurur”, “yeniden doğuş” veya “halklara saygı” gibi soyut kavramlar değil de, gerçekten de tek tek vatandaşların sorunlarını ele alan konulardır. Mesela sistemin çözülmesi sonucu gerçekten de acı çekmiş olan yaşlılar veya çalışacak yeri olmayan ve Rus şehirlerinde sadece dış görünüşlerinden dolyı ve pasaportlarındaki verilerden dolayı aşağılanan gençlerin sorunlarının çözümüne çalışılmalıdır.  

Kuzey Kafkasya’da yönetim şu temeller üzerinde oluşturulmalıdır:Etnik politik koalisyonlar,Kişisel hakların ve vatandaşların kültürel haklarının kabulü,Demokratik seçimler ve iktidarın sürekli ve düzenli değişimi, Yeni nesilden yönetim ve hukuk kadrolarının çıkarılması(özellikle kadınların katılımıyla)

 

Kültür ve Eğitim:

Kuzey Kafkasya Rusya’nın kültürel olarak en gelişmiş bölgesidir. Bu bölge profesyonel ve kültürel yapılanmaların, yüksek öğretim kurumları ve bilimsel kadroların yüksek miktarda olduğu gözlenir. Bölgede Rus olmayan yüksek öğrenim sahibi insanların ve üniversite öğrencilerinin miktarı ülke genelindeki ortalamanın üzerindedir(Ortalamanın altında sedece Dağıstan Çeçenya’nın birkaç bölgesi bulunur).

Kuzey Kafkasya Cumhuriyetlerinde çok kültürlü ve Rus dili ile bir eğitim sistemi oluşmuş durumdadır. “Milli okullar” oluşturma anlayışı ailelerin ve öğrencilerin karşı oldukları bir durumdur. “Milli yeniden doğuş” çığlıklarıyla dil asimilasyonu ve çok dilcilik konusunda da gereksiz bir aşağılık kompleksi oluşturulmasının bir anlamı yoktur.

Fakat son yıllarda ekonomik zorluklar ve politik anşlaşmazlıklar sebebiyle bölgenin önde gelen yüksek öğrenim kurumlarında (Rostov, Krasnodar, Pitagorsk) Rus olmayan öğrencilerin sayısı gün geçtikçe azalmaktadır. Gençlerin büyük bir kısmı Türkiye ve diğer Arap ülkelerinde dini eğitim almayı tercih etmektedirler. Durumun düzelmesi büyük oranda öğrencilerin Moskova ve ülkenin diğer önde gelen öğrenim kurumlarına, özellikle de tıp, hukuk ve teknik bölümlere çekilmesiyle mümkündür. Yüksek öğretimin merkezini Rostov’dan Stavropol ve Pitagorsk’a taşımak da yaralı bir adım olacaktır. Pitagorsk’taki linguistik üniversite temel alınarak bütün diğer cumhuriyetlerden öğrenci kabul eden bir Kuzey Kafkasya üniversitesi kurmak da mümkündür. Şu anda içinde birçok Çeçenyalı ve Kuzey Kafkasyalı öğretim görevlisi barındıran bir Vaynah Üniversitesi’nin Moskova’da açılması da mümkündür. Bu üniversite ilk etapta halkların dostluğu üniversitesi bazında açılmalıdır. 

 Yılmaz Yaman

 

1.  GÖNÜLLÜLÜK NEDİR?,

Gönüllülük; bireylerin toplumsal sorumluluk anlayışıyla, çıkar gözetmeksizin bilgi, zaman, beceri, deneyim ve kaynaklarını –kendi özgür iradeleriyle- bir sivil toplum kuruluşunun amacı doğrultusunda kullanmaları olarak tanımlanabilir. Sözlük anlamı olarak gönüllülük; ağır bir işte kendi rızasıyla çalışmak olarak tanımlanmış olmasına rağmen toplumumuzda sivil toplum kuruluşlarında çalışanlar gönüllü olarak algılanmaktadır. Zira gönüllü olarak çalışma esası sivil toplum kuruluşlarının var oluşunun temel unsurlarındandır.

Gönüllülerle çalışmak, kurumun paydaş ağının ve faaliyet alanının genişlemesi, yeni kontaklara kavuşması, kadrosundaki personelin becerilerinin genişletilebilmesi gibi faydalar sağlamaktadır.

Nedenlerinin çoğaltılabileceği bu gibi durumlarda sivil toplum örgütlenmeleri ya gönüllülerle çalışmak istemekte ya da eldeki imkansızlıklardan dolayı böyle bir çalışmaya mecbur kalmaktadır.  

 

2. GÖNÜLLÜLÜK PSİKOLOJİSİ

Sivil toplum kuruluşlarına zamanını, emeğini ve/veya uzmanlık bilgisini sunan insanlara bakıldığında bunların –toplumumuzda yaygın haliyle- temel olarak yardım etme isteği, başkalarına faydalı olma isteği gibi istekleri olduğu fakat bunların yanında bir takım başka istemleri/ihtiyaçları için bu tür kurumlara yöneldiği gözlenmektedir. Gönüllülerin psikolojisini anlamak kuruma yapacağı birçok faaliyette kolaylık sağlamanın yanında beraber çalıştığı insanların da görev tatminine kavuşmasını, çatışmaların giderilmesini ve grup dinamiklerinin sağlamlaşmasını sağlayacaktır. Gönüllülerin psikolojik durumu üç başlıkta incelenecektir.

 

2.1.   KİŞİLER NİÇİN GÖNÜLLÜ OLURLAR?

Kişiler herhangi bir sivil toplum kuruluşunda sürekli olarak (tam zamanlı veya yarı zamanlı) ya da belirli projelere katılmak suretiyle gönüllü olarak faaliyet göstermektedir. Kişilerin gönüllü faaliyetlere katılımı, onların bir takım beklentilerinin/amaçlarının karşılanmasıyla doğru orantılıdır. Bu beklentiler/amaçlar şöyle sıralanabilir:

·          Kişi, kendisine sosyal bir çevre edinerek yalnızlık duygusundan veya can sıkıntısından kurtulmak istiyordur.

·          Kişi, inandığı bir şeyi desteklemek istiyordur.

·          Kişi, ilgili STK’da yapılan işleri eğlenceli buluyor olabilir. Dolayısıyla orada bulunmaktan zevk alacaktır.

·          Kişi yeni beceriler kazanmak istiyordur ya da var olan becerilerini ilgili kurumda kullanmak suretiyle korumak istiyordur.

·          Kişi, kendisinde var olan birtakım yetenekleri başkalarıyla paylaşmak istiyordur.

·          Kişi, kendisini ihtiyaç duyulan birisi olarak görmek istiyordur. Bir problemin çözümüne ortak olmak istiyordur.

·          Kişi, içinde bulunduğu sosyal çevrede önemli ve popüler birisi olmak istiyordur.

·          Kişi, yeni arkadaş ve dost çevresi edinmek istiyordur.

·          Kişi sosyal gereksinimlerden olan aidiyet duygusunu tatmin etmek istiyordur.

·          …/…

 

2.2. KİŞİLER NİÇİN GÖNÜLLÜ OLMAZLAR?

Kişilerin niçin gönüllü olmadığını bilmek, onların niçin gönüllü olmak istediğini bilmekten daha önemlidir. Çünkü kişiler hiçbir neden olmadan, herhangi bir beklenti içine girmeden gönüllü olabilmekteler fakat neden gönüllü olmadıkları incelendiğinde, çoğunlukla altında önemli nedenlerin yattığı görülmektedir. Bu nedenlerden en çok karşılaşılanlar sıralanacak olursa:

·          Kişiler, sorumluluk almak ya da kendini bir yere bağımlı hissetmek istememektedir.

·          Kimse onlara gönüllü olup olmayacağını sormamıştır.

·          Yapabilecekleri bir şeylerin olduğuna inanmazlar.

·          Daha önce kötü deneyimleri olmuştur. Beklentileri karşılanamamıştır, yaptığı iş küçümsenmiştir ya da tatsız bir şekilde ayrılmıştır.

·          Halihazırda çokça sorumluluk altındadırlar.

·          Yapılan faaliyetlerin sıkıcı bir iş olduğunu düşünürler.

·          Özgüven eksikliğinden dolayı böyle bir işe kalkışmazlar.

·          Halihazırda çalıştığı işine engel teşkil edeceğini düşünür.

·          Kişinin bir “gönüllü olma” anlayışı yoktur veya böyle bir alışkanlık/gelenek çevresinde/ailesinde yoktur.

·          Kişi ek masraf yapacağından çekinir ve bu masrafları gözünde büyütür.

