Dernek Arşivimizden Denemeler...


Cemil MERİÇ,  

KIRK AMBAR, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1980
 

Çeşitli Tarifler

“Çağdaş sömürgeleştirme, kalın çizgileriyle, Avrupa ideallerinin ve metotlarının bir yayılışından ibaret” diyor Melvin Knight. “Maşinizmin (makinalaşmanın) başlayışından sonra bu akımı durdurabilecek ciddi ve sürekli bir engel görülememiştir. Bu günkü ileri aşamada ana problem, toplumdaki eski düzenlerin esas unsurlarını ani bir değişikliğe karşı korumak olsa gerek.”

Demek ki sömürgeleştirme, Avrupalılaştırma davasının bir başka yönüdür. Zaman zaman kanlı ve karanlık, zaman zaman sinsi ve barışçı bir yönü. Tarihimiz de, dilimiz de sömürgeciliğe yabancı. Aşağıdaki sayfalar bu kaypak mefhuma aydınlık getirmeye çalışacaktır.

Lügat, kolonizasyon ile kolonyalizmi birbirinden  şöyle ayırıyor:

Kolonizasyon, bir oluşu belirtir. Kolonyalizm, bir doktrinin, hiç değilse fikri ve hissi bir tutumun adı. Irk, kavim, iktisat, siyaset ve ahlak gibi sebeplere dayanarak sömürgeleştirmeyi ve onun yol açtığı durumu haklı çıkarmaya çalışır”.[1] 

Kolonyalizmi daha geniş olarak tanıyalım. Başlıca kaynağımız 1956 da yayımlanan İktisadi İlimler Sözlüğü.

Kelimenin kesin olarak köklerini tayin etmek güç? Sanıyoruz ki ilk defa olarak sistematik bir tarzda kullanılışına kolonyal yayılma politikalarının muarızları arasında ve bilhassa ondokuzuncu asrın ikinci yarısındaki sosyalistlerde rastlanmaktadır. Marx, kelimeyi bir çok kereler -özellikle Kapital de- kullanmıştır. Kolonyalizm, Marx’a göre, Avrupa ekonomisinin gelişmesinde kapitalizm öncesi döneme has bir vakıa.

Kelime Marx’dan sonra çeşitli yazarlar tarafından sık sık kullanılmıştır. (sayfa: 289) Birbirine hiç de benzemeyen durumlar kolonyalizm olarak adlandırılmış, kelimenin manası oldukça genişlemiştir.

Bununla beraber Kolonyalizm ya vakıanın kendisini, ya bu vakıayı yaratmak veya güçlendirmek amacı güden değer yargılarını içermektedir.

Sorunun iki yönünü de inceleyelim:

1. Hangi durumlarda kolonyalizmden söz edilebilir? Ortada bir kolonizatörle bir kolonize varsa, kolonize kolonizatöre tabi ise. Şüphe yok ki doğrudan doğruya fertler arası münasebetlerde kolonyalizmden söz edilemez. Kolonyalizm denince kastedilen umumiyetle -fakat her zaman değil- farklı ırklara mensup sosyal gruplar arasındaki münasebetlerdir. Kolonizator unsurun etkisi maddi temaslarla, yani kolonizatörleri temsil eden bazı kimselerin kolonize topluluğun içinde bilfiil bulunmasıyla gerçekleşir. Bu da bir göçü gerektirir. Ayrıca kolonizelerin, hiç değilse bazı alanlarda -bilhassa siyasi alanda-, kolonizatörlere tabi olması da şarttır. (Bkz. René Maunier, Sociologie coloniale, 3 yol. Paris Domat).

Ne var ki böyle bir tarif çok çeşitli durumlara uygulanabilir. Bu durumlardan çoğu kolonizasyonun klasik veya tipik biçimleridir. (La-bouret. Colonisation, colonialisme, decolonisation, Paris Larose 1952).

Bu biçimlerin özellikleri şöyle:

«Yabancı bir azınlığın yerli bir çoğunluğa empoze ettiği hakimiyet. Bu yabancı azınlık gerek soy gerek kültür bakımından farklıdır. Soyca ve kültürce üstünlüğünü bir nass olarak ileri sürer. Yerli çoğunluk, iktisaden (matériellement) geridir. Bu hakimiyet mahiyetçe çok ayrı medeniyetleri karşı karşıya getirir. (Georges Balandier, 1951, 1952 Cahiers inter de sociologie). Bu farklar daha çok ekonomik ve teknik alanda görülür. Ama felsefi hatta dini alanlarda da başkalıklar göze çarpar.

Demek ki kolonyalizmin etkisi su veya bu alanda yoğunlaştığına göre çeşit çeşit kolonyalizmlerden söz edilebilir. İktisadi bir kolonyalizm, bir kültür kolonyalizmi, hatta dini bir kolonyalizm.. (Lebrun -Keris, Mort des Colonies? Paris, Le Centrion, 1953).

Demek ki aşırı formüllerle yetinmek hatadır. Mesela Ferhat Abbas’a göre kolonyalizm, bir kavmin başka bir kavme ait toprakları onun rızası olmadan işgal etmesi ve kendi yararına sömürmesidir. Yahut Jules Harmand’ın tarifi: Kolonyal vakıa bir ana kökten çıkan unsurların başka topraklara yerleşmesinden ibarettir. Ana kök sonradan (sayfa: 290) yerleşilen bölgeye kıyasla bir metropol olabilir de olmayabilir de. Çeşitli medeniyetlere mensup sosyal gruplar arasında kurulan münasebetlere umumi bir ad verilir: “hakimiyet münasebetleri”.

Kolonizasyon ile dominasyon aynı şey midir? Filhakika kolonizasyon, kolonizatörün kolonize üzerinde hakimiyet kurmasını gerektirir. Yoksa kolonizasyon sona erer. Yahut sadece maddi anlamda devam eder. O zamana kadar meskun olmayan veya hiç değilse teşkilattan mahrum bulunan bir ülkenin, dışardan gelen bir katkı ile işletilmesi manasına. Kolonyalizm bağımlılık münasebetlerinden yüzde yüz tecrit edilemez (Balandier). Ama sosyal bir grubun sosyal bir gruba karşı bağımlılığını, mahiyeti ne olursa olsun, ne şekilde tecelli ederse etsin kolonyalizm olarak vasıflandırmak da aşırı olur (Bourdet).

2. Doktrinal bakımdan, kolonyalizm sosyal bir grubun -daha genel olarak bir milletin-, dış ülkeler üzerinde hakimiyet kurmak arzusunun ifadesi diye tarif edilebilir. Hakimiyetin hudutları da biçimleri de çok farklı olarak düşünülebilir. Dış ülkelerin kolonizator ülkeden denizle ayrılmış olup olmaması mühim değildir. Demek ki kolonyalizm expansionisme’in[2] veya emperialisme’in tecellilerinden biridir, diyoruz, çünkü bir ülke yalnız koloni kurarak yayılmaz. Hatta bazı emperyalizmler (tarihinin bazı dönemlerinde Cermen emperyalizmi ile günümüzde Sovyet emperyalizmi) kolonyalizmi kabul etmemiş, hatta kolonyalizme karşı savaşmışlardır.

