Dernek Arşivimizden Kitap İncelemeleri...

Sunuş

 Elinizdeki kitap, 1926-1939 arasında Kuzey Kafkasya bağımsızlık mücadelesinde önemli roller yüklenen bir mülteci teşkilatı olan “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” (KDHP) periyodiklerinde yer alan bazı yazıların sadeleştirilerek bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur.  

Kuzey Kafkasya’nın Bolşevik Rus hegamonyasına sokulması sürecinde yurtdışına çıkan bir Oset aileye mensup bulunan Balo Bilatti tarafından kaleme alınan bu satırlar, onun çağdaşlarından hayli farklı profile sahip olduğunu da göstermektedir.  

Mücadele arkadaşlarının birçoğu gibi mühendislik formasyonu almasına rağmen, Balo Bilatti, 1928 sonbaharında vefat eden ünlü politik mülteci Ahmet Tsalıkkatı’nın ardından KDHP hareketinin kuramsal zeminiyle ilgilenen başlıca sima olarak dikkat çekmektedir. Dönemin batı sosyolojisini ve siyasi akımlarını olduğu kadar, köklü felsefi ekollerini de yakından takip eden Bilatti, Kuzey Kafkasyalı mülteciler arasında 1930'lu yıllarda düşünsel arkaplanı en güçlü siyasi kişiliklerden biri halinde karşımıza çıkmaktadır.   Gerçek ve takma adlarla bir çok yazıya imza atan Balo Bilatti çeşitli platformlarda “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi”ni temsil ettiği gibi (1), 1935’ten itibaren Sovyet Rusya mahkumu milletlere mensup mülteci teşkilatların bir üst organizasyonu olarak faaliyet gösteren “Promethe Birliği”nin yönetiminde de bulunmuştur. Balo Bilatti, “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi”nin bazı zaruri sebeplerle “Severnıy Kavkaz” dergisiyle eşzamanlı neşrettiği Türkçe-Rusça dergilerden olup, ilk sayısı ve Mayıs-Haziran 1938’de birleşik sayı halinde çıkan “Prizıv”in yöneticiliğini de yapmıştır.  

Almanya’nın Polonya’yı işgalinde M. Said Şamil, Ayaz İshaki, M. Emin Resulzade, Edige M. Kırımal, Mirza Bala, Ali Azertekin gibi Promethe liderleriyle birlikte, Polonya hükümetinin tahsis ettiği iki araba ve koruma grubu eşliğinde 6 Eylül 1939'da Varşova’dan ayrılarak 17 Eylül 1939 günü Romanya’ya geçmiştir.  I

I. Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde Alihan Kantemir ve Ahmet Nabi Magoma ile birlikte “Kavkaz” dergisinin yayınlanmasında rol oynayan Bilatti, yerleştiği ABD’nde “Kafkasya” (Der Kaukasus) ve “Birleşik Kafkasya” (Vereınıgtes Kaukasien) dergilerinin temsilciliğini yapmış; 1970 yılında yaşama veda etmiştir.

Kitapta yer alan yazılar, Bilatti’nin KDHP periyodiklerindeki birçok çalışması içinde birbirini tamamlayan nitelikteki yazılarıdır. Doğal olarak, kaleme alındığı dönemin izlerini taşıyan “Milli Hareketlerin İdeolojik Esasları” (2), “Federatif Devletin Esasları” (3), “Millet ve Dil” (4) ve “Milli Merkeziyetçilik” (5) başlıklı bu çalışmalar, onun temel ilgi alanında yer alıp, farklı süreçleri içeren “devlet kurma” ile “toplum kurma” sorunu çerçevesinde kaleme alınmıştır.   

Birleşik Kafkasya Hareketinin tarihsel gelişimi üzerine yapılan çalışmalara önemli katkıda bulunacak “Kuzey Kafkasya Üzerine Düşünceler”in ilgiyle takip edileceğini ummaktayız.  

M. Aydın Turan

Mayıs 2004-İstanbul  

(1) Örneğin “Promethe Birliği”ne dahil Kafkasya teşkilatlarının “yaşamsal çıkarların korunması” hedefiyle 14 Temmuz 1934’de Brüksel’de imzaladığı “Kafkasya Konfederasyon Anlaşması”nı, düzenlenen bir toplantıda Balo Bilatti “Kafkasya Konfederasyon Misakı’nın Ehemniyeti” başlıklı anlatımla değerlendirmiştir. (Bkz: “Varşova’da Kafkasyalılar”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1934, No:7, s:29). M. Emin Resulzade, Ali Merdan Topçubaşı (Azerbaycan), Noe Jordania, Akaki Çhenkeli (Gürcistan), Mehmet Girey Sunç, İbrahim Çulik ve Tausultan Şakman (Kuzey Kafkasya) tarafından imzalanan anlaşma, her bir Kafkasya cumhuriyetinin, milli karakter ve mülki bütünlüğünü muhafaza ederek katılacağı, dışta tüm cumhuriyetler namına hareket edecek “Kafkasya Konfederasyonu”nu öngörüyordu. Projeye göre, müşterek siyasi ve gümrük sınırları olacak bu devletin dış politikası konfederasyonun yetkili organlarınca idare edilecek, sınırların korunması bu yapıya dahil cumhuriyetlerin ordularından oluşan ve tek kumanda altındaki “konfederasyon ordusuna” bırakılacak, cumhuriyetler arasında çıkabilecek ihtilaflar tüm kararlarına kayıtsız şekilde uyulacak “Konfederasyon Yüksek Mahkemesi”nce çözümlenecek, bu esaslardan hareketle uzmanlar tarafından anayasa projesi hazırlanacaktı. (Tam metni için bkz: “Kafkasya Konfederasyon Misakı”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1934, No:3, s:7-8). 10 Şubat 1935’te Varşova'da Promethe Kulübü binasında, Azeri siyasetçi Ali Merdan Topçubaşı için yapılan anma toplantısında KDHP’ni temsilen bulunan Balo Bilatti  (Bkz: “Ali Merdan Bey İhtifali”, Kurtuluş, 1935, No:4, s:124-125); 28 Mayıs 1938’de Azerbaycan’ın yirminci bağımsızlık yıldönümü merasimine sahne olan “Varşova Şark Enstitüsü” binasında bulunuyordu. “Varşova Şark Enstitüsü” başkanı Sedletski tarafından açılan törende Kırım adına Cafer Seydahmed'in mektubu İbrahim Otar tarafından okunmuş ve çeşitli örgüt temsilcileri konuşma yapmıştı. Ukrayna kolonisi adına Kovalski ve İdil-Ural muhacereti adına Ayaz İshaki’nin ardından Balo Bilatti “hazirunu Kafkasya milletlerinin kısaca tarihi, yurtta ve muhacerette yapılan istiklal mücadelesi ve esaretten gelen binbir fecayi ve rus-bolşevik mezalimi ile aşina eden” yirmi dakikalık konuşmasını Leh dilinde yapmıştı (Bkz: Kurtuluş, 1938, No: 44, s:1207 (21).