·          … /…

Kişilerin gönüllü olarak kurumda çalışırken yaşadığı bazı durumlar var ki bunlar pratikte genellikle dile getirilmezler. Bazen bunlar kişinin kurumdan uzaklaşmasının hatta bazen tüm gönüllü işlerden kopmasına zemin hazırlarlar. Bu durumların tespit edilmesi ve çözüme kavuşturulması, hem kişilerin kurumdan kopmamasını hem de belki çok basit bir çözümü olan durumun gözden kaçırılarak tekrar etmesini önleyici olabilir. Dile getirilmeyen bu durumlar özetlenecek olursa:

Kişinin beklentileri ile kurumun beklentileri özdeşleştirilememiştir ve böylelikle kişi beklentilerinin karşılanmadığı hissine kapılarak düş kırıklığına uğramıştır. Becerisine uygun işlerde görevlendirilmemiş, bu konuda herhangi bir destek de görmemiş ya da yapabileceğinden daha fazla istenmiştir iş kendisinden. Bu durumda kişiler bazen görevinin gerektirdiği yetenekleri kendisinde göremeyince içlerinde bir eziklik duyabilmektedirler.

Kişilerin kurumda yüklendiği sorumluluk seviyesi, kendisinin istediği seviyede olmamıştır; ya daha az ya da daha çok olmuştur. Söz gelimi, etrafını kontrol etmekten hoşlanan ve kendini böyle güvende hisseden kişi kontrol etme ihtiyacını giderememiş ve hatta kontrol altına alındığı hissine kapılmış olabilir.

Ayrıca yönetim yapısının hantal oluşu ya da böyle bir yapının hiç gözükmeyişi kişiyi rahatsız etmiş olabilir. Bunların yanında diğer gönüllü ve profesyonel çalışanlarla olan ilişkilerinde yaşadığı aksamalar kişiyi kurumun gönüllüsü olmaktan, daha da öte tüm gönüllü faaliyetlerden uzaklaşmasına sebep olabilmektedir.

 

2.3.  GENÇ GÖNÜLLÜLER VE STK’LAR

Türk toplumunun büyük bir çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu bilinmektedir. Fakat buna nispeten, gençler, sivil toplum kuruluşlarının içinde daha az yer almaktadır. Bu nedenle gençlerin sivil toplum kuruluşlarına katılımını ayrı bir başlık altında incelemek gerekmektedir.

Yapılan çeşitli anketler değerlendirildiğinde gençlerin ancak %15’lik kısmının ancak bir sivil toplum kuruluşunda görev aldığı ortaya çıkmaktadır. Bu düşük katılım oranlarının sonucu olarak; sivil toplum kuruluşları önemli bir gönüllü potansiyelini ve gençliğin getireceği pozitif enerjiyi kaçırmış olmakta; gençler de kendilerine yeteneklerini (ifade becerileri, liderlik ve temsil becerileri, ekipman kullanma becerileri, sosyal ortamları tanıma ve değişik kişilerle tanışma fırsatlarını vs..) geliştirme imkanları sunan sivil toplum kuruluşlarından istifade etme fırsatını kaçırmış olmaktadır.

Yapılan araştırmaların ortaya koyduğu bir diğer sonuç, gençlerin birincil olarak fakirlere yönelik; ikincil olarak da eğitime yönelik sivil toplum kuruluşlarıyla ilgilendiklerini ve buralarda görev alabileceklerini ortaya koymaktadır. Gençlerin sivil toplum kuruluşlarına katılmamalarının önemli nedenleri olarak, öncelikle STK’ların kendilerini yeterince tanıtamamaları ve gençlerin organizasyonlara katılmak üzere davet edilmemeleri olarak ifade edilmektedir.

Ayrıca düşünsel engel olarak; “Türkiye’de hiç bir şey değişmez” mantığı, çabaların değersiz görülmesi, kökten değişim arayışı, küçük değişimlerin önemsenmemesi, hemen sonuç görme arzusu ve “geçmişte denendi, deneyenler başarısız oldu” mantalitesi vs. sayılabilir. Çevresel engel olarak da: genel olarak devletin, özel anlamda okullardaki yöneticilerin ve ailelerin katılımcılığa ket vurması, yapılan faaliyetlerin “vaktin boşa harcanması” türünden olumsuz bir tutum içinde değerlendirilmesi vs.dir. 

Sivil toplum kuruluşlarına önemli bir güç katacak gençleri bu kurumlara çekmek; onların psikolojik yapılarını ve eğilimlerini determine ederek onlara uygun mesajlar üretmek ve onlara cazip çalışma koşulları sağlamakla mümkün olabilecektir. 

 

3. GÖNÜLLÜ YÖNETİMİ NEDİR?

Bazı kaynaklara göre üçüncü sektör olarak adlandırılacak kadar gelişmiş olan sivil toplum sektörü; bu aşamadan sonra demode olmuş, plansız, programsız çalışmalarla kendisini ileriye taşıyamayacaktır. Finansal sıkıntılardan gönüllü bulmaya kadar birçok zorluklar içerisinde olan STK’lar için, bulunan gönüllülerin yönetimi de ayrı bir sorun teşkil etmektedir. Bu konuda yapılan bilimsel çalışmalar, gönüllülük esaslı faaliyetlerde bulunan kişilerin yönetiminin günümüz işletmelerinde uygulanan insan kaynakları yönetimine benzer olduğunu fakat işlerin gönüllülük esasına dayandığı için daha farklı ve zor kısımları içerdiğini göstermiştir.

Sivil toplum kuruluşlarında gönüllü yönetim süreci aşağıdaki gibi sıralanabilir:

-  Kurumda Yapılacak İşlerin Belirlenmesi Ve Planlama

-  Gönüllü Bulma – Gönüllüleri Kuruma Çekme

-  Gönüllülerin Kuruma Oryantasyonu-  Görevlendirme

-  Gönüllü Eğitimi ve Yetiştirilmesi

-  Kayıtlama ve Raporlama-  Gönüllü/lerin Çalışmaların/ın Değerlendirilmesi

-  Ödüllendirme

Öncelikle kurumda yapılacak işlerin belirlenmesi gerekmektedir. “Ne yapılacak, nasıl yapılacak, ne zaman yapılacak ve bunları kim yapacak” sorularına cevap aranmalıdır. Yapılacak işler konusunda da bir hiyerarşik sıralama oluşturulup, faaliyetlerin ona göre planlanması gerekmektedir.

 

3.1. GÖNÜLLÜLERİ KURUMA ÇEKMEK

Kurumda belirlenen işlerin kimin tarafından yapılacağına dair verilecek yanıt, kurumun ihtiyaç duyduğu gönüllü sayısını ve gönüllülerin kurumdaki hangi pozisyonlara yerleştirilmesi gerektiğini ortaya koyacaktır. Ümit edilir ki kurum, faaliyetlerini gerçekleştirebilecek kadar gönüllüyü kadrosuna alsın ve yoluna devam etsin. Fakat pratikte bu böyle olmamakta; genellikle ya beklenenden daha az kişi kurumun gönüllüsü olarak görev almayı istemektedir ya da istenen pozisyonlar için gönüllü bulunamamaktadır. Burada çözülmesi gereken sorun, sayısal ve niteliksel olarak daha çok gönüllünün kuruma nasıl çekileceğidir.

Kuruma gönüllü çekmenin birinci basamağı “bizim gönüllümüz kimdir/kim olabilir” sorusunun cevaplanmasıdır. Sonra onların hangi motivasyonla kuruma çekilebileceği araştırılır ve kuruma bir de onların penceresinden bakılmaya, onların neden yardım etmek istedikleri öğrenilmeye çalışılır. Burada insanlar niçin gönüllü olur başlığında sıralanan maddeler üzerinde düşünülebilir. Her gönüllünün aynı motivasyona sahip olmayacağı göz önüne alınmalı ve gerekirse belirli özelliklerde gruplandırma yapılmalıdır.

Bir başka açıdan gönüllü bulma işine bakıldığında bunun bir değiş-tokuş olduğu görülür. Gönüllü; yeteneğini, zamanını, enerjisini ve deneyimini sunar. Kurum da onlara; gelişmeyi, sosyal arenada birilerine/bir şeylere meydan okumayı ve anlamlı şeyler yapma fırsatını sunar. Kurum niçin gönüllü istediğini dikkatle düşünmezse; muhatabı, kuruma olan ciddiyetini yitirmeye başlar ve gönüllü olarak faaliyetlere katılsa bile yaptığı iş üzerinde fazlaca düşünme gereği duymaz, dolayısıyla yaptığı işi de bir süre sonra hafife almaya başlar.

Gönüllü çekerken kurum önce bir hazırlık yapmalıdır. Bu hazırlık aşamasında şunlar yapılmalıdır:

-  Gönüllüye hangi kaynaklardan nasıl ulaşılacak?

-  Hangi iletişim araçları kullanılacak?

-  Mesaj ne olacak?

-  Başvurular nasıl değerlendirilecek? 