Bir metropolün hakimiyetini dışarıya yaymak arzusu çeşitli sebeplerden gelebilir, çok defa ekonomik sebeplerden. Ama iktisat tek başına her şeyi izah etmez. (bkz. Ch.-André Julien: kolonyal emperyalizm, iktisadi emperyalizmin çeşitli şekillerinden biridir). Kolonyal kök- salışlar, yüzdeyüz siyasi, askeri veya dini, hatta sırf tesadüfi sebeplerden de doğabilir. Yayılma arzusu bazı yazarlar tarafından tamamen hasbi olarak vasıflandırılmakta, bir kavmin başarı veya kazanç gözetmeden giriştiği maceracı zihniyetin bir tezahürü diye damgalanmaktadır. (Priestley et Klnight).

Sırf ekonomik saiklere gelince... Bunlar bazen terakkinin genel icabı diye (mesela Paul Leroy-Beualieu: medeni insanlık nail olduğu refahı da sanayiinin ve sosyal durumunun gelişmesini de büyük ölçüde kolonyalizme borçludur) bazen da özel sebepler (bir milletin kolonilerinde hammadde kaynakları veya mallarına alıcı, nüfus veya sermaye fazlasına alan, kadrolarına iş, deniz ticaretine müşteri, zaman zaman da ucuz iş gücü bulmak) olarak vasıflandırılabilir.

Sebeplerin hepsi bu kadar değil.

Öyle ki kolonyal doktrinlerin modern tarihi (onyedinci yüzyıldan bu yana) (sayfa: 291)  expansion’dan yana olanlarla anti kolonyalistler arasındaki çok defa sert tartışmalarla doludur. Ayrıntılara girmeyeceğiz. Fransa’yı ele alalım... Merkantilizmi savunanlar (bunlar devlet iktidarının chrysoédonique telakkisi ile kolonyalizmi bir birine bağlarlar), daha sonra çok farklı doktrinlere mensup çeşitli yazarlar (Saint-Simon’cu veya Fourier’ci sosyalistler, P. Leroy-Beaulieu gibi liberaller) hep expansioniste’tirler.

Ama aynı akımları (Abbe Raynal’dan ve Jean Babtiste Say’den bazı liberallere ve tabiatıyla çağdaş Marksistlere kadar) kolonyal maceranın hasımlarında da bulmak kabil.

 

Kolonyalizmin İktisadi Yönleri

Sosyal yönleri bakımından, kolonyal vak’anın yorumu önce olayın muhtevasını ele almak, sonra da tayin edici unsurlarını araştırmak, nihayet, neticelerini tahlil etmekle yapılır.

a) Kolonyal tabirini belli durumlar için kullanmak yerinde olur.

Kolonize ülke metropoluna karşı iktisaden bağımlıdır. Koloni dış ülkelerle münasebetlerinde kendi başına buyruk değildir, işlerini metropol aracılığı ile yürütür. 17. ve 18. asırlarda görülen bu duruma “pakt kolonyal” adı verilir. Dayandığı prensip “kolonileri yapan metropollerdir, kolonilerin hikmeti vücudu da metropollerdir”.

Koloniler mallarını başkasına satamazlar, başka yerlerden ihtiyaçlarını karşılayamazlar, yabancı gemi kullanamazlar. Hiç bir zaman yüzde yüz uygulanamamış olan bu rejim, 19. asırda büsbütün terkedilmiştir.

b) Kapitalizm ile kolonyalizm arasındaki münasebetler nelerdir?Kolonyal vak’a şüphesiz ki kapitalizmden öncedir. Acaba kapitalizmle birlikte sona mi erecektir kolonyalizm?

Kolonyalizm klasik biçimi ile tarihe karışmış gibidir. Yazarlar, “acaba kolonyalizmin sonu mu geldi, diyorlar, koloniler öldü mü?”

Çağdaş bir yazar, Jacquel Arnault soruların cevabını kolonizasyonun tarihinde arıyor. Okuyalım:

Bugünkü kolonizasyon ondördüncü asırda doğdu. İki ihtiyacın çocuğudur:En eski çağlardan beri, doğu ile batı arasında önemli mübadeleler oluyordu. Eskiden Doğu ileri idi Batı geri. Batı baharat, kumaş, işlenmiş maddeler, ve ham maddeler ithal ediyordu. Bu pahada ağır,  (sayfa: 292)  yükte hafif eşya, Karadeniz ve doğu Akdeniz kıyılarına kadar kervanlarla taşınıyor, sonra deniz yolu ile yahut tekrar kara yolundan Batı Avrupa’ya aktarılıyordu. Ondördüncü asırda, Türkler Ortadoğu üzerindeki hakimiyetlerini güçlendirdiler. Baharat yolu kesildi.

Bu arada Avrupa’da şehirler ve el sanatları gelişmişti. Beylerin şehir mallarını satın almak için gümüş veya altın ihtiyacı gittikçe artıyordu. Parayı kimden  alacaklar? Köylüden. Köylü de vergisini ödemek için pazara daha çok mal getirmek zorundadır. Ticari mübadeleler yoğunlaşır. Büyük bezirganlar türer.

Artan talebi karşılamak için sermaye lazım. Gerçek bir para susuzluğu Avrupa’yı kavrar. Marco Polo, zengin bir Venedikli tüccarın oğludur. Babasının ticaret işleri için Çin’e kadar uzanır. Seyahatnamesi Avrupalının muhayyilesini kanatlandırır. Altının nerede olduğu anlaşılmıştır artık. Baharat yolu aynı zamanda altın yoludur da. Denizcilik gelişir, yeni silahlar emniyeti daha çok sağlar. Ondördüncü yüzyılın sonunda, Avrupa’nın genç burjuvaları feodal engelleri kırmaya ve emeklerini birleştirmeye muvaffak oldukları ölçüde yeni bir baharat ve altın yolu aramaya girişirler.

Bu işe ilk hazırlananlar Portekizlilerdir. Afrika kıtasını dolaşarak doğu yolunu 75 yılda keşfederler. Hind’e varan ilk Portekizliler, 1503 Ekiminde, oradan bir gemi yükü ile dönerler. Lizbon piyasasında karabiber fiyatlan yarıya düşer. Portekizliler 1516 da Çin kıyılarına  çıkar, 1542 de Japonya’ya. Bu arada, El Mina (Gana) kalesini kurmuşlardır.

Peşlerinden İspanyollar gelir. Akdeniz’deki ticaretlerini korumak için büyük emekler harcadıktan sonra, madem ki dünya yuvarlaktır. Batıya gitmek suretiyle, Doğuyu bulmak kabil diye yola düşerler. 1492 Mayısında Karaib yerlileri Colomb’u keşfeder. Colomb’dan sonrakiler Amerika kıtasını hakimiyetleri altına alır ve korsanlıkla, ticaretle, savaşla ele geçirdikleri Amerikan altınını Batı Avrupa’ya boca ederler.