(2) Balo Bilatti – “Milli Hareketlerin İdeolojik Esasları”, Gortsı Kavkaza, Varşova, 1934, No:50, s:2-7.

(3) Balo Bilatti – “Federatif Devletin Esasları”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1935, No:11-12; s:2-5.

(4) Balo Bilatti –  “Millet ve Dil”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1935, No:15, s:2-4.

(5) Balo Bilatti – “Milli Merkeziyetçilik”, Natsionalnaya Mısl, Varşova, 1937, No:3, s: 6-7.                                        

 

Introduction 

The book you are about to read is made up of certain of the abridged articles that appeared in the periodicals published by a refugee organization called “The Popular Party of the Highlanders of  Caucasus” (PPHC) that played an important role in North Caucasia’s fight for independence between 1926-1939. 

The articles written by Balo Bilatti, a member of the Oset family that migrated from the country during the subjugation process of Northern Caucasia by the Bolshevik Russian’s give to understand that he has a profile quite apart from his contemporaries.  

Although being engineering educated like many of his friends in arms, Bilatti was considered as the most important individual to deal with the theoretical foundation of the PPHC movement after the role of Ahmet Tsalikkati, who died in the fall of 1928. Bilatti, who became a prominent figure as such kept in touch with the sociological and political currents of the period and followed up the rooted philosophical schools, emerges in the thirties as one of the personalities with the strongest political background, among Northern Caucasia’s refugees. 

Balo Bilatti, who has written a great many articles under his own and under different permanents, not only represented on various platforms the “The Popular Party of the Highlanders of  Caucasus” (1), but also took part as from 1935 in the management of the “Prometheus Unity” that appeared as on upper agency of the refuse organizations of the peoples dominated by Soviet Russia. Bilatti also undertook the editorship of “Priziv”, one of the many magazines published by the “The Popular Party of the Highlanders of  Caucasus” for some compulsory reasons simultaneously with “Severniy Kavkaz”, being a double issue that appeared for May-June 1938. 

After Polonia was occupied by the Germany, Balo Bilatti left Warsaw on September 6, 1939 by two cars and accompanied with a protector group that had been assigned to him by the Polish government, together with the Prometheus leaders including M. Said Şamil, Ayaz İshaki, M. Emin Resulzade, Edige M. Kirimal, Mirza Bala and Ali Azertekin to reach Romania on September 17, 1939.  

Following the World War II Balo Bilatti, who contributed his efforts to the publication of the magazine called “Kavkaz” together with Alihan Kantemir and Ahmet Nabi Magoma, undertook in the United States where he settled the representation of the magazines “Kafkasya” (Der Caucasus) and “Birleşik Kafkasya” (Vereinigtes Kaukasien), and died in 1970. 

The form articles by Bilatti we have edited for publication are complementary ones that appeared previously in PPHC periodicals. The said articles entitled “Ideological Principles of National Movement” (2), “Principles of the Federative States” (3) “Nation and the Language” (4) and “National Centralism” (5) carry the marks of the period during which they were composed of and evolved around such issues as the “creation of a state” and “creation of a society” that constituted the scope of interest of the author.  

Hoping that “Thought on Northern Caucasia” that will contribute to a large extend to the work undertaken on the historical development of the United Caucasus Movement will be interest to those concerned. 

M. Aydın Turan

Mayıs 2004-İstanbul 

(1) For instance in a lecture entitled “Importance of the Caucasian Confederation Pact” Balo Bilatti had appraised at a meeting the “Caucasian Confederation Pact” signed bye the Caucasian organizations included in the “Prometheus Union” with a view to “protecting the vital interests” (See “The Caucasians in Warsaw”, Severniy Kavkaz, Warsaw, 1934, No.7, P.29). The Pact signed by M. Emin Resulzade, Ali Merdan Topçubaşı in the varm of Azerbaijan, Noe Jordania, Akak Çhenkeli in the name of Georgia and Mehmet Girey Sunç, İbrahim Çulik and Tausultan Şakman in the name of Northern Caucasia provided for a “Caucasian Confederation” in which each Caucasian Republic will take hand by preserving its national character and territorial integrity and the Confederation acting externally in the name of all the republics. Under the protect, the foreign policy of this state which was to have joins political and customs boundaries was to be conducted by the confederation’s authorized organs and the defence of its borders to be left to the care of a “Confederation Army” formed by the armies of the different republics and placed under a single commands, while any dispute arising between the republics being dealt with by the “Confederation’s Supreme Court” whose decisions are to be considered final and finally a constitution was to be drawn up on basis of these data by experts. Under the pact Armenia was also to join the Confederation (for a full text see “Caucasian Confederation’s Pact”, Severniy Kavkaz, Warsaw, 1934, No.3, P.7-8.) Balo Bilatti who attended on behalf of PPHC the meeting held on Feb.10, 1935 in Warsaw at the Prometheus Club in Commemoration of the renowned Azerbaijani politician Ali Merdan Topçubaşı (See: “Ali Merdan Bey’s Jubilee” Kurtuluş, 1935, No.4, P.124-125.) was also present on My 28, 1938 at the ceremony held at the “Warsaw Oriental Institute” for the 20th anniversary of Azerbaijan’s independence. The President of the Institute Sedletski opened the ceremony at which Cafer Seydahmed’s letter was read on behalf of Crimea by Ibrahim Otar and representatives of various organizations delivered speeches. They were followed by Kovalsky who spoke on behalf of the Ukranian colony. By Ayaz Ishaki who addressed the meeting on behalf of the Idil-Ural immigration followed by Bilatti who made a twenty minute address in Polish in which he informed briefly the audience about “the history of the Caucasian nations, the struggle carried out within the country and abroad for independence, the innumerable calamities brought about bye slavery and Russian Bolshevik atrocities.” (See: Kurtuluş, 1938, No.44, P.1207 (21).

(2) Balo Bilatti - “Ideological Principles of National Movements”, Gortsi Kavkaza, Warsaw, 1934, No.50, P.2-7.

(3) Balo Bilatti - “Principles of the Federative State” Severniy Kavkaz, Warsaw, 1935, no.11-12, P.2-5.

(4) Balo Bilatti - “Nation and Language”, Severniy Kavkaz, Warsaw, 1935, No.15, P. 2-5(

5) Balo Bilatti - “National Centralism”, Natsionalnaya Misl, Warsaw, 1937, No.3, P.6-7.                             