Kimi kurumlarda sistematik olmasa da daha önce denenmiş birtakım gönüllü çekme yöntemleri olabilir. Bunların rafa kaldırılması çözüm olmaz. Bilakis kurum, denenmiş faaliyetlerini yeniden değerleyerek, onları bütünsel planın bir parçası yapmalı ve devam ettirmelidir. Gönüllünün kuruma çekilmesinde unutulmaması gereken bir nokta; kişilerin sivil toplum kuruluşlarına,

a) en çok yakınlarının-dostlarının-akrabalarının teşviki üzerine,

b) medyadaki tanınırlığına bakıp, gönüllü olarak katıldıklarıdır.

Gerçekten birebir ilişkinin gücü gönüllü bulma faaliyetlerinde kendini özellikle göstermektedir. Gönüllü isteyen bir yapıya sahiptir. Bu tür gönüllüler şöyle motive edilebilir: Sorumluluklarının kurallar, kararlar ve benzeri dayanaklar olmasını sağlayarak.

 

3.2. GÖNÜLLÜLERİN KURUMA ORYANTASYONU

Oryantasyon faaliyetleri kurumlarda, üzerine pek eğilinmeyen fakat oryantasyona tabii tutulan kişinin dünyasında önemlilik arzeden bir faaliyettir. Kişi, oryantasyonda ilk izlenimlerini edinir. Kurumun ciddiyeti, emeğinin boşa gidip gitmeyeceği, kendisiyle ilgilenip ilgilenilmeyeceği ve başı sıkıştığında yardım alıp alamayacağı gibi bir çok kritik sorulara kendi kendine cevap aramaya başlar. Bu sahada oluşan olumsuz izlenimler kalıcı izler taşıyabilmektedir.

Gönüllünün kuruma oryantasyonunda unutulmaması gereken nokta; kurumun oryantasyon aşamasında gönüllüye ayıracağı zaman ne kadar verimli ise, gönüllünün de kurumda geçecek zamanının o kadar verimli olacağıdır. Vaktinin az bir kısmını ayırsa bile kişi, kendisinin kurumun önemli bir öğesi olarak algılanmasını isteyecektir.

Oryantasyon sürecinde gönüllüye:

-  Kurumun misyon, vizyon ve hedeflerinin ne olduğu ve ne ifade ettiği

- Kurumun ne zaman, nasıl ve kimler tarafından kurulduğu;

- Kurumdaki birimler ve çalışanların kimler olduğu,

- Orada kendisinin hangi işi, nasıl yapacağı,

- Kullanacağı oda-araç-gereç vs. tüm maddi unsurların ne olacağı ve bunları nasıl kullanacağı,

-  Kime karşı sorumlu olduğu ve bir problemi olduğunda kimden yardım isteyebileceği,

- İşinden kaynaklanabilecek zorlukların neler olabileceği ve kurumda (varsa) eğitimin ve ödüllendirmenin nasıl yapıldığı,

gibi temel bilgilerin gönüllüye aktarılması gerekmektedir. Mümkünse bir de “Gönüllü El Kitabı” verilmelidir. Bu bilgilerin tam ve sağlıklı olarak aktarılması gönüllünün –eğer varsa- kafasında oluşmuş kuruma dair boşlukları kaldıracaktır. Kişinin kendisi “Ben nerdeyim, niçin buradayım ve ne yapmak istiyorum” sorularını olumlu olarak cevaplayabiliyorsa, oryantasyon faaliyetleri istenen sonucu vermiş demektir. Kişi, gönüllülüğün keyfilik olmadığını anlamalıdır. Gerçekten gönüllü, canı istediği zaman işi yapan kişi değildir. 

Son olarak oryantasyon sürecinde bahsedilmesi gereken husus kurumdaki profesyonel çalışanlarla gönüllüler arasındaki ilişkilerdir. Zaman zaman yaşanan bir durum olarak; sivil toplum kuruluşunda, profesyonel-gönüllü çatışması, kurumu yıpratabilmekte ve faaliyet verimini düşürebilmektedir.

Aslında çatışmanın gelişmeyi doğurucu bir etkisinin de olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Yani, kurumlarda sürekli olarak çatışmaları önlemek yerine onlardan pozitif sonuçlar çıkarmaya çalışılmalıdır. Peki gönüllü emeğinin sömürüldüğü hissine kapılmaması için aradaki ilişki nasıl kurulmalıdır? Bu konuda öncelikli olarak profesyonel çalışanların eğitim almış olması gerekmektedir. Bunun yanında özellikle oryantasyon aşamasında  (gönüllü ve profesyonellerin beraber yapacakları çalışmalar ile) kişiler beraber çalışmaya alıştırılmalı ve birbirlerine ısındırılmalıdırlar.

Gönüllü ve profesyonel çalışanlar kurum misyonunu, faaliyetlerini ve programını icra ederken; onların eşit ve birbirlerini tamamlayıcı oldukları göz önüne alınmalı ve bu mesaj kendilerine de iletilmelidir. Gönüllü ve profesyonel çalışanların, birbirlerinin yetenek ve ihtiyaçlarını anlaması ve bunlara saygı göstermesi gerekmektedir.

 

3.3.   GÖREVLENDİRME

Gönüllünün görevlendirilmesi, gönüllü yönetiminin kritik noktalarından biridir. Burada ikili bir ayrım yaparak konuyu inceleyelim: Birincisi, belli bir işi yapmak üzere kuruma gelmiş kişilerin görevlendirilmesi işlemidir. Bu genellikle, işin fazla vakit almayan ve üzerinde çokça düşünülmesi gerekmeyen bir konudur. Zira kurumdaki belirli bir iş için ya da bir proje için gönüllüler gereklidir ve o konuda başvuranlar seçilip görevlendirme yapılır.

İkinci durum ise herhangi bir görev çağrısı üzerine gelmemiş ya da istenen niteliklere sahip olmayan kişilerin görevlendirilmesidir. Bu durumda yapılması gereken ya gönüllüyü yapabileceği uygun bir göreve sevk etmek ya da bir başka sivil toplum kuruluşuna yönlendirmektir. Her kurumda görevlendirmenin üzerinde önemle durulmalıdır.

Zira her gönüllüye, eğer mümkünse, kurumda bir sorumluluk verilmelidir. Çünkü sorumluluk alan kişi kendini oraya ait hissetmektedir. Görevlendirme yapılırken göreve uygun insan seçilmelidir. Bu seçimin kalitesi, ileride meydana gelebilecek bir çok muhtemel problemi engelleyecektir.

Ayrıca bir işte görevlendirilen gönüllüye o iş için gerekli tüm alet-edevat, yer-zaman tahsis edilmeli ve hakkaniyet sınırları içerisinde, kendisinden kaldıramayacağı bir iş yükü istenmemelidir.

 

3.4.   GÖNÜLLÜ EĞİTİMİ VE YETİŞTİRİLMESİ

Gönüllülerin eğitimi ve yetiştirilmesi, onların kurumda yapacakları görevlerini daha verimli ve etkin kılmak amacına yöneliktir. Bu faaliyetler ayrıca, hem gönüllülerin kurumdan beklentilerini hem de sivil toplum kuruluşlarının bir yetişme ve eğitim alma yeri olma fonksiyonlarının bir yansımasıdır.

Verilen eğitimlerin üç boyutu bulunmaktadır. Birinci boyut, yani eğitimlerin görev boyutu; gönüllünün yaptığı ve yapacağı işler için yeterlilik kazandırılmasıdır. İkinci olarak, beşeri ve sosyal boyut; kendileriyle ve grupla ilgili farkındalık kazanmaları, grup olabilme yeteneklerinin ve sorun çözme kabiliyetlerinin arttırılmasıdır. Üçüncü olarak kurumda ileride boşalacak gönüllü kadrolar için gönüllü yetiştirmektir. Bu üçüncü boyut, üçüncü sektör içinde de kariyer planlamasının olabildiğini göstermesi açısından ilginçtir.

Gönüllülerin yetiştirilmesi ve eğitimi faaliyetleri dört başlıkta incelenebilir:

- Oryantasyon ile eğitim ve yetiştirme: Gönüllünün ihtiyaç duyduğu/duyacağı kuruma ve çalışmasına ait ön bilgilerin kazandırılması, çalışma ortamının ve ilişkilerin tanıtılması.

- Görevlendirme öncesi eğitim ve yetiştirme: Gönüllünün yapacağı iş için kullanacağı malzeme-araç ve gerecin kullanımının öğretilmesi. Bu tür eğitimler genellikle  kişi eğer özel uzmanlık isteyen bir iş yapacak veya bir araç kullanacaksa, buna dair gerekli bilgiler kazandırılır.