İspanyol boyunduruğundan kurtulan Hollandalı burjuvalar da Güney yoluna revan olurlar. Endonezya’ya varıp 1609 da ticari müesseseler kurarlar. Geçerken, Portekizlerin El Mina kalesine el koyarlar. Hollanda kolonizasyonundan itibaren koloni anlayışı değişir.

Yeni bir ekonomik nazariye yayılır. Bu nazariyeye göre, bir ülkenin zenginliği, halkının üretimden çok o ülkede tedavül eden altın ve  gümüş miktarına bağlıdır. Demek ki, Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu egzotik ürünleri Avrupa’nın dışından getirmektense (bunun için altın çıkarmak lazım) Avrupa’nın iklimi müsait ülkelerinde üretmeye çalışmak (sayfa: 293) daha doğru olur. Avrupalıların kolonileri, faaliyetlerinin meyvesini metropollerine aktarırlar. Metropol da onlara ihtiyaç duydukları malları satar. Hesap sonunda ticaret bilançosu metropolün lehinde ise amaca varılmış olur. Bu gaye ile, Fransızlarla İngilizler Kuzey Amerika’ya yerleşirler. İspanyollar ve Portekizliler de Güney Amerika’ya yerleşirler. Ama sistem mahiyeti icabı yıkılmaya mahkumdur. Metropol, koloninin gittikçe ihtisaslaşan üretiminin hepsini alamayınca sistem çökmüştür. O kadar da değil, koloni ihtiyaç duyduğu mamul eşyayı bizzat üretmeye veya başka ülkelerden daha ucuz tedarik etmeye başlayınca sistem yine bozulur. İskan kolonileri metropollerinden ayrılırlar (Kuzey Amerika, Latin Amerika, bu arada Küba) veya sistem çözülür (Antiller). 

 

Dünyanın Paylaşılması

Asırlar boyunca, Avrupa’nın tacirleri, bankerleri,  imalatçıları, kısmen kolonilerin kazancı sayesinde Avrupa ekonomisini değiştirmeye çalışırlar. Ondokuzuncu asrın başlarında sanayi şaşılacak bir gelişme kaydeder. Ham madde kaynaklarını ve belli pazarları elde etme arzusu, işçilerin aşırı istismarından doğacak sosyal bir kriz korkusu, milli rekabetler çok geçmeden Avrupa’nın en güçlü burjuvalarını devletlerinin aracılığı ile dünyayı paylaşmak gibi, görülmemiş bir maceraya iterler. Asrın sonunda kutuplar bir yana, bütün dünya parsellenmiştir. Bundan sonra ancak yeniden paylaşmalar söz konusu olabilir. Dünyanın yeniden paylaşılması için yapılan mücadele, dünya çapında çatışmalara yol açacaktır. Çünkü, dünyayı işgal etmek söz konusudur.

Modern kolonizasyon tarihi, kapitalizm tarihinin bir veçhesinden ibarettir. Kolonizasyon gelişmesinin başlangıcından itibaren amaçlarını da vasıtalarını da kapitalist ekonominin ihtiyaçlarına ve karakterlerine uygun olarak değiştirmiştir.

Kapitalizmin üç büyük dönemine (sermayenin birikimi, rekabet kapitalizmi, tekelci kapitalizm) kolonizasyonun üç merhalesi tekabül eder.

İlk dönemde, Avrupalı feodallerin ve bezirganların kolonyal siyaseti. Bu kolonyalizm, şöyle özetlenebilir: Daha zayıf kavimlerin altın ve gümüşlerine el koymak ve başka ülkelerden egzotik maddelerin benzerini temin etmek. Bunun için o ülkelerde ticarethaneler kurmak kafi. (sayfa: 294)   

İkinci dönemde, kolonyal teşebbüslerin amacı, en ileri Avrupa ülkelerinin ihtiyacı olan maddeleri deniz aşırı ülkelerde üretmek, kendi mamul maddeleri ve fazla tarım ürünleri için pazar bulmak, nüfus fazlasını boşaltacak topraklar elde etmek. Daha sonra da sanayileri için gerekli ham madde kaynaklarını sağlamak.

Üçüncü dönemde, kolonyal teşebbüslerin hedefi, yukarıdakilerden başka, ondokuzuncu asır sonundan itibaren sanayi Avrupa’sında kullanılabilir Sermaye için ihraç bölgeleri sağlamak. Kolonilere sahip olmak ve onları işletmek bu sermayelere yüksek kârlar sağlayacaktı. Böylece, dünyanın işgali tamamlanmış olur.

Dekolonizasyonun tarihi, kapitalist sistemin buhranı ve yeni bir sosyalist düzenin doğuşu ile başlar. Bu sistem de bir dünya sistemi olacaktır. Böylece dekolonizasyonun tarihi de sosyalizm tarihinin bir veçhesinden ibaret sayılacaktır. Sosyalizm  geliştikçe, kolonyal sistem de ister istemez çökecektir.

 

Çöküş

1914’de Kapitalizm, rakipsiz olarak dünyaya hakimdir. 1944’te de, 1917’de çöken Çarlık dünyasının büyük bir bölümü istisna edilirse durum değişmemiştir. On yıl sonra Asya siyasi bağımsızlığına kavuşmuştur. 64’lerde de Afrika. Aşağı yukarı yirmi yılda bütün kolonyal sistem sona ermiştir.

Neden?

Önce iç faktörler. Dünyanın fethi nispeten kolay olmuştu. Yenilen ülkeler, yabancı istilayı, silahlarının yetersizliğinden dolayı önleyememişlerdi.

Ama Kolonizasyon, çöküş sebeplerini kendi içinde taşıyordu. Çok geçmeden kolonilerin çıkarları ile metropoldeki imalatçıların çıkarları birbiriyle çatıştı. Bu arada göçen kavimler, ana vatanla münasebetlerini gevşetiyorlardı. Sömürgede doğan nesil, doğduğu ülke ile kaynaşıyordu. Metropol, kolonilerin isteklerini soğuk karşılıyor, bu düşmanlık koloni halkında yeni bir vatanperverlik doğuruyordu.

Bir iskan kolonisinden doğan bu yeni milletlerin ilk tipi ABD, Avustralya, Yeni Zelanda. İkinci tip, Orta Amerika Milletleri, Orta ve Güney Amerika, bu arada Küba.

İlk tipte Avrupa menşeli halkla, yerli halk arasında bir kaynaşma  (sayfa: 295)  olmamıştır. Avrupa kolonları, Kuzey Amerika halkını ya uzaklara sürmüş, yahut da yok etmiştir. Avustralya’da da öyle.

İkinci tipte, İspanyol ve Portekizlerle yerli ahali arasında bir melezleşme söz konusudur. Çünkü medeniyetleri nispeten daha yakındır birbirine.

Kanada’nın durumu ayrı. Avrupa kaynaklı halk Fransız ve İngiliz. İngilizler, askeri, siyasi ve sosyal bakımdan Fransızları alt ettiler. Fransızlar koloni durumuna düştü adeta.

Cezayir’de Fransız kaynaklı ahali de muhtariyet peşindeydi. Ne var ki karşısında kendisinden daha güçlü bir yerli halk mevcuttu, yok edilmesi imkansız bir halk. Yaşayışını sürdüremeyince göç etmeyi tercih etti.