 

 

 

 

 Milli Hareketlerin İdeolojik Esasları 

 

 

Milli kurtuluş hareketi ideologlarının genellikle dayandıkları esas, milletlerin istiklal hakkıdır. Bu haktan onlar, sadece faaliyetlerinin yapısal kısmına hukuki bir şekil vermek amacıyla da yararlanırlar. Milletlerin istiklali prensibi yeni değildir. Daha XVII. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış ve o zaman için yeni olan rasyonalizm gibi çok kuvvetli felsefi akımların esaslarını çizen düşünürlerin eserlerinde, istiklal prensibinin ilk aşamalarına rastlamaktayız. Rasyonalist ekol taraftarları, tüm ilmi sahalarda yapılan buluşların (Newton, vs.) etkisi altında “insan aklının başaramayacağı hiç bir şey yoktur” gibi bir görüşe ulaşmışlardı. İnsan aklını gereğinden fazla takdir o dereceye gelmiştir ki, rasyonalistler, “aklı” yüksek bir kuvvet ve tabiatın bütün esrarını anlamakta sonsuz bir kabiliyete sahip kabul etmekte tereddüt göstermiyorlardı. Onlara göre her şeyi yapabilen ve her şeyden güçlü olan insan aklı, yaşamımızı yönlendirmede yegane belirleyici olmalı; akli muhakeme yoluyla esasa bağlanmayan şeyler tamamen atılmalıdır. 

Bu noktadan hareketle rasyonalistler, zamanın politik-toplumsal hayatına ait kuralları ve aklın en basit anlayışına ters gördükleri dinsel dogmaları (nassları) şiddetle eleştirmeye başladılar. Onlara göre, gerek din, gerekse devlet hayatında varolan toplumsal ve siyasi şekiller aklın isteklerine zıt ve insanlığın gelişmesini durduran eskimiş prensiplerdi. Bunun için de onlar mantıklı düşünceyle elde edilen ve akla dayanan yenilikler istiyorlardı. Bu tarz görüşler, bilhassa başta tanınmış John Locke olmak üzere İngiliz rasyonalistlerince XVII. asrın sonlarında ve XVIII. asrın başlarında ileri sürülmüştü. 

O sıralarda İngiltere’de iki politik akım çarpışıyordu. Bir tarafta muhafazakar akımın kurucusu Stuart hanedanının mutlakiyetine taraftar olanlar, diğer tarafta da liberaller, parlamentarizm ve Hanover hanedanı yanlıları vardı. Bilindiği gibi bu mücadele liberallerin zaferiyle neticelenmişti. Stuart hanedanı kaldırarak, İngiliz tahtına III. William d’Oranges getirilmişti. Yeni kral “İngiltere halkının hürriyet beyannamesini” imzalamak suretiyle,  parlamentodaki temsilcilerin şahsında, halkın bütün haklarını tanıyordu. Bu ihtilali sağlam temellere oturtmak amacıyla John Locke “Halk İdaresi Üzerine Denemeler” isimli bir eser yayınladı. Locke, eserinde monarşinin kökenine ilişkin yeni bir kuram ortaya atarak, monarşik otoritenin mutlakiyet yanlılarınca zannedildiği gibi tanrıdan değil, halk iradesinden geldiğini ispat ediyordu. Locke’un çalışmasına göre, kral halkın kendisine verdiği vekalet sınırlarını aşarsa ve despot bir yönetime kalkışırsa “tabii hukukun baskılarına yol verdiği için azledilebilir”di. İngiliz düşünürlerinin bu görüşleri o zamanki Avrupa’da yaygınlık kazanmış, özellikle Fransa’da sıcak ilgiyle karşılanmıştı. Nitekim sonraları bu düşüncelerin yaygınlık kazandığı ve geliştiği yer de Fransa oldu.  

Fransa’da rasyonalizm ekolünü sürdürenler Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Diderot, d’Alembert ve diğer ansiklopedistlerdi. Bunların şahsında, rasyonalizm ateşli taraftarlar bularak gelişmişti. Ansiklopedistler, İngiliz rasyonalistlerinin düşüncelerini pratiğe aktararak, kendi bakış açılarını Avrupa toplumlarına mal etmeyi başarmışlardı. Fransız düşünürleri, İngiliz düşünürlerin halk hakimiyetine bütünlüğü ve tüm haklarının ilk kaynağı olan halk hakkındaki görüşlerini tahlil ederken çok daha ileri gidiyordu. “Kanunların Ruhu”nda, zamanın siyasi  sistemlerini inceleyen Montesquieu, en iyi siyasi sistem olarak, vatandaşlara tam bir hürriyet sağlayabilecek sistemi kabul etmektedir. Rousseau ise, “Sosyal Mukavele”sinde insanların hür ve bağımsız olarak dünyaya geldiklerini, dolayısıyla, kral da dahil olmak üzere hiç kimsenin halkı tazyik ve baskı altına almaya hakkı bulunmadığını ispata çalışıyor. Rousseua’a göre, halkı çeşitli tabakalara ayırmak insanlığın doğal hakkına ters harekettir ve zararlı sonuçlar doğurur. Bu zararlar, diğer tabakaları baskı altına almak için, cemiyetteki belli bir tabakaya dayanmak isteyenlerin zihniyetinden kaynaklanan zararlardan hiç de aşağı değildir.  

Görüldüğü gibi, bütün bu kuramlar, esasen ayrı ayrı fertlerin menfaatlerini korumaya yönelik olmuş, ferdin çıkarları adına sosyal reformlar talep ederek, her vatandaşın hürriyet ve hak davası fikrini ileri sürmüşlerdir. Düşünürlerin bu fikirleri, etkilerini göstermekle gecikmemiş ve bir çok ülkede yankı yapmıştır. Fransız ihtilali başta olmak üzere, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda beliren toplumsal içerikli ihtilallerden hareketle, uluslararası hukuk kuralları ve milletlerin bağımsızlık hakları, hep bu düşünürlerin etkileriyle meydana gelmişti. Kişi hakları, bir bütün olarak, halk ve milletlere de geçerli kılınmıştı. 

Milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesi, pratikte ilk defa 1776 yılında Birleşik Amerika’nın siyasi bağımsızlık savaşı sırasında uygulanmıştı. Bu savaşın ideologları İngiliz rasyonalistleri ile Fransız ansiklopedistlerinin prensiplerden ilham alarak hareket ediyordu. Onlar da insanların özgür doğduklarını söylüyor ve hakimiyetin halktan çıktığı düşüncesini savunarak, ayrı ayrı fertlerden çok, bir bütün olan halkın hakkından bahsediyorlardı. 

İngiliz kolonileri olan Kuzey Amerika’da, bağımsızlık haklarını belirlemek için yazılan bildirgede milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesi çok net ve somut tarzda formüle edilmişti. Öyle ki, bu beyanname, çağdaş milli kurtuluş hareketleri için de mükemmel bir örnek oluşturuyor. Bununla beraber, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurtuluş hareketi, kavimsel özelliklerin yeni bir milletin oluşması sürecinde her zaman önemli bir belirleyici olamadığını da göstermektedir. 