- Görev başında eğitim ve yetiştirme: Gönüllünün, görevi sürecinde karşılaşabileceği     zorluklar için sahip olması gereken özellikler/yetenekler kazandırılması. Görevini daha  iyi yapabilmesi için süpervizyon ve taktik verilmesi.

- Sürekli eğitim: Gönüllülerin, herhangi bir iş ya da pozisyon gözetmeksizin bir program dahilinde sürekli olarak eğitime tabi tutulmaları. 

 

 

4.  GÖNÜLLÜLERİN MOTİVASYONU

Kâr amaçlı işletmelerde kişileri motive eden unsur genellikle oraya gelme sebepleri olan maddi unsurlardır. İşletmeler çalışanlarının motivasyonu için prim, ikramiye ve çeşitli yöntemlerle gelir artışları sağlarlar. Oysa amacı kâr elde etmek olmayan sivil toplum kuruluşları için performans unsuru olarak herhangi bir ücretin kullanılamayacağı aşikardır. Zaten gönüllü emeği ücretsiz bir emektir. Kişi gönüllü olurken doğal olarak bir ücret beklemez. Bu sebeple, sivil toplum kuruluşları gönüllü çalışanlarının performansını arttırabilmek için işletmelerden daha zor durumdadır ve bu konuda daha fazla düşünmeleri gerekmektedir.

Gönüllülerin motivasyonu konusuna tersten gitmek ve öncelikle nelerin onların motivasyonlarını düşürücü etki yaptığına bir göz atmak ufuk açıcı olabilir. Kısaca söylemek gerekirse; gönüllü insanları motive eden unsurlar aslında onların niçin gönüllü oldukları kısmında ifadelendirilmiş ve gönüllülerin motivasyonlarını bozan unsurlar da, aslında onların niçin gönüllü olmak istemedikleri başlığı altında sıralanmıştır. Özetlersek:

·          Gönüllü kişinin yapacağı görevin sınırları çizilememiş ve ortada bir belirsizlik durumu var ise,

·          Kendisinden ne beklendiğini anlayamamış ya da bu kendisine tam anlatılamamış ise,

·          Oryantasyon çalışmalarının eksik yapılmasından dolayı kişi kuruma adapte olamamışsa,

·          Kişi yaptığı işle ilgili bir geribildirim alamıyorsa,

·          Kurumda eğitim ve yetiştirme fırsatları yok ise,

·          Yöneticiler ya da gönüllünün amiri/grup başkanı, onun ihtiyaçları ve karşılaştığı zorluklar hakkında yeteri kadar dinleyici olmuyor ve onunla ilgilenmiyorsa,

·          Yapacağı işle ilgili yeterli ekipmanı yoksa,

·                     … / …

kişinin motivasyonunda sorunlar çıkması muhtemeldir. Beşerî ve sosyal boyutun önde olduğu sivil toplum kuruluşları gönüllüleri motive etmek için kuşkusuz beşerî ve sosyal birtakım unsurlar kullanacaktır. Aynı zamanda, ileride gönüllülerin ödüllendirilmesi bölümünde anlatılacağı üzere çeşitli maddî imkanların sağlanması, gönüllüye sürprizler yapılması onların motivasyonlarını arttırmada önemli bir etki yapacaktır. Öte yandan, kendi projeleriyle gelen insanların projelerine önem verilmesi; fikirlerinin diğerleri tarafından kabul edildiğini hissetmesi, anlamlı işler yüklendiğini duyumsaması ve kendisine bu tür görevlerin verilmesi, gönüllünün motivasyonunu koruyucu unsurlardır. 

Sivil toplum kuruluşlarında kurum içi istekliliği ve motivasyonu arttıracak en önemli unsur temelde insanların birbirlerine karşı yaklaşımlarıdır. İçeride güler yüzlü insanların olduğu, bir problem durumunda kişiyi pür dikkat dinleyecek insanların bulunduğu ve birbirlerine karşı empatik olabilen insanlardan oluşmuş bir kurumda, herhangi ek bir motivasyon aracı ihtiyacına gerek kalmayacaktır.

 

5.  KAYITLAMA VE GÖNÜLLÜ VERİ TABANI

Kayıtlama ya da kayıt altına alma işlemi tüm kurumlar için kritik öneme sahip bir konudur. “Kayıt altına alınamayan bir şey geliştirilemez” ilkesinden hareketle kurumlarda yapılan her türlü faaliyet kayıt altına alınmalıdır. Sivil toplum kuruluşlarında gönüllü yönetimi başlığı altında kayıt tutma: Gönüllülerin yaptıkları tüm işleri ve onlara uygulanan tüm eğitim ve yetiştirme faaliyetleri ve performanslarına dair değerlendirmelerin kayıt altına alınmasıdır.

Peki, sivil toplum kuruluşlarında bu kayıtlara niçin gerek duyulur:

·          Yeni gelecek gönüllünün veya halihazırdaki gönüllünün görevlendirilmesi ile ilgili bir çatışmayı önlemek, doğru göreve doğru gönüllüyü yerleştirebilmek için,

·          Gönüllülerin hangi motivasyonla kuruma geldikleri bilineceği için, onların motivasyonlarının sağlanması ve arttırılmasını kolaylaştırmak için,

·          Gönüllülere ihtiyaç duyulduğunda ulaşabilmek ve onları acil durumlarda haberdar edebilmek için, ·          Gönüllüleri doğru değerlendirmek için,

·          Verilecek herhangi bir ödül söz konusu olduğunda bir yanlışlığa düşmemek için.

Sivil toplum kuruluşlarının gönüllülerine ilişkin bilgileri toplaması ve gerekli olduğunda bunlardan istatistikî bilgi alabilmesi, kurumun ileride yapacağı planlama faaliyetlerine de zemin hazırlayacaktır. Gönüllü yönetiminin ilk safhası olan planlama, gönüllü bilgilerinin mevcudiyeti ile daha gerçekçi bir şekilde yapılabilecektir.

Bununla ilgili olarak yurt dışında yapılmış bazı bilgisayar yazılımları mevcuttur. Bu yazılımlar sayesinde gönüllülerin neler yaptıkları, nerede başarılı oldukları ve bir daha kendilerine ne gibi görevler verilebileceği, ne gibi görevlerin verilmemesi gerektiği ve benzeri bilgiler kolaylıkla elde edilebilmektedir. Belki çok gelişmiş yazılım programlarıyla değilse de bir MS Excel, MS Access programları ile, küçük-büyük her sivil toplum kuruluşu bir gönüllü veri tabanı oluşturmalıdır.

 

7.   GÖNÜLLÜLERİN ÖDÜLLENDİRİLMESİ

Sivil toplum kuruluşlarının, gönüllüleri için yaptıkları işlerin tamamı gönüllülerin ödüllendirilmesi olarak adlandırılır. Örneğin, teşekkür notu, plaket, “….Gönüllüsü” sertifikası, hediye, yurt dışında bir konferansa gönderme, doğum günü ve diğer özel günler için tebrik kartları gönderme, taziye gönderme, gönüllünün adına bir gece düzenleme gibi bir takım faaliyetler, gönüllü ile kurum arasındaki bağı güçlendirmeye yarayacaktır. Özellikle belli bir eğitim sürecinden geçmiş ya da kurumla yeni tanışmış gönüllülere yapılan benzeri sürprizler, gönüllülere kendilerinin doğru yolda ilerlediklerini hissettirmesi açısından önemlidir.

Bunların yanında “ayın gönüllüsü” gibi unvanlar verme veya bir davette/toplantıda kendisine insanların önünde teşekkür etme, kurumun yayın organında veya başka yayın organlarında gönüllülerin faaliyetlerini yayınlatma gibi sosyal bir takım unsurlarla da gönüllüler ödüllendirilebilir.

 

8. SONUÇ

Bazı kaynaklarda “insanlarla beraber iş yapma” olarak tanımlanan yöneticilik; kâr amaçlı olsun veya olmasın tüm organizasyonların en kritik ve en zor işidir. Sivil toplum kuruluşları içinse bu zorluk daha da artmaktadır. Zira bu tip kuruluşlarda insanlardan öte gönülleri yönetmek işin içine girmektedir. Bu tip kuruluşlarda yönetici olmak isteyen ya da halihazırda yönetici olan kişilerin temel insan psikolojisi ve davranışları hakkında geniş bir bilgi edinmesi gerekmektedir.

Gönüllü yönetimi ve gönüllü psikolojisi birbirine geçişli bir konudur. Ayrı ayrı düşünmek beraberinde eksiklikleri doğurur. Gönüllü yönetiminde önemli olan sorunları ve kaynaklarını anlayabilmektir.