Avrupa iskan kolonileri, iklimce metropollerine benzeyen ülkelerde kurulmuştu. Avrupalılar, başka topraklarda mekan tutamadılar.

Amaçları, bir an evvel koloninin servetini metropol tacirlerine ve bankalarına aktarmak oldu. Burada çözülmenin kaynağı Avrupalılar değil, yerli ahalinin ayaklanmasıdır.

Kolonizasyonun yerleştiği ülkelerde yerli halk, umumiyetle dilleri, faaliyetleri, zihniyetleri farklı bir mozaik gibidir. Ahalinin çoğu kapalı ekonomi halinde yaşar. (Aile veya aile grupları). Bu gruplar yabancı bir otoriteyi kabul eder veya ona boyun eğerken, köy ekonomisi hakim vasfını korur. Netice olarak kavimler birbirlerinden ayrı yaşarlar, dilleri hep ayrıdır.

Ne var ki kolonizatörlerin iktisadi faaliyetleri yollar ve taşıma araçları olmadan gerçekleşemez. Bunları kurmak için yerli halkın yardımına muhtaçtır, iş gücü lazımdır. Bu faaliyetler babadan kalma ekonomiyi alt üst eder. Birbirlerinden ayrı yaşayan ahali ilk defa karşılaşır. Metropol, kendi savaşları uğruna yüz binlerce genci silah altına alır. Bunlar birlikte yaşar, birlikte ölürler. Sağ kalanlar ülkelerine donup köylerine dağılınca yepyeni bir zihniyet kazanmışlardır.

Kolonizatörler, bütün arzularına rağmen hakim oldukları ülkeleri tek başlarına yönetemezler. Yerli kadrolara ihtiyaç vardır.

Böylece yerli köylülerin yanında yerli bir burjuvazi gelişir. Çıkarları az çok metropoldekilerle aynı olan bir burjuvazi. Mahalli aristokrasiden, müreffeh köylülerden, memurlardan gelen entelektüel bir tabaka, çok geçmeden kendi değerinin şuuruna varır. Tarım veya sanayi proletaryası ile birleşen bu entelektüeller yeni bir zihniyet yaratırlar. Hele kolonizatörler, işlerini kolaylaştırmak için kalburüstü halka kendi (sayfa: 296)  dillerini öğretmişlerse... Gana direnişinin dili İngilizce oldu. Fransızca, Afrika Demokratik Birliği’nin ve Cezayir FLN Hareketi’nin.

Kısaca bu ülkeler, Avrupa dilleri sayesinde kader ve menfaat birliklerinin şuuruna vardılar. Baskı ve şiddet politikası, milliyetçiliği mayalandırdı. Bütün aşiretleri kucaklayan yeni bir vatanperverlik.

Millet denen sosyal birlik Batı Avrupa’da onsekizinci yüzyılda ortaya çıktı, Orta Cağa kadar hakim olan feodal sistemin ağır ağır çözülüşü bu yeni topluluğun doğuş sebebidir.

Feodal birlik, yani fief, kendi kendine yetiyordu. Fiefler arasında mübadeleler oluyordu ama, arızî idi bunlar; olmasa da toplum ayakta durabiliyordu. Yeni teknik gelişmeler (yel değirmeni, su değirmeni, izabe fırınları) genelleşti. Üretim gücü arttı. Yeni üretim araçlarını çalıştırmak ve üretime pazar bulmak lazımdı. Fief, lüzumundan fazla küçük bir iktisadi birlik haline geldi. Zaruretler, feodal duvarları yıktı. Bu yıkılış, üretim araçlarında yeni gelişmeler gerektirdi.

Mübadeleler gittikçe genişleyen alanlara yayıldı. Yeni bir coğrafi iş bölümü kuruldu. ülkenin çeşitli bölgeleri, ortak pazarlarda toplandılar. Yerli konuşmalar yavaş yavaş silindi, lehçelerden biri yeni sosyal birliğin dili oldu.

Ortak ekonomi, ortak dil, genişleyen yeni sosyal alam tek birlik haline getirdi. Bu birlik, ortak iktisadi ve siyasi çıkarların temelini yarattı.

Asırlarca süren bu gelişme yeni bir şuur oluşturdu: Milli şuur.

Kolonilerden doğan millet tipleri bu örneğe tıpatıp uymaz. Daha çok yabancı müdahalelerin eseridir. Eseridir ama, sömürge halkında milli şuur uyanır uyanmaz, yabancı hakimiyetine karşı direnme başlar. 1917’den sonra iktidara geçen sosyalizm, kapitalizme karşı savaşında, sömürge halklarından faydalanmak ister. Demek ki sömürgeciliğin mezar kazıcısı olarak çağımızın iki büyük ideolojisi el ele vermiştir: Milliyetçilik ve sosyalizm.

Ne var ki Avrupa çıkarından vaz geçmemiştir. Sömürgecilik daha sevimli, daha yumuşak, daha sinsi bir hüviyetle yaşamaktadır: Kültür sömürgeciliği. Bir kelimeyle çağdaş sömürgecilik, Avrupalılaştırma davasının bir diğer çehresidir. (297) 



[1] Koloni kelimesini her rastlanılan yerde sömürge diye çevirmek yanlıştır. Nitekim eskiden müsta’mere karşılığı kullanılmıştı. Müstamere, imar edilen yer demek. Filhakika tarihin ilk çağlarında bir imar hareketi söz konusudur. Daha sonra müstemleke tabiri ortaya çıktı. Sömürge, kolonyalizme karşı doğan tepkinin, öfkenin ilham ettiği bir karşılık.Kolonyalizm, geçen asrın sözlüklerinde yoktur. Kelime yirminci yüzyılda yerleşmeye başlamıştır. Mefhumu bütünüyle tanımak için türevlerini teker teker incelemek en emin yol. 
Kolon: (XIV. aır). Latince colonus, colone'den; ekip, biçmek.1. Ortakçı, yarıcı. Roma İmparatorluğu sonunda, orta çağda: Ekip biçtiği toprağa bağlı olan, hür olmayan kişi. Orta çağda kolonların durumu, toprak kölelerinkinden (serf) daha iyi idi. Geniş anlamda, tarımla uğraşan herkes, çiftçi.2. Bir koloniye yerleşen, bir koloniyi işleten kimse. Amerika’nın ilk kolonları. Geniş anlamda, kolonilerde doğan, kolonilerde oturan kimse. Zıddı; metropolde doğan veya oturan kimse. 
Kolonyal: Kolonilere ait: Kolonyal yayılma, kolonyal rejim, kolonyal hukuk, kolonyal banka, kolonyal emtia-tahıl, kolonyal ürünler. Kolonilerden gelen. 
Koloni: 1. Bir ülkeden kalkıp başka bir ülkeye yerleşmeye, başka bir ülkeyi işlemeye giden insanlar topluluğu. 2. Kolonların yasadığı yer. 3. İşgal eden ülkenin hakimiyeti altına girmiş yabancı bir ülkede bir milletin kurduğu teşkilat. 4. Tarım kolonisi: Yerlilere iş sağlamak, tutukluları (çalıştırmak için kurulan kırsal işletme. Ceza kolonisi: Genç suçlular için kurulmuş müessese. Mecburi çalışmaya mahkum edilmiş kimselerin cezalarını çektikleri koloni toprağı. Tatil kolonisi: Köye tatil yapmaya giden kentli çocuklar topluluğu. Koloninin tersi metropol, fert.
Kolonize: Kolonlar yerleştirmek, bir ülkeyi koloni yapmak, kolonileştirmek.
Kolonizasyon: Kolonileştirme. Avrupa’nın Amerika’yı kolonileştirmesi. 
Kolonizator: Kolonileştiren. (Bkz. Paul Robert). Bloch ile Wartburg, kelimelerin Fransızcıya giriş tarihlerini söyle sıralar: Kolonyal, 1787. Kolonize, 1798. Kolonizasyon, 1798. Kolonizator, 1835. Kolonizabl, 1845. Ayno lügatte Kolonyalizm kelimesine yer verilmemiştirHançeri’nin lügatinde Koloni, kolon... mefhumları göç, göçler, karargah... kelimeleriyle karşılanmaktadır. Şemsettin Sami'de ise müstamere, istimar, muhacir, müstemleke kelimelerini buluyoruz.
[2] Yayılma siyaseti.