Daha sonraları, bu ilke ve dereceye kadar, I. Napolyon’un hakim olduğu dönemlerde de kendini göstermiştir. Avrupa’nın siyasi haritasını değiştiren I. Napolyon sıklıkla bu prensibe dayanmıştır.  Yanı sıra, Viyana Kongresi de (I. Napolyon’a nazaran daha bozulmuş bir şekilde olsa bile), bu ilkeden yararlanmıştır. O günlerin Fransa karşıtı koalisyonu, söz konusu prensibe dayanarak İsviçre ve bazı İtalyan ve Alman devletlerinin bağımsızlıklarını güvence altına almıştır. Daha sonraları, 1821 yılında, aynı bağımsızlık prensibi şiarı altında Yunanlılar özgürlük mücadelelerini başlatmış ve 1829 yılında başarıya ulaşmışlardı. 1822’den itibaren orta ve güney Amerika’daki İspanyol ve Portekiz sömürgeleri birbiri ardına bağımsızlıklarını ilan etmiştir. 1839’da Belçika’da aynı olay gerçekleşmiştir.

XIX. yüzyılın politik yaşamını aydınlatan sayfaları incelediğimizde, meydana gelen siyasi olaylardan çoğunun milletlerin bağımsızlığına yönelik olduğunu görürüz. XIX. yüzyıldaki milli hareketler iki yol takip etmiştir: Bunlardan biri, büyük devletlerden ayrılarak, baskıdan kurtulmak için esir milletlerin vücuda getirdikleri akımdır. Vaktiyle Avusturya, Osmanlı ve Rusya sınırları dahilinde beliren ayrılma hareketleri buna örnektir. Diğeri ise, küçük devletlerin daha büyük siyasal yapı haline gelebilmek için birleşmeleri hareketidir. Almanya ve İtalya’da olduğu gibi.... 

Milli bağımsızlık hareketleri Avrupa’nın uygar bölgelerinde ve Amerika’da şu veya bu tarzda olumlu sonuçlar verirken; Doğu Avrupa’da, Rusya sınırlarında esir milletlerin doğal eğilimlerine karşı amansız bir mücadele yapılıyordu. Lehlerin, Finlerin ve başkalarının bağımsızlık uğrundaki girişimleri acımasızca eleştiriliyor ve sonuçta binlerce vatandaşın kanına mal oluyordu. 

Fakat aynı zamanda, Rusya, dışta milletlerin bağımsızlık hakkını savunuyor ve bencil amaçlar güden dış politikası adına bu prensibe dayanıyordu. Mesela, XIX. yüzyılın sonlarında Yunan yurtseverlerine her türlü yardımda bulunan kişi, imparator I. Alexandr olmuştur. Aynı şekilde “Slavları koruma” bahanesiyle Balkanlarda harekete geçen devlet Rusya olmuştur. Kendi memleketi dahilinde aşırı bir merkeziyet sistemi kurarak, silah gücüyle birçok milleti ilhak eden ve bu milletlerin hareketlerini vahşice bastırmadan çekinmeyen Rusya, dışta kendisine “kardeş”  olan ve olmayan milletlerin hürriyetlerinin savunucusu kesiliyor ve onların hareketlerine yardımda bulunuyordu.  

Milletlerin istiklali prensibinin daha geniş surette uygulanmasına en nihayet günümüzde, yani savaşan koalisyonun bencil niyetlerini gizleme amacıyla bu şiarı ortaya attıkları sırada şahit oluyoruz. Milletlerin bağımsızlığı ilkesi daha açık şekilde Wilson’un 14 maddelik ünlü beyannamesinde ileri sürülmüştür. Bilindiği gibi bu beyannamede, mağlup, galip ve yeni oluşan milletlerin yazgısını çözümlemede esaslı bir rol oynamıştır. 

Görüldüğü gibi, milletlerin istiklali ilkesi birçok millet ve devletin tarihsel yaşamında önemli bir faktör olmuştur. Bu hak, yalnız bir halkın ortak çıkarlar etrafında birleşerek kendisini bir millet olarak algıladığı zaman, dinamik bir kuvvet haline gelebilmiştir. Milletlerin bağımsızlık hakkı, insan hakları ve vatandaşlık hukuku gibi düşüncelere değer kazandıran, XVII. ve XVIII. yüzyıllardaki felsefi akımların ürünlerinden başka bir şey değildir. Kuzey Kafkasya da, kendi bağımsızlık savaşında milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesinden hareket ediyor ve ona dayanıyordu. Kuzey Kafkasya kurtuluş hareketi bu haktan yararlanarak, bütün Kuzey Kafkasyalıların milli birliğine dayanmaktadır. Kuzey Kafkasyalılar tek millet gibi hareket ederek, haklı milli arzularının gerçekleşmesine çalışıyorlar. 

Rus hükümeti Kuzey Kafkasya’yı işgal ettikten sonra, öncelikle, Kuzey Kafkasyalılarda ortak niteliklere ve yazgıya sahip olduklarına dair şüphe uyandırmaya çalıştı. Böylelikle, netleşmeye başlayan milli ideolojiyi manevi dayanaklarından mahrum bırakmak istiyordu. Bu maksatla, bir sürü “bilim emekçileri” seferber edilerek Kuzey Kafkasyalıları “tetkike” koyuldu. Asırlık gerçekler tahrif edilmeye başlandı. Rus emperyalizminin menfaatleri doğrultusunda, mahkum halkın “değişik ırk ve kavimden” oluştuğu hakkında bütün dünyada yalan bilgiler ve uyduruk kuramlar yayıldı. Rusya’nın sömürgeci sisteminin zorba metotlarını Kuzey Kafkasya’da pekiştirmek gayesiyle muhtelif “araştırmacılar” ilmi değeri olmayan kitaplarında Kuzey Kafkasya’da vahşi ve yarı vahşi kavimlerin bulunduğunu kanıtlamaya çabalıyordu. Bu “araştırmacılar”a göre, “vahşi” kavimlerin tek uğraşları “bitmek bilmeyen düşmanlık ve kendi kendilerini yok etme” idi. “Bunlar devlet kurmaya kesinlikle uygun değildi”ler. Dolayısıyla “araştırmacılar”a göre, Rus hükümetinin çok sert, fakat babacan himayesine muhtaçtı. 

Bu çürük kuramı olaylarla desteklemek için Rus hükümeti, Kuzey Kafkasyalıların birleşik cephesini parçalamaya ve 150 yıl boyunca Ruslarla gerçekleştirilen savaşlarda Kuzey Kafkasyalılarla güç veren birliği kırmaya çalışıyordu. Satılık adamlar elde ederek, halkın bir bölümünü diğer bölüme karşı ayaklandırmak suretiyle ortak yaşamı bozmaya, halk tabakaları arasında düşmanlıkları körüklemeye, özellikle kabileler arasında karşıtlıklar yaymaya gayret sarf ediyordu. 