Gönüllü yönetimi ile ilgili yapılmış bir atölye çalışması aşağıdaki sonuçları ortaya koymaktadır:

“Gönüllülerin üstleneceği işler kendi istek ve imkanlarına uygun olmalı ve gönüllülere uygun ve iyi tanımlanmış işler verilmelidir. Gönüllü emeğine saygıdeğer bir emek olarak yaklaşılmalı, başarılar takdir edilmeli ve ödüllendirilmelidir. Gönüllülük hakları kurum tarafından belirlenmelidir. Kurum içinde eşit davranılma, eğitilme, doğru rehberlik, yönlendirme, uygun çalışma mekanı bulma, deneyim çeşitliliği ve tercih hakkı, fikir beyan etme ve görev kabul etmeme hakları gönüllülere sağlanmalıdır. Gönüllünün geldiği STK’da güler yüzle karşılanma ve olumlu bir çerçevede çalışma hakkı ile kurumla gönüllüler arasında açık ve sürekli iletişim ortamının sağlanması özellikle önemlidir.” (5.STK Sempozyumu, 1. Atölye: “STK’larda Üyelik, Destekçilik ve Gönüllülük Etiği”; http://www.tarihvakfi.org.tr/stkbm/1)

Kurumlar ancak kaynakları kadar güçlüdür ve bir STK’nın en önemli kaynağı gönüllülerdir. Bazen bir gönüllü kurumu ileri taşıyabilecek bir potansiyele sahip olmasına rağmen yeterli ilgiyi göremeyince  motivasyon kaybına uğrayabilmekte ve ümitsizliğe kapılabilmektedir. Yöneticilerin özellikle bunlara dikkat temsi gerekmektedir. Ne gönüllü uğruna kurum hedeflerinden sapmalı ne de hedefler uğruna kişiler uzaklaştırılmamalıdır. Kurulması gereken ideal denge herhalde bu olmalı.

Son olarak, gönüllülerle ilgili  birkaç eğilimden bahsederek yazımızı neticelendirelim:

·          Gönüllüler gönüllü olarak faaliyet gösterdikleri kurumlardan büyük beklentiler içine girmeye başlamışlardır. Aynı şekilde kurumlar da gönüllülerden büyük beklenti içinde olmaya başlamışlardır.

·          İnternet gönüllülüğü yaygınlaşmaya başlamıştır. İnternet gönüllüleri, kurumların göz ardı etmemesi gereken bir kaynak olarak ortada durmaktadır.

·          Gönüllülerde kurum için çalışmak fakat kurumdan bağımsız çalışmak gibi bir takım eğilimler oluşmaya başlamıştır.

·          Bir STK için uzun dönemli gönüllü olma yerine daha fazla kuruluşta kısa dönemli gönüllülük ve proje bazlı gönüllülük eğilimi artmaya başlamıştır.  

 

Dr. Alexandre TOUMARKİNE 

Çerkeslerin Sürgünü (21 Mayıs 1864), Ankara, 2001, S:178-191.
 

I – Geçmişte

Kuzey Kafkasya'nın geçmişteki jeopolitik önemini açıklayabilmek için öncelikle şu sorunun sorulması gerekir: Kuzey Kafkasya geçmişte kimin için önem taşıyordu?"

Geçmişte" deyince Kuzey Kafkasya'nın Rusya tarafından işgal edilmesinden itibaren başlayan bir dönem olarak ele alınmalıdır.

Kuzey Kafkasya'nın hangi ülkeler ve ne için önemli olduğuna sırayla değinmek istiyorum.

Lehistan (günümüzdeki adıyla Polonya) ile başlayalım. Aslında Lehistan'dan daha ziyade Polonyalılardan bahsetmek gerekir. Çünkü o dönemde Lehistan Rusya İmparatorluğu'nun bir parçasıydı. Sürgündeki Lehistan'ın bağımsız kurtuluş liderleri, Kuzey Kafkasya'da Rusya emperyalizmine karşı savaşı kendi bağımsızlık mücadelelerinin ayrılmaz bir parçası olarak düşünüyorlardı.[1] Polonya, bağımsız bir devlet olduktan sonra, hükümeti ya da daha doğrusu Mareşal Pilsudzki'nin arkasında yer alan siyasi güçler bu fikri devam ettirdiler.[2] Fakat Polonya'nın ve Polonyalıların, Kuzey Kafkasya'ya vefalığı ve siyasi arzularına rağmen bunları Rusya ve Sovyetler Birliğine karşı yerine getirmek için güçleri yetmedi.

Batıya geçelim. İngiltere için geçmişte Kuzey Kafkasya nasıl bir önem taşıdığı hala tartışılan bir konudur. Bu noktaya vardık ki David Urquart, James Bell, Longworth gibi kişilerin sarf ettikleri gayretleri ve savundukları tezlerine rağmen, İngiltere Kuzey Kafkasya'ya ciddi bakmış ama hiçbir zaman bölgeyi ön plana almamıştır.

Fransa için söyleyecek fazla bir şey yok, çünkü devlet olarak Kuzey Kafkasya'yla pek ilgilenmemiştir.

Almanya'ya gelince, yirminci yüzyılın ilk yansında, çok ciddi bir Kafkasya politikası üretmiş ve uygulamıştır.[3] Bu politika Rusya ve sonra Sovyet Birliğine karşı global bir parçalama projesi içinde yer alıyordu. Fakat bu projede Alman ikinci imparatorluk döneminde olsun Hitler döneminde olsun, Kuzey Kafkasya'dan daha ziyade Güney Kafkasya önem taşıyordu. Kuzey Kafkasya bir geçit olarak görülmektedir. Almanya, birinci dünya harbinden sonra, müttefik olarak Kuzey Kafkasya'ya değil Gürcistan'a yöneldi, İkinci Dünya Harbinde Hitler’in orduları Kuzey Kafkasya'da durdu, fakat esasen Bakü'yü ve petrolleri hedefliyordu.

Osmanlıya gelince, Alexandre Bennigsen'in ustalıkla bize anlattıklarına göre Kuzey Kafkasya'ya Rusya bırakıldıktan sonra Padişahlar Şamil'in ve Çerkeslerin mücadelelerini açıkça desteklemediler. Kuzey Kafkasya'ya en sıcak bakan Osmanlı siyaset adamı, Enver Paşa oldu.

İktidarda bulunduğu dönemde Kuzey Kafkasya'nın nihayet gerçek bir önem kazandığını söyleyebiliriz.

Fakat Almanya için söylediklerim Enver Paşa için de geçerlidir: daha çok Bakü'ye ve Güney Kafkasya'ya bakıyordu.

Bütün bunların sonucunda, konumuzda en önemli yere sahip Rusya'dır. Çünkü Rusya ve Sovyetler Birliği için, Kuzey Kafkasya çok ama çok büyük bir önem taşır.

Bu önemi belirtmek için önce kendimize bir soru sormamız gerekir: Kuzey Kafkasya bir bütün olarak mı önemli? Yoksa önem derecesi bölge, güzergah ve konumlarına göre mi değişiyor?

Tabii ki bunda yine kendimize cevap: "Bölge, güzergah, konumlar" olacaktır. Niye sadece Adigeler ve Abazaların bir kısmı sürgün edildi? Ve diğer Kafkas otokton halkları sürgün edilmedi? Çünkü Rusya için Karadeniz kıyısı hayati bir jeo-politik önem taşıyordu. Kuban, Terek, Hazar Kıyısı, Daryal geçidi güzergahları için aynı şey söylenebilir.  

 

 

II. Günümüzde Kuzey Kafkasya'nın Jeopolitik Önemi

Günümüzde Rusya için Kuzey Kafkasya'nın önemi çok arttığı açıkça görülüyor. Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle Rusya Karadeniz'de başlıca limanlarını kaybetti: Mariupol, Odessa, Illisevsk limanları Ukrayna'ya bırakıldı. Rusya'nın Karadeniz'de kurtarabildiği en büyük limanı Novorossisk’tir. Bütün Rusya'nın petrol ihracatlarının yüzde otuzu bu limandan yapılır. Rusya Novorossisk limanını genişletme ve büyütme işlerini başlattı. Kapasitesi 44.9 milyon tondur. Fakat son yıllarda 6 milyon tona kadar kullanılmaktadır. Rusya bu limanın kapasitesini 63 milyon tona yükseltmeyi hedefliyor.[4] Tuapse limanı için de böyle genişletme ve büyütme planı var. Amaç: Tuapse'nin kapasitesini 35.8 milyon tona yükseltmek.[5] Bunlar açıkça gösteriyor ki Rusya yakın bir gelecekte Kuzey Kafkasya'nın Karadeniz limanlarını daha kullanacak.

Gayrı resmi bir şekilde Rusya Abhazya'nın Gudauta limanı askeri üs olarak kullanıyor. Yeni Abhazya'nın ablukasını uygulattıran gemiler, Rus gemileridir.