A. Yu. Shadzhe,

Felsefe Doktoru, Profesör, 

Felsefe ve Sosyoloji Bölümü, Adige Ulusal Üniv.; Kıdemli Araştırmacı, Sosyal Ekoloji Labo., Kabardey-Balkar Dağlık Bölgeler Ekolojjsi Enst.
Bilimsel Düşüncede Kafkasya: Bilim ve Politika Dergisi - Rostov-on-Don: Kuzey Kafkasya Yüksek Öğrenim Araştırma Mer.
, 2000. No. 2 (22).  

 

Uluslararası sosyolojide “Kafkasya ilişkilerine” ilgi gelenekseldir. Rus ilgisi, ülkenin toprak bütünlüğünü koruma çabalarıyla paralel olarak 1980’lerin sonlarından beri artmaktadır. Kafkasya’nın 21. yüzyıldaki geleceğine dair basit tahminler yapmakla artık tatmin olmayan Batı, burayı jeopolitik ilgi alanı ilan etmiştir ve şimdi de Rusya’nın Kafkasya politikasını sert bir dille eleştirmektedir.

Federal merkez’in Kafkasya’daki politikası baskı ve objektif gerçekliği ve bölgenin spesifik karakteristiğini görmezden gelen basiretsiz kararlara dayanmaktadır. Kafkasya, Rus politikacıları tarafından iki bölgeye ayrılmıştır; Rus (Kuzey) yarısı ve Rus olmayan yarı (Güney). Bununla birlikte Kafkasya çevresel ve sosyokültürel bütünlüğüyle ayrılmazdır. Kafkas halkları, etnik farklılıklarına rağmen ortak manevi değerlere sahiptir. Bunlar “Kafkas medeniyeti”, “Kafkas misafirperverliği”, “Kafkas zihniyeti” ve benzerleridir.

Kafkasyalı düşünürler son zamanlarda Kuzey Kafkasya tarihinin yeni bir yorumu üzerine denemeler yapmaktalar. V. V. Chernous, bölgeye yönelik var olan medeniyetsel yaklaşımlar analizinde Kafkas medeniyetini “polietnik, farklı dinleri birleştirici (yerel pagan mezhepleri Hıristiyanlık unsurlarıyla ve çeşitli İslam usulleriyle sentezleyerek birleştirme), teraslama tarımı, dağda sığır yetiştiriciliği ve at yetiştiriciliğinin bir arada var olduğu, dağları, yamaçları ve düzlükleri birleştiren, dağlıların orijinal geleneksel kanunlarıyla ve psikolojik yapılanmasıyla somutlaşmış, hükümet dışı kendi kendine organizasyon oluşumlarının hüküm sürdüğü bir medeniyet”(1) olarak tanımlıyor. Bununla birlikte Kafkasya’da, özellikle kuzey yarısında görülen sosyokültürel süreç henüz felsefi, sosyolojik ve kültürel açıdan tam anlamıyla analiz edilmemiştir. Kafkas medeniyetine karşı artan negatif tutum burada dikkate alınmalıdır. Kuzey Kafkasya’nın şimdi bir seçim bölgesi olarak doğduğunu söyleyen V. A. Avksentyev bu sürecin “gelecekte Kuzey Kafkasya medeniyeti olarak adlandırılacak ortak yaşam tarzının kuruluşunda temel oluşturabileceğini”(2) öne sürmektedir. Kafkasya, “süregelen çapraz-kültür etkileşim bölgesidir ve bir ‘Kafkas medeniyeti’ teorisi bilimsel eleştiriye tahammül edemez”(3).

Yine de, ortak “Kafkas medeniyeti”nin gerçekten var olduğunu öne süren, pek çok eşsiz kültürle ve dünyanın neredeyse tüm dinleriyle arasındaki yoğun etkileşimde tanımını bulan bir görüş açısı mevcuttur(4) 

Bununla birlikte sorular doğal olarak yükselir: R. G. Abdulatipov’un medeniyet anlayışı nedir? “Kafkas medeniyeti”nin belirleyici özellikleri nelerdir? Kafkas görgü kuralları, Kafkas medeniyetinin kuruluşuna konabilir mi? Eğer medeniyet, manevi değerleri paylaşan bir insan topluluğu olarak anlaşılıyorsa, bu sorunun cevabı doğal olarak evet olacaktır. Bu anlamda, filozofların fikri doğrulanabilir. 

Kafkas medeniyeti, şu an Kafkasya’da meydana gelmekte olan uygarlık sürecini açıklayabilir. Öte yandan, Kafkas halklarınca edinilen sosyal deneyimi nakletmez. Bu işlevi gerçekleştiren, medeniyetten ziyade bu deneyimi koruyup bir nesilden diğerine aktaran kültürdür. Kültür ayrıca insanlar için toplum hayatına yenilikler getiren yeni yaşam, davranış ve iletişim programları meydana getirir. İnsanlarda biyolojik programları saklayıp nakleden biyolojik genetik kodun yanı sıra bir başka kodlama sistemi vardır; edinilen sosyal deneyimin bireyler ve nesillerce paylaşıldığı sosyal kod (5). 

Bu sebeple “Kafkas medeniyeti” ve “Kafkas kültürü” kavramlarının bir arada var olabilmesi mümkün görünmektedir. Burada akla gelen soru, “Kafkas kültürü”nün kullanımının ne kadar doğru olduğudur. 