Tüm bu tedbirler, Rus “alimlerin” ilmi eser diye ortaya attıkları hezeyanlarla birlikte, Kuzey Kafkasya hakkında bilgisi olmayan veya sınırlı bilgi sahibi çevre üzerinde Rusya’nın istediği etkiyi yapıyordu. Bu etkilere kapılanlar yalnız yabancılar değildir. Ne yazık ki, kendi halkımız arasından çıkanlar da vardır. Bereket versin ki, “Rus alimlerinin” ağına düşenler parmakla sayılacak kadar azdır.

Burada bilimsel değerden mahrum ve bencil maksatlarla alelacele ortaya konulan kuramları araştıracak değiliz. Çünkü, bunların çoğu zamanla çürümüş ve ortadan kalkmıştır. Mevcut olanlar da yok olmak üzeredir. Bu makalede özellikle, bütün milli kurtuluş hareketlerini doğuran ve halkın ruhunu koruyan olayların içeriğini ve Kuzey Kafkasya’daki yansımalarını araştıracağız. 

Bahsedeceğimiz olay, belli bir halk topluluğunun kendi milli birliğinin farkında olması, kendisini bir millet olarak algılaması ve bununla ilgili halde, yalnız kendi camiası dahilinde hür yaşamak arzusudur. Pratikte bunun gerçekleşmesi, ancak milliyet bilincine sahip zümrenin kendi devlet sınırları içinde yaşamasıyla mümkündür.  

Bu şuur nasıl bir faktördür? Milli duygu ve millet nedir?  

“Millet” mefhumunun tarifi ve bu kelimenin ifade ettiği gerçek anlam üzerinde sosyologlar ve sosyoloji ilmine yakın diğer ilimlerle uğraşanlar uzun süredir çalışmaktadır. Bugün hemen herkes tarafından kabul edilen ve uzun uzadıya süren tartışmalar sonucunda belirlenen tarif, hiç şüphesiz tarihin farklı devirlerinde, beynelminel devlet ilişkilerine göre değişik aşamalardan geçmiştir. 

Şuna da işaret edelim ki, gerek eski devirde ve gerekse orta çağlarda, hatta XIX. yüzyıla gelinceye kadar yeni dönemlerde bu mesele üzerinde hemen hiç durulmamıştır. Söz konusu devirlerde daha başka ilkeler üzerine kurularak, bu tarife pek de ihtiyaç göstermeyen diğer koşullar çevresinde gelişmişlerdi. Bu sebeple ilim adamları, bu meseleye çok az ilgi göstermekle yetinmişlerdi. 

Yalnız XIX. yüzyılın ilk yarısında, milletlerin bağımsızlık arzusu etrafında meydana gelen olaya, bilim çevreleri kurumsal esaslar aramaya ve milli bağımsızlık hareketini yönlendiren iç ve dış faktörleri belirlemeye, bunları açıklamaya yönelmiştir. Elde edilen bilimsel fikirlere dayanılarak “millet” mefhumunun izahına girişilmiştir. 

Bu alanda yapılan ilk denemenin pek başarılı olduğu söylenemez. İlk başlarda daha fazla önem verilen şey, kök ve kan yakınlığı idi. Başka bir deyişle kavimsel ve ırksal özellikler ön plana çıkarılarak “millet” kavramı açıklanmak isteniyordu.Halbuki, çoğu defa gerçek, bu tarz bir tarife hiç de uygun düşmüyordu. Bu kuram, mevcut milletlerin son derece karmaşık şekli ayrılıklarını izahtan ve bu milletlerin kökenini belirlemekten acizdi. Zira, gerek kavimsel ve gerekse ırksal unsurlarla karışarak uzunca sürede kristalize olan muhtelif milletleri bu tarifle açıklamak ve tahlil etmek mümkün değildi. 

Genel bir kural olmak üzere şuna da işaret edelim ki, büyük sayılan milletler, nicelik bakımından muhtelif unsurlardan meydana gelmiştir. Örneğin İtalyan milleti Etrüks, Eski Roma, Kelt, Yunan, Germen, Arap vs. gibi milletlerin bir karışımı olarak vücut bulmuştur. Fakat İtalyan milletini oluşturan bu çeşitli unsurlar, uzun asırlar boyunca hayat kazanında o derece kaynaşmıştır ki, bugün İtalyan milletini bütünleşmiş bir kütle ve millet gibi kabul etmekte kimse tereddüt etmiyor. Aynı şey Hall, Romalı, Kelt vb. kavimlerden oluşan Fransa için de söylenebilir. Rus milleti de Slav ve Slav olmayan Ugro-Fin, Moğol vs. kavimlerden meydana gelmiştir. Yeni milletler ise, mesela Kuzey Amerika, hemen hemen tüm ırk ve milletlerden teşekkül etmiştir. 

Bütün bu örnekler, “millet” kavramını tarif ederken ırksal ve kavimsel esaslara dayanmanın kesinlikle doğru olmadığını açıkça göstermektedir.  

Daha sonraki araştırmacılar, daha başarılı ve iyi bir tarif bulabilmek arzusuyla dil ve din gibi nesnel belirtilerden hareket ederek bu faktörleri tetkike koyuldular. Böylelikle gerçeğe daha yakın bir tanım bulacaklarını umuyorlardı. M. Block, Blunchli, Schaffle ve başta tanımış P. S. Mazzini olmak üzere bütün İtalyan kuramcılar bu ekole mensuptu. 

Mazzini’nin tarifine göre, millet, aynı sınırlar dahilinde yerleşik, kök, dil, adet, ortak yaşam ve politik bilinç itibarıyla özdeş, birleşmiş tabii bir halk topluluğudur. Görülebileceği gibi, bu tanıma dahil edilen bazı unsurlar ve faktörler önceki satırlarda tahlil edilmiştir. Dolayısıyla bunlar üzerinde tekrar durmayacağız. Yalnız yukarıdaki tanımda önemli bir yer işgal eden dil faktörüne dikkat edelim. Bu tanımı savunanların hemen hepsi, milletin teşekkülünde dil faktörüne mühim bir yer ayırmaktadır. 