Rusya donanması, Sebastopol'da ya da Gürcistan limanlarında imzalanan anlaşmalara göre kalabilir, fakat geçici olarak. Yoksa Kuzey Kafkasya'nın kıyısında sürekli kalmayı düşünüyor. Türkiye Soçi'de binlerce işçisi bulunmasına rağmen, bir konsolosluk açmak için Novorossisk'i seçmiş olması enerji güzergahlarının Türkiye için daha önemli olduğu ispatıdır.

Bugün Kuzey Kafkasya'da jeopolitik açıdan Rusya için önemli olan Karadeniz kıyısı enerji borularıdır. Azeri petrolü ve kazak petrolünün büyük kısmı şu anda Kafkasya'dan geçip Avrupa ve uluslar arası pazarlara ulaşır. "Mavi Akım" denen Türk-Rus gaz taşıma projesi yine de Kuzey Kafkasya'nın kıyısından geçiyor... Güzergahı: Stavropol-Tuapse (Jubga)-Samsun'dur.

Kuzey Kafkasya petrol üretimi yüzde birlik bir oranla Rusya petrol üretiminde çok küçük bir payı oluşturuyordu. Bu pay çökmeye başladı. Kuzey Kafkasya'da esasen petrol meselesi bir üretim meselesi değil, bir geçiş meselesidir.

Limanların büyütülmesi ve petrol taşımasının artırılması çevre için önemli bir sorun yaratır. Novorossik gibi bir şehir, çimento sanayisinden olsun petrolün tankerlere taşınmasından olsun çok büyük zarar gördü ve görecek. Kuzey Kafkasya kıyıları genel bir doğal felaket tehdidi altındadır.

Enerjiden sonra askeri ve silah sorunu hakkında birkaç söz söyleyelim. Artık Rusya Güney Kafkasya'da istediği kadar silah ve asker biriktirmez. Silahları ve askerleri Kuzey Kafkasya'da yığınak yapıyor. Böylece Kuzey Kafkasya yerel gerginliği bahane ederek AKKA'nın silah limitlerine uymayıp bu limitleri aştı. Rus ordusunun silâhlarının miktarının artırılması Türkiye ve bir çok batı ülkeleri tarafından güvenlik, istikrar ve barış açısından bir tehlike olarak görülür. Bu askeri, yığınağın asıl amacı nedir? Kuzey Kafkasya'yı kontrol etmek ve yeni bir sınır çizmektir.

Geçmişin aksine Kafkasya, Rusya'nın Güney sınırı olarak bugün daha farklı bir konumdadır. Çeçenistan savaşını, bir çok Müslüman ülkeler ve İslamcı gruplar, ortak bir din ve din kültürü davası olarak sunmuşlardır. Fakat çeşitli nedenler için Çeçenistan'a "Müslüman" yardım zayıf olmuştur. Kaldı ki Kuzey Kafkasya, bilhassa Doğu Kuzey Kafkasya bir kültürel, askeri, dini cephe olarak görünmeye devam edilir. Çerkes diasporada birçok kişinin, diaspora’ya özgü görevinin Kuzey Kafkasya'nın yine de İslamlaşması olduğu düşünülmektedir.

Kuzey Kafkasya Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri için günümüzde jeopolitik önemi, enerji güzergahlarına bağlıdır. Amerika'nın aksine Rus petrol ve gaz güzergahlarına hala sıcak bakılır.

Amerika'nın Kuzey Kafkasya'ya nasıl baktığı, ona ne kadar önem verdiğini belirtmek güçtür. Amerika hem Bakü-Ceyhan'dan geçen Doğu-Batı enerji güzergahını destekliyor, hem de Rusya'nın enerji hatlarının güvenliğinin sağlanmasının da önemli olduğunu açıklıyor.

Fakat bu güzergahın güvenliği Amerika için gerçekten önemli mi? Yoksa Bakü-Ceyhan alternatifi olarak bir rakip mi? Amerika diyor ki: Kuzey Kafkasya'da demokratikleşme bir ön koşuludur ve kendi politikasının bir unsurudur.Kuzey Kafkasya'nın jeopolitik öneminin konusunu burada noktalayalım. 

 

III. Türkiye'nin, Rusya Federasyonu ile Gürcistan arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkilerinin geliştirilmesinde Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri ve Çerkeslerin potansiyel etkisi

Karadeniz'in son yıllarda en önemli gelişmesi tartışmasız Türk-Rus İlişkilerinin iyileşmesi ve artmasıdır. Bu artışın, bugüne kadar bütün krizlere rağmen sağlam olduğu göz önündedir. Bu gelişmeler Türkiye'nin, Rusya'nın tekrar Kafkasya'ya dönmesine göz yummasıyla başlamıştır. (Eylül 1993'de Sn.Çiller'in Moskova'ya ziyaretiyle başlamıştır.)

Bu Türk-Rus ilişkilerinin gelişmesi bence Türkiye açısından, şu anda Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya'ya yönelik politikalarından daha önemlidir. Bu ilişkiler çok boyutludur. Örneğin, turizm, inşaat, enerji, silah alımı vs. hatta ortak bir silah üretimi bile düşünülmektedir. Ekonomik açıdan, bazı Rus bölgeleri bu ilişkilerinde daha önemli bir yer alır. Moskova, Batı Sibirya ya da Rusya'nın Güneyi, yani Stavropol, Rostov ve Krasnodar.

Türkiye'nin Gürcüstan'la ilişkileri daha sınırlı bir boyutta gelişmiştir. Abhazya savaşı döneminde resmi olarak "tarafsız Türkiye" yaklaşımı değişti. Çünkü işbirliği güçlendirildi ve askeri bir boyut bile kazanmaya başladı. Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleriyle Türkiye'nin ilişkileri kötü olmamasına rağmen su anda çok zayıftır. Rusya'nın Güneyi yani Stavropol, Rostov ve Krasnodar) şu anda Türkiye için büyük bir jeopolitik önemi taşır. Bu Cumhuriyetlerin önemi ve çekiciliğinin arttırılması görevi Çerkes diasporasına düşer. Bu ortamda çok gerçekçi olunması gerekir: "Büyük Çerkezistan" (yani Kuzey-Batı Kafkas Cumhuriyetlerinin birleşmesi) gündemde değil, Kuzey Kafkas Cumhuriyetlerin güç ve potansiyelini arttırmak için, zaman, sabır, istikrar, barış, birlik ve gayret ister. Rusya için yakın gelecekte Kuzey-Doğu Kafkasya da kalmak zor olacaktır, buna mukabil Orta ve Kuzey-Batı Kafkasya'da bir yüzleştirme politikasına girmek Çerkesler için yıkıcı olur. Çünkü ikinci bir sürgüne dayanılmaz. Tek yol askeri ve petrol meselelere endeksli olmadan, diaspora ve Kuzey Kafkasya'daki ekonomik ve kültürel ilişkileri güçlendirmektedir.

Eskiden Sovyetler Birliği'nde bölgeler arasındaki ilişki değil, bölge-merkez ilişkileri ön plandaydı. Yeni jeopolitik çerçevesinde bölgesel işbirliği genişletmesi gerekir.

Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri'nin içe dönük değil, dışa açık olması gerekir ve Rusya-Türkiye arasındaki aracılık işlevinin tekelini Güney Rusya'ya bırakmamak için bu Kafkasya Cumhuriyetleri mutlaka ekonomi, ulaşım ve iletişim potansiyeli arttırması lazımdır. Diaspora sırf dönüş kavramıyla değil, gidiş-dönüş kavramıyla da katkıda bulunmalıdır. 

 

IV - Diasporanın Katkısının Bilançosu ve Öneriler

Aşağıda belirtilen konuların incelenmesinden de anlaşılacağı gibi ulaşılan bilanço önemsizdir. Bu husus, çoğunlukla diasporadaki dernekçilik akımının amatörce tavrıyla açıklanma yoluna gidilmektedir, ama bu bir mazeret olamaz. Bugüne kadar yapılmış olanlar büyük ölçüde yetersizdir, fakat aynı zamanda, ve özellikle -Çerkes dostlarım beni bağışlasınlar- sistematik olmayan, dar ufuklu ve yarım yamalak bir biçimde yapılmıştır. Özetlemek gerekirse, bu konuda her şeye, ya da neredeyse her şeye baştan başlamak gerektiği söylenebilir.