Rus bilimince nadiren değinilen bu olgu şimdi Rus Bilim Akademisi, Kabardey-Balkar Ulusal Merkezi, Dağlık Bölgeler Ekoloji Enstitüsü, Sosyal Ekoloji Laboratuarı’nda O. N. Damenia, Kh. G. Tkhagapsoyev ve A. Yu. Shadzhe tarafından incelenmektedir. Bu ekip Kafkasya’nın sosyokültürel bütünlüğünün ontolojisini dağlarda ve eteklerinde yaşayan Kafkas halklarının uzun zamandır süren ortak varlığıyla, ortak tarihiyle, etno-genetik yakınlıkla vb. kanıtlar. 

Varsayılan Kafkas kimliğine değinen bazı yabancı meslektaşlar şimdiye kadar kimsenin bu kimliği kavramlarıyla tanımlamayı veya politika için bir faktör haline getirmeyi başaramadığını söylüyor(6). G. Nodiya’ya göre “Kafkasyalılık” eskiden gelen misafirperverlik gelenekleri, yoğun bir şekilde törenselleşmiş davranışlar ve askeri yiğitlik unsuruyla ilişkilendirilmektedir.(7).

Evrimsel kültürel antropolojiyi temel alarak Kafkas kültürünün genel hatlarını belirtmeye çalışacağız. Ama önce O. N. Damenia tarafından öne sürülen “Kafkas kültürü” kavramını inceleyeceğiz. Merkezinde, Kafkas kültürünü Doğu ve Batı kültüründen ayıran orijinal model bulunmaktadır. Batılı insanın bilinçaltında kendi kendine yetme olgusu eksiktir. Davranışlarında, dış dünyada kendini mükemmelleştirmeye çalışarak bu eksikliği telafi etmeye çalışır. Aynı olgu, Doğu kültürüne ait bir bireyin zihniyetinde de gözlemlenebilir. Varlığının bütünlüğünü dış dünyada değil, kendi içinde arar. Kafkas kültüründe ise kişi kendinden ve dünyadan memnundur, kusursuz bir varlık arayışında değildir. Birey varlığı olduğu gibi gösterir(8). 

Aslında bir kültürün köklü izleri ayrı konduğunda dikkat geleneksel olarak insan davranışı modellerine ve sosyal etkileşimin düzenlemelerine yönelir zira kültürün asıl orijinalitesini gösteren onlardır. Mensubiyet, Kafkasların yaşamını düzenleyen sosyal düsturun önemli değişkenlerinden biridir. Kafkas kültürü, dinamik Avrupa kültürüyle kıyaslandığında daha durağandır. Bu, mensubiyetin burada güncelliğini ve önemini hala kaybetmemiş olmasını bir dereceye kadar açıklar. Diğer taraftan bu kültürel olgunun bir temel değeri görevini üstlenerek var olmasını sağlar. 

Etnik ilişki, Kafkasyalılar tarafından varlık hiyerarşisinin basamaklarından biri değil, en üst noktası olarak algılanır. Mensubiyet, hem bireysel hem sosyal kimlik kategorisidir. Dürüstlük, şeref, adalet ve bilgelik gibi değer kategorileriyle ilişkilendirilir. Bu olgu, bireyin haysiyet, doğruluk ve özgürlüğe dair fikirlerini şekillendirir. Kafkaslar, mensubiyeti hayatları için ideal bir model olarak görür. Kafkas kültüründe bireyin yaşamının, davranışlarının ve iletişiminin düzenleyicisidir. Bu işlevi süren bir olgudur. 

Sosyal ve ekonomik faktörlerin mensubiyet üzerindeki etkisinin önemsiz olduğu dikkate alınmalıdır. Uygulamalı batı sosyolojisinin liderlerinden biri olan R. Inglegart en olgun endüstri toplumunda bile “bir kültürün ilk dönemlerinde özümsenmiş anahtar kavramlarında görülebilecek değişimin çok hafif olacağını” öne sürmüştür(9). Kafkas kültürüne özgü bir olgu olan mensubiyet hiç değişmemiştir; Kafkas halklarının psikolojik ve kültürel evrenlerinin yegane açıklamasıdır. 

Kesin olarak söylemek gerekirse mensubiyet mutlak değildir. Ne bireyselliği bastırır, ne de bilinçli seçimi inkar eder. Kafkas kültüründe birey kendini (Avrupa ve Amerika kültüründeki bireyden farklı olarak) mensubiyet ile kavrar. Kafkas mensubiyeti bireysel, sosyal ve politik yaşamda önemli bir rol oynarken “Avrupalı” trans-etnik kimlik önerir. Mensubiyet prensipler, idealler ve kusursuzluk normları belirtir. Kafkas ruhunun hali etnik kimliğiyle bağdaşıktır. Bir Kafkas için mensubiyetin değerlere dair bir içeriği vardır, maksatlı özü haline gelmiştir. Etnik bir topluma ait olmayla belirlenen değer-kaynaklı davranış, bu kültürel olguda bireyin spesifik tanımlamasıdır. Bu bağlamda mensubiyet bireyin hayattaki yönlenişini belirleyen değer bazlı bir paradigma rolü oynar. 

Kafkasya poli-etnik bir bölge olmasına rağmen, sosyokültürel bir bütün olarak varlığı imkansız değildir. Bu, Kafkasya’nın kültürel geçmişini bir mit haline getirme veya mutlaklaştırma çabası değildir. Tanımını çeşitli etnik kültürlerin birleşimiyle bulan Kafkas kültürü karmaşık bir tarih ve ne Doğu ne de Batı kültürüne benzeyen bir kültür olgusudur.  

 

 

 

LİTERATÜR

1. Chernous V.V. – “Russia and the Peoples of the Northern Caucasus: Problems of the Dialogue of Cultures and Civilizations”, Scientific Thought of the Caucasus. 1999. No. 3. P. 154-167.

2. Avksentyev V.A. – “Theoretical Aspects of the Research of Ethnic Processes in the Northern Caucasus”, Ethnic Processes on the Eve of the 21st Century. Conference Proceedings (15-20 September, 1998). Stavropol, 1998. P. 11.

3. Avksentyev V.A. – “Problems of the Formation of a New Non-conflict Ethnic Relationship in the North Caucasian Region”, Contemporary Ethnic Problems. Issue 5. Problems of Harmonization of Interethnic Relations in the Region: Conference Proceedings (14-15 September, 1999). Stavropol, 1999. P. 19.

4. Abdulatipov R.G. – “Caucasian Civilization: Originality and Integrity”, Scientific Thought of the Caucasus. 1995. No. 1. P. 56.

5. See Stepin V.S. – “Culture”, Voprosy Filosofii. 1999. No. 8. P. 61-71.

6. Koppiters B. – “Introduction. Georgians and Abkhazians”, Way to Reconciliation. M., 1998. P. 14.

7. Nodiya G. – “Conflict in Abkhazia: National Projects and Political Circumstances”, Way to Reconciliation. M., 1998. P. 32.

8. Damenia O.N. – “Problem of Identification of the Caucasian Culture”, Herald of the Adygh National University. Maykop, 1998. No. 1. P. 57.

9. Inglegart R. – “Cultural Shift in the Mature Industrialized Society”, New Post-industrial Wave in the West. Anthology / Ed. by V.L. Inozemtsev. M., 1999. P. 252.