Nitekim, tanımı veren Mazzini de aynı perspektiften hareket ediyor. Yalnız şu var ki, Mazzini tezini, geçen yüzyılın ortalarında, birkaç parçaya bölünerek kısmen mahkum bulunan İtalyan halkının bir millet olmaya başladığı, birlikte yabancı boyunduruğundan kurtulmaya çalıştığı bir sırada ileri sürmüştü. Bu hareketin ideologlarından biri olan Mazzini, tezinde her şeyden evvel İtalyan milletini kastediyor ve onun çıkarlarından hareket ediyordu. Mazzini, formülünde İtalyan milletini birleştirecek faktörleri şekillendirmek istediği için kuramını, bu birleşmeye yardım eden belirleyiciler üzerine kurmuştu. Bunun içindir ki, Mazzini’nin tanımı taraflılıktan kurtulamamış ve her yerde uygulanabilmekten çok uzak kalmıştır. 

Milli bir öğe olması itibarıyla dil birliğinin, Mazzini ve takipçilerinin sandıkları gibi pek de büyük ehemmiyeti yoktur. Örneğin İngiliz, İrlandalı ve Kuzey Amerikalılarda olduğu şekilde aynı dili konuşan milletler vardır ki, bunları aynı millet gibi telakki etmek kimsenin hatırına gelmez. Aynı şey Norveçli, Danimarkalı, İspanya İspanyolları ve bunların güney  Amerika’daki kolonilerine ilişkin olarak da söylenebilir ki, buralarda resmi dil hala İspanyolcadır. 

Bununla birlikte, biz aynı dili konuşan milletlere rastladığımız gibi, birkaç dil grubundan meydana gelmiş, çok dilli milletlere de rastlıyoruz. Mesela İspanyol ve Katalonlardan ibaret İspanyol milleti; Fransız ve Bretonlardan ibaret Fransız milleti; Alman, Fransız, İtalyan ve Retoromanlardan müteşekkil İsviçre milleti, hepsi çok dilli milletler grubuna dahildir. Hatta Prof. Jellinek daha da ileri giderek Alman dilinin iki lehçesi (Hochdeutsch ve Niederdeutsch) ve Fransız lehçeleri (Kuzey Fransa ve Provansal lehçeleri) için ayrıca bağımsızlık hakkı tanıyor. Zira, profesöre göre, bu lehçeler arasındaki fark o derece önemli ki, bunları ayrı birer lisan gibi kabulde tereddüt edilemez. İşte görülüyor ki, bütün bu “muhtelif diller” Fransız ve Alman milletinin birliğine hiç de engel değildir. 

Mazzini’den sonraki milli mesele kuramcıları gerçeğe daha fazla denk düşecek bir tanım bulmak yolunda çalışmıştır. Yeni çağ araştırmacıları “millet”in oluşumunda rol oynayan faktörlerin öznelliğine ağırlık verdiler ki, sonuçta bu kavramı hakkıyla ifade edecek yeni bir milli hareket kuramı vücuda getirdiler. 

Bu kuramın en ileri gelen savunucularından biri E. Renan’dır. Renan “Qu’est-ce que la nation”  isimli eserinde Mazzini’nin tezini çürüterek şunları söylüyor: “İnsan bir nehrin akışı ve dağ silsilesi gibi, ne kendi ırkının ve ne de kendi dil ve dininin esiri olamaz... Millet denilen şey, manevi şuuru doğuran sağlam ruhlu ve sıcak kanlı insanların büyük yığınıdır”. 

Aynı perspektif Prof. Gumplowicz tarafından da savunulmaktadır. Gumplowicz’e göre millet, kavimsel bir kavramdan çok, asırlar boyunca oluşmuş ve yerleşmiş tarihsel bir kavramdır. Ve milli birliğin temelini teşkil eden nokta ruhidir ve bu da ancak dilin yardımıyla ifade edilir. 

Bu söylenenleri Viyana’da devletler hukuku profesörü Jellinek daha açık bir kesinlikle ifade ediyor. Renan’ı takip eden Jellinek’e göre milletin oluşumunda önemli olan şey, dil, köken, din gibi nesnel belirtiler değildir. “Millet”in tanımında bunlar esas alınamaz. Asıl temel, bizi son hedefe götürebilecek öznel belirleyicilerdir. Herhangi bir halk kendisini her türlü karışma eyleminden korumaya muvaffak olduğu takdirde bile, bunu ancak tarihi kader birliğini ve belirli kültürel öğeleri koruma suretiyle yapabiliyor. Hatta kabile birliği bile kendi başına birleştirici bir amil olamaz. Zira tam bir birlik için kabile bağı bilincini ortaya çıkarabilecek hislerin mevcut olması lazımdır. Viyanalı alimin fikrine göre, milli şuur ve millet kavramının içeriği dinamik niteliktedir. Milli camia mensupları arasında kültürel birlik kuvvetliyse, aynı şekilde milli gelişmenin tarihsel sürecinde birleştirici öğeler de fazla ise, milli duygu da güçlü demektir. 

Bütün bunları açıkladıktan sonra Jellinek “millet”in tanımını yapıyor ve diyor ki; “Ancak özel, kültürel unsurlara, ortak tarihi geçmişe dayanan ve kendisini diğer gruplardan ayrı gören insan gruplarına millet denilebilir”.

Barasbi BAYTUGAN  

YEDİ YILDIZ YAYINLARI
SAMSUN

BARASBİ BAYTUGAN

  

“...Mülteciler arasında aktivite bakımından hiç kimse Barasbi Baytugan kadar faal olamadı...

M.Aydın TURAN

 