Diasporanın katkısının kendine özgü durumundan kaynaklanan bir başka problem de mevcuttur. Bu konuda, her zaman olmasa da çoğu zaman ki farklı nesli temsil eden iki ekol olduğu söylenebilir. Daha ziyade yaşlılardan oluşan birinci ekolün mensuplarına göre diasporadaki Çerkesler; Kafkasya Cumhuriyetlerine yardım etmeli ve kayıtsız şartsız desteklemeli, ama politikaya karışmaktan ya da bu ülkelerin politik ve ideoloji tercihlerini etkilemeye kalkışmaktan kaçınmalıdırlar. Çoğu zaman biraz daha genç kişilerce temsil olunan bir başka akım, içişlerine müdahale tabusunun bir kenara bırakılması gerektiği kanaatindedir: Diaspora kavramının içeriği, çek imzalayan bir elden ya da Kafkasya'nın yaşadığı dramların ritmine göre çarpan bir yürekten ibaret değildir. Ekoller arasındaki bu ihtilaf olağan dışı değildir, hatta klasikleşmiştir ve Ermeni ya da Yahudi diasporası gibi diasporalara bakılacak olursa bu kutuplaşmanın şiddetle boy gösterdiği görülür. Her ikisine de saygı duymak gereken, bu tavırlar, şu soruyu gündeme getirmektedirler: Diasporanın katkısı maddi ve manevi destekle mi sınırlı tutulmalıdır, yoksa Kafkasya'da eleştirilere uğramak pahasına, Kafkasya meselelerine daha yoğun bir biçimde katılım ve müdahale boyutuna mı ulaşmalıdır? Kayıtsız şartsız destek tavrı çoğu zaman diasporanın kendi hakkında sahip olduğu kompleksli bir imajla ilişkilidir: Diaspora, referans alınan toprağa kıyasla kendisinin soysuzlaşmış bir unsurdan ibaret olduğu ve gerçek kültürün ancak Kafkas toprağında korunabildiği kanaatindedir. Bu bakış, her iki yönde de abartılıdır: Diasporanın yeri küçümsenmekte, referans alınan bölgenin yeri ise ölçüsüzce büyütülmektedir.

Şimdi, her konu bakımından teker teker diasporanın rolünü inceleyelim.

Ekonomik açıdan, bilançonun bugün için geniş ölçüde olumsuz olduğu söylenebilir. Yatırımlar çok sınırlı boyuttadır. Bu cılız neticeyi açıklayabilecek yerel sebepler de mevcuttur: (Bölgedeki politik istikrarsızlık, Pazar ekonomisine geçişteki zorluklar, ekonomik ve sınai yatırımdaki yetersizlikler). Ancak, hangi eğilimden olurlarsa olsunlar, diaspora mensupları kendi hataları üzerinde de düşünmelidirler.

Başarısızlığın temel sebepleri, girişimlerin bireysel niteliğinden, (koordinasyon yoktur) ekonominin geçiş döneminde oluşunun bilinmemesinden ve yerel pazarların tanınmamasından kaynaklanmaktadır. Diasporalı işadamları, yatırım (fabrika kuruluşları, joint-venture anlaşmaları, altyapı inşaatları) yapmak yerine riskli kısa vadeli kar peşine düşerek yatırımcıdan ziyade tüccar gibi davranmış izlenimi vermektedirler.

Buna bir de, diasporanın Türk yatırımların (örneğin inşaat ya da gıda sektöründe hikmet veren büyük şirket gruplarını) ve evveliyetle yabancı sermayeyi Kafkasya'ya yönlendirmekte başarısız kaldıklarını eklemek gerekir. Bazıları, bu başarısızlıkları gerekçelendirmek için Kafkasya'nın ekonomik ve özellikle sınai açıdan yetersiz altyapısını öne sürmüşlerdir. Ancak örneğin, beyaz turizm (yani dağ turizmi ) ya da yeşil turizm yatırım yapmak için elverişli başlangıç noktaları olabilirdi. Kuzey Kafkasya'da yokluğunu en çok hissettiren unsurlardan biri de teknolojidir. Bu açıdan Sovyet döneminde donanımsız biline gelen Kafkasya'nın 1990'ların başından beri daha da gerilediği söylenebilir. Ekonomik kalkınmayı kolaylaştıran teknolojileri bölgeye acilen nakletmek gerekmektedir.

Bu ekonomik incelemenin sonunda, diasporanın koordinasyon, beceri bakımından eksiklikler taşıdığı söylenebilir, buna irade eksikliğini de eklemek gerekir. En çarpıcı hususlardan biri de Kuzey Kafkasya'daki ekonomik faaliyetlere ilişkin ülke ve alan bazında verilerin bulunmayışıdır. Burada kastettiğim, istatistikler değildir. Sovyet istatistiklerinin şöhreti malumdur, 1990'dan bu yana durumun iyiye gittiği söylenemez. İstatistiklere ulaşılsa bile, bunlar çoğu zaman Sovyet döneminden kalmadır. Oysa o zamandan bu zaman pek çok değişiklik olmuştur, (zorunlu ya da gönüllü göç, ekonomik faaliyet yaratılması ya da sona ermesi vs...) Kuzey Kafkas ekonomisinin gerçek durumunu tanımak için, diaspora mensuplarının Kafkasya'ya giderek sistematik biçimde ve hatır gönül dinlemeden envanter çıkarmaları gerekmektedir. Bu çalışma yapılmadığı sürece bugünkü durum devam edecek ve el yordamıyla denemeler halinde yatırım yapma uygulaması sürecektir.

Ekonominin ardından ekolojiden söz edilmesi bazılarına şaşırtıcı gelebilir.[6] Oysa, diaspora çocuklarının çevre sorunlarına gösterdikleri olağanüstü hassasiyeti bilenler şaşırmamalıdır: Onlar, bu hassasiyeti Çerkeslerin doğaya duydukları derin saygıdan, insan ve tabiatın bir bütün oluşturduğu duygusundan miras almışlardır. Atalarının 1864'te arkalarında bıraktıkları Hazar Denizi ya da Karadeniz kıyılarında yaşanan (ve yukarıda bahsedilen) ekolojik katliamlar karşısında diasporanın gösterdiği suskunluk, henüz Kafkas toprağını, Türkiye'de sığındığı binlerce köyü sahiplendiği gibi sahiplenemediğini göstermektedir. Çok geç olmadan, doğal mirasının, dağlarının, göllerinin, dere ve sahillerinin kurtarılması için diasporanın acilen harekete geçmesi lazımdır. Doğanın korunması için mücadele veren sivil toplum grupları tüm Kafkasya'da mevcuttur, bu mücadeleyi onlarla beraber yürütmek lazımdır. Diaspora açısından bu girişim, atalarının hatırasına sadakat manasına gelir.

Doğal mirasın korunması da ekonomik yatırımlar gibi önceden bilgilenme çalışması gerektirmektedir. Diasporanın Kuzey Kafkasya hakkındaki bilgilerinin yetersizliğine ilişkin tespit genel bir nitelik taşımaktadır ve hem bugünkü hem de yarınki çabaları felç etmektedir. Geleneksel bilgi edinme yöntemleri bilinir: Seyahatten dönenler gördüklerini birkaç hafta sonra anlatırlar, bilgiler cemaat içinde kulaktan kulağa aktarılır. Bunun istisnası, seyyahın gözlemlerini yazıya dökerek dergilerde yayınlamasıdır, ki bu dergileri de pek az kişi okur. Nihayet, ara sıra seyyahlar beraberlerinde biraz bayatlamış da olsa bazı belgeler getirirler, ama bunları da okuyan azdır çünkü Kiril alfabesi itici gelir.

Bunların ötesinde "bilgilenme", Türk basınında yayınlanan makalelerin yeniden elden geçirilmesine dayanır ki Türk basını da çoğu zaman Batı basınının ya da Rus basınına bağımlılık içindedir. Ancak bu bilgiler sistematik değildir ve pek çok kaynak ihmal edilmiştir. Bilgisayar, Web sitesi ve mail bakımından diaspora bugün hâlâ acınacak biçimde donanımsızdır. İşin daha da vahim tarafı, Kuzey Kafkasya modern iletişim araçları bakımından tamamen donanımsızdır (fax, bilgisayar vs...). Her ne pahasına olursa olsun bölgeyi donatarak diasporanın eylemleri bakımından zorunlu her alanda sürekli ve günü gününe haber toplamak gerekmektedir.

Böylece haber toplanması, Batılı ülkelere ve Türkiye'ye yayın yoluyla ulaştırılarak bölgeyi tanıtabilecek, veri stoklarını oluşturma avantajını sağlayabilir. Bu proje, günümüz koşullarında pek çok kişi açısından vakitsiz ya da çılgınca gelebilir, ancak bana kalırsa tüm cumhuriyetlerde muhabirleri bulunan, yerel medyalarla,[7] hükümetlerle ve özellikle sivil toplumla bağlantıları olan bir diaspora haber ajansı kurmak zorunludur.