 

14 Nisan, 2000 

 Zelimhan Yandarbi(yev) 

Bağımsızlığın Eşiğinde,Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 190-195. Ank. 1996.  

 

Evet, bugün öyle görünüyor ki, halklarımızın yani Kafkasya’nın içinde bulunduğu durumun kurallara uygunluğunu kabul etmek daha objektif olacak. Fakat bu kurallılık doğal ve söylendiği gibi bizim gelişimimizin, hatta devrimci hamlelerin bir sonucu değildir. Ama evrimci bir hareket de olmayıp, halklarımızın kendileri için doğal olmayan, devrime yabancı yaşam biçimlerine, yabancı mücadele bayrakları altında sürüklenmesidir. Evet, bizim doğal olmayan yasallılığımız, halklarımızın- yaşam ve ruhlarının- zor kullanılarak Rus halkının tarihsel sosyo-politik ve ekonomik gelişim sistemine dahil edilmesi sonucu ortaya çıkmıştır.

Kafkasya’nın yüz yıl önce Rusya ile başlayan teması, sürekli var olan çelişkileri, daha önce hiç olmadığı kadar açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu çelişkiler eski yarı vahşi halkların komünist ideolojiyle birlikte sınıf savaşı yapmaları, eski dünyanın yıkım süreçlerine dahil olan Ekim devrimi ve imparatorluğun fetih siyasetinin ilerici rolü sayesinde ortaya çıkmıştır. Marksist-Leninist diyalektik, temasa geçmeleri halinde halkların yakınlaşma eğilimi içine gireceklerini çok iyi kavramış fakat uzun süre dikkate alınmamaları halinde kaçınılmaz bir biçimde çelişkiye dönüşecek olan ulusal özelliklerin değişmezliğini hiç fark edememiştir. Halklar ve özellikleri gibi sürekli olan şeyler arasındaki çelişkilerin değişmezliği ise kaçınılmazdır.

Günümüzde bu dikkate alınabilir. Fakat bunun için halkların kaynaşmasının, özellikle de yapay kaynaşmasının kaçınılmazlığını öne süren Lenin-Stalin dogmasını reddetmek gerekir. Dünyanın gelişimi, bir ulus olarak canlanan etnik grupların diğer uluslarla kaynaşamayacağını, gelişimlerinin ise ulusal bilincin artmasıyla -birlikte gerçekleşeceğini göstermektedir. Bu bilinç, tek başına oluşun gelişmemiş tabakalarından kurtularak, diğer halklara ve bununla birlikte de çoğu zaman değişik savaş biçimlerine dönüşen ulusal bağımsızlığa maksimum derecede açılmaya yöneliktir. Kafkasya buna parlak bir örnektir. Kafkasya tarihi, Kafkas ırkına ait olan, fakat ulus olma formasyonuna ulaşamamış etnik grupların birçok yakınlaşma ve tek başına oluş süreçlerini içeren bir gelişim tarihidir ve ulusal ruhun yok edilemeyeceğinin bir kanıtıdır.

Yalnızca Kafkas ırkında ruh salt bir özdeşliğe ulaşmakta, yalnızca burada ruh doğa ile tam bir kıyaslamaya girişmekte; kendisini salt bir bağımsızlık içinde tanımakta, iki aşırılık arasında kaybolmaktan kurtulmakta, kendini ve özünün gelişimini tanımlamakta böylelikle de dünya tarihini doğurmaktadır. Dünya tarihinin gelişimi “Kafkas ırkından geçmektedir.” Hegel, “Ruhun Felsefesi”nde böyle yazmaktadır.  Ne yazık ki, çağdaş Kafkasya’nın ne tarihsel ne de felsefi düşüncesi `henüz böyle bir kendini kavrama derinliğine ulaşamadı. Gerçi Kafkasyalıların davranışları bize, kendi ayrıcalığını sezgisel olarak hissettiğini gösteriyor.  

Dünyada Kafkasya da dahil tek yönlü süreçler yoktur. Fakat uzak ve yakın tarihin artılarının ve eksilerinin birçok açıdan benzersiz olan bu ülkenin halkları tarafından değerlendirilmemiş, yani onların yarattığı faktörler tam olarak etkili olamamıştır. Kafkasyalılar jeopolitik üstünlüklerini bilinç altında hissetmişler, bu da onların dirence, en güç koşullarda bile kendini koruma yeteneğine sahip olmalarında bir etken olmuştur. Avrupa Asya halkları, özellikle Rusya, Kafkasya’yı Kafkasyalılardan daha fazla değerlendirmişlerdir. Rusya’nın Kafkasya’ya hakim olma sorununda her tür devlet düzeni ve rejiminde gösterdiği sistematiklik, sebat; sertlik ve sürekliliği bununla açıklayabiliriz. Kafkasya’ya böylesine ısrarla yaklaşmalarındaki birçok nedenden birisi de ülkemizin jeopolitik ve etnik açıdan sınırlılığıdır.

Kafkasya’ya yapılan fetih seferleri tarihini anımsayalım. Bu seferler pratik olarak dünyanın dört bir tarafından yapılmakla birlikte, Kafkasya’ya en aktif biçimde kuzey ve güneyden saldırılmıştır.

Kafkasya’nın benzersizliği, burada Avrupa ve Asya’nın, Doğu ve Batı’nın yalnızca kültürel değil, etnik olarak da birleşmesi ve Kafkasyalılık kavramının kaynaşmasıdır. Kafkasya, böylelikle iki kıtanın, Asya ile Avrupa’nın arasında ve sınırları içinde, siyasi ve hatta coğrafi olarak bulunmaktadır. Bu sıradışı üstünlüğü; yalnızca , etno-kültürel değil, felsefi açıdan da kavramak durumundayız.

Dünyada, tarihin bilinen döneminde fetih amaçlı askeri çatışmalar yaşamayan iki komşu ulus bulmak güçtür. Bu açıdan yalnızca Kafkasya bir istisnadır ve Kafkasya halkları Kafkasyalılığı bir prestij olarak kabul etmişlerdir. Başka bir deyişle, Kafkasya insanlığın bilincinde kendine özgü özellikleri ve bunlardan kaynaklanan durumuyla ayrı bir kıta olarak algılanır ve yaşamını sürdürür. Belki de bu nedenle, bu kabul edilmeyen kıta özgürlük mücadelesinde bu denli ısrarcıdır. Kafkasya’da bazen bir tek halkta olduğundan daha güçlü bir birlik olma bilinci vardır. Ayrıca, Kafkasyalılığın bazen bir ırk özelliği değil de, - bir ulus özelliği olarak düşünülmesi de çok normal görünmektedir. Mantıksal olarak izin verilmemekte birlikte bu akla gelmektedir.