Toplum ve siyaset adamı, yazar. 1899 yılında Kafkasya’nın Kuzey Osetya yöresinde doğdu. Orta öğrenimini Terekkala’de (Vladikavkaz) yaptı. Petersburg’da gece okuluna devam etti (1916-1917). Rus devriminden sonra Kafkasya’nın önce Beyaz, sonra da Kızılordu tarafından işgali üzerine General Vrangel’in kuvvetleri ile birlikte Kırım’a geçti. Kırım’ında Bolşeviklerin eline geçmesi  üzerine Türkiye’ye sığındı. 1922 yılında Çekoslavakya Hükümetinin Kafkasyalı mültecilere tanımış olduğu olanaklardan yararlanarak oraya gitti ve Brno kentinde yüksek öğrenimini tamamlayarak ziraat mühendisi oldu. Bu arada Prag’da oluşturulan “Kafkasya Dağlıları Birliği”nde görevler üstlenerek Prag ve Brno kentlerinde seminerler verdi. Avrupa ve Yakındoğu ülkelerinde örgütlenerek Kafkasya bağımsızlığı için faaliyet gösteren “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” (Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza) adlı örgüt içinde yer alarak İkinci Dünya Savaşına kadar bu partinin çalışmalarında görevler üstlendi. 1928 yılı başında Paris’e giderek burada Polonya bağlantılı olarak yayınlanmakta olan parti organı “Gortsı Kavkaza” (Kafkasya Dağlıları) dergisinde görev üstlendi. Kafkasyalılardan başka Gürcü, Azeri, Ukrayna ve Türkistan örgütlerinin de içinde yer aldığı “Promethee” adlı siyasi hareketin organı olarak Paris’de Fransızca yayınlanan “Promethee” dergisinin redaksiyon komitesinde çalıştı. 1930 yılında “Gortsı Kavkaza”  (Kafkasya Dağlıları) dergisi bütünüyle Polonya’ya taşınarak orada yayınlanmaya başlayınca O da Varşova’ya gitti ve daha sonra “Severnıy Kavkaz-Şimali   Kafkasya” adıyla Rusça-Türkçe yayınlanmaya başlayan bu derginin  yöneticiliğini üstlendi. Bu dergilerin devamı olan, ama politik gerekçelerle ve çok sayıda Kafkasyalı göçmenin yaşadığı Türkiye’ye ulaşabilme gayesi ile sürekli isim ve yönetici değiştirmek zorunda kalan Rusça-Türkçe “Put Svoboda-Hürriyet Yolu” (1934), “Borba-Savaş” (1936), “Naşa Tsel- Bizim Dilek”(1936), “Buduşeye-Gelecek”(1936), “Vpered-İleri”(1937), “Natsionalnaya Mısl-Milli Fikir”(1937),“Naş Kray-Ülkemiz”(1937), “Prizıv-Çağırış”(1938) adlı dergilerde de görev aldı ve yazılar yazdı. B.Baytugan, İkinci Dünya Savaşı başlayınca diğer Kafkasyalı liderlerle birlikte Berlin’e gitti (1942). “Sonderstab Kaukasus”da ve “Kuzey Kafkasya Milli Komisyonu (Komitesi)”nda görev aldı. (1942-1945). Savaş sonunda  önce İtalya’ya sonra da  İngiltere’ye geçti. 1953 yılında Batı Almanya’ya döndü ve Münih’e yerleşti. Ahmet Nabi Magoma’nın başkanlığında yeniden oluşturulan “Kuzey Kafkasya Milli Merkezi” çevresindeki çalışmalara katıldı. “Kavkaz” (Kafkasya-Der Kaukasus,1952) dergisine yazı yazdı. SSCB’ndeki halkların diliyle yayın yapan  “Özgürlük” radyosunun Kuzey Kafkasya bölümünde çalıştı. Münih’de “Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü” tarafından yayınlanan İngilizce “Caucasian Review”(Kafkasya Dergisi),Rusça “Vestnik”, Türkçe “Dergi”,Arapça “Elmecelle” gibi yayınlarda  görev aldı ve yazıları yayınlandı.1964’de birkaç sayı çıkan Rusça “Obyedinennıy Kavkaz” (Birleşik Kafkasya) ve Türkiye’de bunun paraleli olarak  yayınlanan “Birleşik Kafkasya” dergilerine katkıları oldu.1986 yılında öldü. 

Kaynak:

M.Aydın Turan,“Kafkasya Dağlıları Birliği”,Toplumsal Tarih Dergisi, Sayı:40,s.50.İst.1997

Musa Ramazan, “Barasbi Baytugan”, Kuzey Kafkasya Dergisi, Sayı:62, s.44. İstanbul, Haziran 1986.

 

 

 

ÖNSÖZ 

Değerli Okuyucular,

Elinizdeki bu eser Samsun Kafkas Kültür Derneği’nce Nisan 1973’te yayınlanan “Kuzey Kafkasya” adlı kitabın yeniden gözden geçirilmesi ve düzenlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır.

Kitabımız Kafkas tarihinin küçük bir özetidir. Yazarımız Barasbi Baytugan, kitabının “Genel Bilgi” bölümünde Kafkasya’nın coğrafi ve etnik durumu hakkında özet bilgiler verirken, Kafkasyalıların “etno-kültürel ve tarihsel birliği”ne  özel bir vurgu yapmaktadır.

İkinci bölüm “Kuzey Kafkasya Tarihi”ni 1970’lı yıllara kadar özetlemektedir. Kafkas tarihini inceleyen çeşitli araştırmalar arasında bu kitabı farklı ve önemli kılan iki özelliği vardır. Birincisi 1917-1922 dönemini kapsayan “fırtınalı yıllar” ile ilgili detaylı, objektif ve realist tespitlerdir. İkincisi ise Sovyet dönemine yönelik ciddi eleştirilerdir. Baytugan’ın bu iki dönemle ilgili tespitleri politik tarihimizin alacakaranlık dönemlerini oldukça aydınlatacak, ufkumuzu genişletecek ve son yıllardaki bazı tartışmalara da ışık tutacaktır. Bilindiği gibi, bu konuda dikkate alınacak ciddi ve tutarlı çok az araştırma vardır.  Yakın tarihimizi yorumlayan entelektüellerimizin çoğunluğu, içinde bulundukları politik konjüktürün de etkisiyle ideolojik saplantılardan kurtulamamış ve tespitleri oldukça sübjektif kalmıştır.

Kafkasya’da yıllar süren savaşların, sürgünlerin ve işgalin sonucunda 1922’de dondurulan tarih, Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle yeniden harekete geçmiş, “Kafkasya tüm organları ve tüm hücreleriyle titreyerek kendine dönmeye, birleşmeye o eski heybetli ve güzel Kafkasya’mız olmaya” yönelmiştir. Bu da tekrar başlayan politik mücadeleye temel referans olan tarihi dönemlerin yeniden okunmasını zorunlu kılmaktadır. Bu dönemlerin en önemlisi de 1917-1922 yılları arasıdır. (Kafkasyalılar modern anlamda ilk devletlerini bu dönemde kurmuşlar ve yaşatmışlardı.)

Yazarımızın Sovyet dönemine yönelik eleştirileri ise aradan 25-30 yıl geçmesine rağmen güncelliğini hala korumaktadır. Çünkü Sovyet sisteminin çökmesine rağmen Kafkasya’da değişen fazlaca bir şey yoktur. Baytugan’ın haklı olarak işaret ettiği ve eleştirdiği “sosyo-ekonomik ve politik sömürge statüsü” çok az değişikliklerle devam etmektedir.

Değerli okuyucular,

Kitabımızın son bölümünde bu baskı için hazırlanan kaynakça ve dizin bulunmaktadır. Ayrıca kitabın ilgili bölümlerini zenginleştirir düşüncesiyle çeşitli sayfalara eklenen resim, fotoğraf, harita ve biyografik bilgilerin kaynakları, ekler bölümünde açıklanmıştır. Kitabın dili, mümkün olduğunca sadeleştirilmiştir. Asıl metinden hiç bir çıkarma yapılmamış ama okumayı kolaylaştırmak için de yeni paragraflar oluşturulmuştur. Yirmibeş yıl sonra yapılan bu ikinci baskıda, eser dikkatle tekrar gözden geçirilip tashih olunarak, adeta yenilenmiştir.