Bilgilenme sorunu bizi doğal olarak dil sorunlarına götürür. Türkiye'de Kafkas dillerini öğreten merkezler bulunmasa da, birkaç yıl önce ümitsiz görünen bu proje günümüzde gerçekleştirilebilecek hale gelmiştir. Bugün, bu öğretimin üniversite bölümlerinde ve araştırma merkezlerinde yapılacağı günler yakındır bile denebilir. Zamanı geldiğinde, diaspora bu işin üstesinden gelebilecek midir? Cevap maalesef olumsuzdur. Bazıları, haklı olarak böyle bir sorunun kısa süre öncesine kadar Türkiye'de tabu olduğunu mazeret göstereceklerdir. Doğrudur, ama her şey çabuk, çok çabuk değişmektedir. Oysa, günümüzde Kafkas diasporası içinde bir tane Kafkas dilleri profesörü yoktur, büyük Batı üniversitelerinin dilbilim bölümlerine gönderilen öğrenci bile yoktur. (En önemlilerini saymak gerekirse Amerika, Almanya, Hollanda, İskandinavya, İngiltere ve Fransa'daki üniversiteler örnek gösterilebilir). Oysa, yeterli puanı tutturamadıkları için Türk üniversitelerine giremeyen öğrencileri dışarıya yollamak için değil de en başarılı, en parlak, en ciddi ve en çok motivasyon sahibi öğrencileri hem Kafkas dilbilimi hem de Kafkasya bağlamında, mesela tarih, antropoloji, arkeoloji gibi başka beşeri bilimler okumak üzere dünyanın dört bir yanına göndermek üzere bir burs sistemi oluşturmak ne kadar kolay olacaktır. Eğitimlerini bitiren bu öğrenciler gelecekteki yüksek öğretim kadrolarını dolduracaktır.

Bu arada, yukarda belirtilen dil sorununu çözmek için acele etmek lazımdır. İki çözüm belirmektedir: öğrencileri yurtdışına yollamak ya da Kafkasya'dan Türkiye'ye Kafkas dilleri öğretmenleri getirmek. Çok iyi öğretmenler mevcuttur, çünkü dil-bilim ve dil öğretimi Sovyet yönetiminin en iyi yaptığı işler arasındaydı. Muhtemelen ikinci çözüm benimsenecektir, çünkü hayata geçirilmesi daha kolaydır. Ancak, daha şimdiden en iyi elemanların peşine düşmek lazımdır.

Şimdi de, en hassas sorunlar olan politik sorunlara geçelim. Diasporanın politik, hatta ideolojik katkısı ne olmalıdır? Türkiye'de 1994'ten beri bu tartışma, Türk iç politikasındaki kutuplaşmanın (İslamcı-laik) bir yansıması haline gelmiştir denebilir. Kendisine çok enerji kaybettiren ve çoğu zaman elini kolunu bağlayan bu kısır çatışmalardan kurtulması diaspora için hayati önem taşımaktadır. Kısa bir cevap vermek gerekirse, şunu söyleyebilirim: Kuzey Kafkasya'da camiler inşa etmeyi ve rejimler de toplumları demokratikleştirmeyi bir arada istemek mümkündür. Bu iki öneri arasında ilkesel bir uyuşmazlık yoktur.

Kuzey Kafkasya'nın demokrasiye geçiş sürecinin gösterdiği tablo karanlıktır ve muhtemelen 1990'ların başına göre daha karanlıktır. Görünenin aksine, (seçimler, siyasi kurumlar...) Kuzey Kafkasya'da demokratik bir siyasi hayat yoktur. Bu deyimle asıl kastettiğimiz, temel hak ve özgürlüklere saygı, kuvvetler ayrılığı ve azınlığın kendini ifade etme hakkı ve iktidara ulaşabilme hakkıdır. Kimse bana "Batı'nın bu kuralları, Rus işgalinden önce pek çok bölgede ilkel bir demokrasi gibi işleyen Kuzey Kafkas yerel politik coğrafyasına uyumsuzluk gösterir" demesin. Karşılaşılan sorunun bir gecikme sorunu olduğu yönünde sözleri sıkça duyuyorum, bunu da kimse bana söylemesin. Kuzey Kafkasya toplumları, temel Sosyo-politik değişimlerin mücadelesini vermek için 1789'u ve Fransız devrimini beklememişlerdir.

Bugün, aynı gri takım elbiseli aparaçikler, aynı imtiyazlı nomenklatura mensupları her yerde iktidardadır, sanki hiçbir şey değişmemiş gibidir. Her yerde yandaşları kayırmacılık, politik hayatın suçla iç içeliği, mafyaların etkisi hakimdir. Kuzey Kafkasya'da kurumları ve toplumu demokratikleştirme mücadelesi verenlere diaspora yardım etmelidir. Fakirlerin sokakta öldüğü ve yaşanan ortak felaketten kaçışın daima alkolizme götürdüğü kokuşmuş günümüz Rusya'sından uzak, adil bir demokratik toplumu müdafaa etmelidir. Diaspora, büyük hukukçu ve avukatlara sahip bulunmakla haklı olarak övünmektedir. Madem öyle, Kuzey Kafkasya için bir politik platform tanımlamak, insan haklarını, Hukuk Devletini, sosyal ve politik demokrasiyi savunmak uğrunda hep beraber çalışsınlar.

"Ne amaçla?" diye soracaksınız bana, "Diaspora neden böyle bir misyon üstlensin?" Cevabım basittir: Çünkü Kuzey Kafkasya'nın yeri Avrupa'dadır, "Asya despotizmi"nde değil. Çünkü, defalarca adaletsizlik ve zulüm altında inleyen Kuzey Kafkasya halklarının barış ve özgürlük içinde yaşamaya hakları vardır. Bu temennime idealist, tatlı bir rüya gözüyle bakılabilir. Bu programın gerçekleşmesi yoluna büyük- küçük menfaat ve imtiyazların taş koyacağı doğrudur, ama Çerkeslerin kendileri hakkında sahip bulundukları fikirleri hayata geçirecek bir toplum inşa etmenin bedeli de budur.

Kuzey Kafkasya'nın özgür yaşaması hakkının savunma yolundaki bu mücadeleyi diaspora yurt dışında da vermelidir. Uluslararası adalet önünde Kuzey Kafkasya halklarının uğradıkları zararların, geriye dönüş hakkının tanınması ve Kuzey Kafkasya ihtilaflarının giderilmesi için özgün hukuki çözümler önerilmesi için diaspora hukukçularının, yabancı meslektaşları ile işbirliği halinde çalışmalarının zamanı gelmiştir de, geçmektedir bile[8]... Nihayet, son noktayı koymadan önce belirtelim ki, her gün tüm dünyaya Kafkasya'daki çatışmaları ve orada işlenen insan hakları ihlallerini aktaran hükümet dışı sivil örgütler ve insancıl örgütlerle diasporanın sağlam ve kalıcı ilişkiler kurmasının zamanı gelmiştir. 

Bu metni 1999 sonbaharında Moskova'da tutuklanan ve bugün hâlâ, bütün hukuk kuralların aykırı biçimde ve keyfi olarak Doutyleri Hapishanesi’nde tutuklu bulunan Çeçen diplomat ve tarihçi Mayerbek Vaçaguaev'e ithaf ediyorum. 

 


[1] Çerkesya bağımsızlık savaşı'nın son dönemindeki Polonyalıların katkısı için, bkz; A.Fonwill - Çerkesya Bağımsızlık Savaşı (1863-1864), Nart, 1996.
[2] Promethee grubu
[3] Bu konuda kaçınılmaz bir çalışması var: Wolfdieter BIHL, Die Kaukasus - Politik der Mittelmachte (Merkezi Devletlerin Kafkasya Siyaseti), C.l (l 975) ve C.11 (l 992), Bölhau, Wîen-Köln-Gratz.
[4] Itar-Tass, 15 Temmuz 1997.
[5] DEIK, The Black Sea Region, DEIK Yayınlan, İstanbul, 1994.
[6] Diasporanın Kafkasya ile olan ilişkilerini geliştirebileceği bir başka alan da spordur. Yahudi diâsporası ile İsraillilerin buluştuğu Makkabiad isimli spor karşılaşmaları model alınarak dünyadaki tüm Kuzey Kafkasyalıların katılabileceği Kuzey Kafkasya Olimpiyatlarının organize edilmesi düşünülebilir. Beşiktaş Spor Kulübünün kurucuları Ahmet ve Mehmet Fetgerey Şoenu kardeşlerden bugüne Türkiye'de kitle ve elit sporlarının gelişimine büyük katkılarda bulunan Çerkesler böylelikle kültür fiziğe verdikleri önemi bir kez daha kanıtlamış olurlar.
[7] Diasporanın kullanımına yönelik olarak Kuzey Kafkasya medyalarının bir rehberinin hazırlanması ilk adımı oluşturabilir.
[8] Diaspora tarafından yayınlanan dergi ve kitaplara bakıldığında, pek çok konuda olduğu gibi bu konudaki katkısınin da ne kadar zayıf olduğunu görmek çarpıcıdır. Kuzey Kafkasya'da ise hükümetler ve temsilcilerince üretilip geliştirilmiş savunmalara rastlanmaktadır.    
Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Makale