A. Avtorhanov bundan son derece inandırıcı olarak söz etmektedir: Dillerdeki diyalektik farklı boyların mevcudiyetine karşın, dağlılar kültürel ve etnografik tarihsel verilere göre, gerçekte birbirleriyle akraba kabilelerden oluşan tek bir halk oluşturmaktadır. (“Ubiystvo Çeçeno-inguşskogo Naroda, Narodoubiystvo v SSSR” sf: 7) Aynı şeyi Kafkasya kökenli olmayan halkları da dahil ederek tüm Kafkasya için de söylemek mümkündür. Çünkü günümüzde bir çok bakımdan “Kafkasyalılaşmışlardır”. Özellikle günümüzde Kafkasya’da oluşan siyasal süreçleri ve ulusal-devlet olarak kuruluş düşüncesini Kafkasyalılık bakış açısından irıcelemek gerekir. Bu bizim ulus olarak yeniden doğuş mücadelemizde dayanak noktamız olacaktır. Buna özgürlük idealine olağanüstü bağlılığımızı da ekleyebiliriz. Bu, hiç kısıtlamasız, koşulsuz bir ulusal ve kişisel özgürlüktür: Kollektif ve bireysel özgürlüğün birleşmesi, “uygarlık yanlısı” Rusya’nın vahşi göründüğü maksimum bir özgürlük; gerçekte özgür bir ruhun konsantre ifadesi, Kafkasya’nın bir özelliğidir.

Fakat Kafkasyalılık bilincinde, Rus ve Sovyet imparatorluğunun ağır; yok etmeye varan siyasetinin bir sonucu olarak beliren bir deformasyonun varlığını yadsımak da mümkün değildir ve geçmişte herkesin bildiği bu şeyleri anımsatmaya gerek yoktur. Bizim için gerekli oları bugünkü faktörler ve biçimlerdir.

Ulusal olarak yeniden doğuş düşüncesi günümüzde tüm dünyaya mal olmuştur. Fakat Rus İmparatorluğu halkları ve özellikle de Kafkasya açısından değerlendirilmeli ve ulusal özgürlük aracılığıyla da gerçekleştirilmelidir; aksi takdirde salt düşünce olarak kalır. Üstelik ulusal özgürlük, geleneksel anlamda dar bir ulusallık olarak değil, tüm Kafkasya göz önüne alınarak düşünülmelidir.

Bunu; imparatorluk merkezi tarafından açıkça beslenen bazı Kafkas halkları temsilcilerinin savunduğu Kafkas ayrılıkçılığı fonunda vurgulamak önemlidir. Herhangi bir Kafkas halkının, Kafkasya birliğirıi göz ardı ederek ve diğerlerinden koparak özgürlük ve yeniden doğuşa ulaşabileceği gibi yanılgılar, kötü yanılgılar olup; Kafkasya’nın kaderi açısından baltalayıcı ve stratejik özellikler taşırlar. Bu yanılgılar imparatorluk merkezince, Kafkasya halkları arasındaki çatışmalara da dayanarak, (İnguş-Osetin v.b.) kışkırtılmakta ve desteklenmektedir. Bu yapılırken de, her iki tarafta bu sorunun çözümünün tümüyle Rusya’ya bağlı olduğu, çünkü bunun Rusya’nın iç sorunu olduğu havası yaratılmak istenmektedir. Ve her iki taraf da, birbirlerini öldürerek imparatorluğun kucağına düşmekte, böylelikle de Kafkasya’nın ortamını altüst etmektedirler. Her iki tarafta yalnızca bu yolu görebilmekte, bunun özellikle kendileri için bir felaket olacağını fark etmemekte, daha başka güvenli bir yolun olduğundan, yani sorunlarını Kafkasya Ocağı yoluyla çözümleyeceklerinden, ama önce bu ocağı kurmaları gerektiğinden söz etmemektedirler.

Ama bu nasıl yapılacaktır? İşte Kafkasyalılar için en önemli soru budur. Bunun için öncelikle Kafkasya kendisine bakmalıdır: Her Kafkas Cumhuriyeti, fonksiyonu bir süre için kesilmiş Kafkasya devletinin bir üyesi olduğunun bilincine varmalıdır. Daha sonra tüm ilerideki hareketler bu birliğin siyasal, ekonomik ve kültürel yapısını düzenlemeye yönelik olmalıdır. Birlik için çalışan unsurlar olduğu kadar, bu birliği dağıtmaya yönelik unsurlar da ortaya çıkmıştır. Dinsel unsura özel bir dikkat yöneltilmelidir, çünkü bu birleştirici olduğu kadar, parçalayıcı da olabilir. Eğer imparatorluk merkezinin Müslümanları ve Hıristiyanları kıyaslayarak bundan ikinci şıkta yararlandığı dikkate alınırsa, bu konudaki çalışmanın dinlerden birisini ön plana çıkarmak için değil, onların potansiyelini birleştirmek için yapılması gerekir ve bu Kafkasyalılık düşüncesi geçerli olacak biçimde olmalıdır.

Ben Kafkasyalıyım. İşte günümüzde herhangi bir Kafkasyalı yurtseverin konumu ve siyasal olarak öncelik vermek durumunda olduğu konular, sloganı ve düşünsel dayanağı bunlardır. Kafkasyalılık; işte bizim ulusal kurtuluş davasındaki milliyetimiz budur. Ama ancak Kafkasya’nın kurtuluşundan sonra biz Azerbaycanlı, Abhaza, Gürcü, Ermeni, Adigeyli, Balkarlı, Kabardin, Karaçaylı, Çerkes, Osetin, Abazin, İnguş, Çeçen ya da Dağıstan hakları olabileceğiz; ya da hiç bir zaman olamayacağız. Kafkasyalılığın tek alternatifi vardır; o da komünist imparatorluğun asimile olmuş, kişiliksiz halk kitlesi olmaktır.

 

Ben seçimimi yaptım. Kafkasyalıyım.

Avustralya'nın ünlü yeşil karıncaları, oba çok kalabalıklaştığında,  yaşadıkları yeri terk edip uzak bir diyara, ölüme giderlermiş.

Yerliler onların ölüme yürüyüşlerini "Düş görmeye gidiyorlaaborjin.jpgr" diye yorumlarmış.

Ünlü sinema yönetmeni Herzog bir filminde, ata topraklarından koparılmış, asimile edilmiş Avustralya yerlilerini anlatır.

Artık hepsi tarihlerini unutmuş, dillerinden kopmuş, düzene uymuşlardır.

Eski dillerini, sadece kabilenin ihtiyar yerlisi bilir, ama kimse O'nunla iletişim kuramaz.

Derken, bir şirket, yerlilerin yaşadıkları topraklarda uranyum bulur. İşletmek ister.

Toprağın asıl sahiplerinin yerliler olduğunu bir tek o ihtiyar bilmektedir. Lakin artık O'nun dilinden anlayan kimse kalmamıştır.

Yerliler mahkemeye gider ve kaybeder. Son topraklarını da terk etme zamanı gelmiştir. Şirket, yerlilerin nakli için yeşil bir C-130 uçağı tahsis eder.

Mahkemeyi kaybeden yerliler şirkete,

"Terk ettiğimiz topraklar karşılığında sizden bir tek şey istiyoruz" der:"

 ...bu yeşil uçağı...

" Şirket bu talebi kabul eder.

Yerliler, yeşil uçağa doluşup çok uzak bir yere doğru yola çıkarlar...

...rahatça düş görebilecekleri kadar uzak bir yere...

Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Deneme