Bu kitabın yeniden düzenlenmesi ve basılması konusunda bizlere destek olan derneğimiz gençlik komisyonu üyelerine teşekkür etmeyi bir borç biliyor, hepinize saygılar sunuyoruz. 

Çaba bizden, başarı Allah’tandır... 

Ocak 1998 / Samsun

Yayın Kurulu                   

 

 

GENEL BİLGİ

Kuzey Kafkasya’nın coğrafi sınırları, kuzeyde Don nehrinden güneydoğu istikametinde Maniç nehri boyunca Kuma nehrine kadar ve daha sonra doğuda Hazar Denizi’ne kadar uzanmaktadır. Bu sınır aynı zamanda, bir bütün olarak, Kafkasya’nın tarihi-etnografik sınırı olarak da kabul edilmektedir.(1) Kuzey Kafkasya; güneyde Azerbaycan ve Gürcistan, batıda Karadeniz, doğuda Hazar Denizi ile sınırlıdır.

1959 Sovyet nüfus sayımı rakamlarına göre Kuzey Kafkasyalıların sayısı 2.336.000  kişi idi. Bundan başka yüzbinlerce  Kuzey Kafkasyalı Yakındoğu’nun Arap ülkelerinde ve Türkiye’de yaşamaktadır. Bunlar Rusya’nın Kafkasya’yı istilasından sonra (1864), Çarlık hükümeti tarafından Osmanlı İmparatorluğu’na sürülen mültecilerin torunları olup, orada genel “Çerkes” ismiyle anılmaktadır. Kuzey Kafkasyalıların büyük çoğunluğu soy ve dil bakımından, Kafkasya’nın güneyinde Gürcülerin de dahil bulunduğu “Kafkas Halkları” grubuna mensupturlar. Bu grubun dilleri bugün İberik-Kafkas veya sadece Kafkas dilleri olarak bilinmektedir.(2)

Kuzey Kafkas dilleri iki alt gruba bölünmektedir: batıda Abaza-Adige ve doğuda Çeçen-Dağıstan veya Nah-Dağıstan dilleri.(3)

Kuzey Kafkasya arkeoloji sahasının ileri gelen Sovyet uzmanı E.İ.Krupnov’un yazdığına göre, Kuzey Kafkas halkları soyunun köklerini, burada meydana çıkarılan kadim kültürlerin yayıcılarının kabile bileşiminde aramak gerekir.(4) İberik-Kafkas grubuna mensup halklardan başka Kuzey Kafkasyalılar camiasına İran (Osetinler) ve Türk (Karaçay-Balkarlar, Kumuklar ve Nogaylar) halkları da dahil bulunmaktadır. Bugünkü Osetinlerin ataları olan Alanlar, Kafkasya’da milattan önce II. ve I. yüzyıllarda ortaya çıkmışlardı.

Kuzey Kafkasyalıların birliği, özellikle antropoloji ve etnografi sahasında belirmektedir. Antropoloji bakımından bütün Kuzey Kafkasyalılar, esas itibariyle, “Kafkas” olarak adlandırılan tek ve aynı tipe mensupturlar.(5) Kuzey Kafkasyalıların yalnız kendilerine özgü ortak halk destanları vardır. Burada özellikle efsanevi “Nart” halkı hakkındaki destanlar zikrolunabilir. Kuzey Kafkasyalılar ortak sosyal yaşayış tarzına, ortak gelenek ve göreneklere ve sosyal kültüre sahiptirler. Halk müziği, türküler ve milli oyunlar ve kıyafet Karadeniz’den Hazar Denizi’ne kadar uzanan bütün sahada tüm Kuzey Kafkasyalıların ortak malıdır.

Kuzey Kafkasyalıların manevi birliğini ortak din de sağlamlaştırmaktadır. Bir kısım Osetinler hariç bütün Kuzey Kafkasyalılar müslümandır. Kuzey Kafkasya’nın çok dilli nüfusunu asırlar boyunca birbirine bağlayan bir çok bağlar, milli birlik duygusunu doğurmuştur. Nitekim bu duygu, Rusya’da “1917 Şubat İhtilali”nden sonra Kuzey Kafkasya’nın siyasi emellerinin esasında yer almıştı.

 

 

KUZEY KAFKASYA TARİHİ

Yukarıda adı geçen Krupnov’un yazısına göre, Kuzey Kafkasya’da son tunç devrinden ilk demir devrine geçiş safhasında birbirine yakın şu akraba kültürler meydana çıkarılmıştır: Koban, Kuban ve Kayakent-Horoç. Milattan önce birinci bin yıl kültürlerinin yayıcıları, Kuzey Kafkasya’nın bugünkü  yerli nüfusunun  uzak  ilk ataları idi.(6)  Bu hale göre Kuzey Kafkasya’nın bugünkü nüfusu , tarihten önceki zamanlardan beri kendi ülkelerinin yerlileridir.

Kuzey Kafkasyalıların ataları eski Yunanistan’la canlı ilişkilerde bulunuyor, Roma’nın Mithridate de Pont ile mücadelesine katılıyorlardı. Ayrıca onlar Bizans ile Sasaniler İran’ının tarihinde de rollerini oynamışlardır. Milattan sonra 7. asrın ortalarında Kuzey Kafkasya’nın kuzey-doğu kısmını Hazar Türklerinin İmparatorluğu kapsamakta idi.(7)  Dağıstan’ın Semender şehri, bir zamanlar bu imparatorluğun başkenti olmuştur. Hazar Türkleri, Kuzey Kafkasya halklarının büyük bir kısmını kendi hakimiyeti altında birleştirmiş bulunuyordu. Hazar İmparatorluğu 965 yılında Kiev Rusya’sının darbeleri altında çökmüştür.(8) Bugün Dağıstan’da yaşayan Kumuk Türkleri Hazarların torunlarıdır.

IX.-XII. asırlarda şimdiki Osetinlerin ataları olan  Alanlar Kuzey Kafkasya’da  hakim bir durum elde ediyorlar..(9) Kuzey Kafkasya kabilelerinin ortaçağ başlarındaki kültürü bazı araştırmacılar tarafından “Alan Kültürü” diye  adlandırılmaktadır.(10)

VIII. asrın sonunda Dağıstan’ın Derbent şehri Araplar tarafından işgal ediliyor. Bu olaydan sonra İslamiyet Kuzey Kafkasya’ya sızmaya başlıyor. İslamiyet bütün Dağıstan’da ve sonra da Çeçenistan’da süratle yayılmıştır. Kuzey Kafkasya’nın batı bölgelerine ise İslamiyet, Osmanlı İmparatorluğu aracılığıyla girmiştir.

XIII. asırda bütün Kafkasya Moğolların yıkıcı istilasını geçiriyor. Bundan bir asır sonra ünlü Aksak Timur, Kuzey Kafkasya steplerinde, Osetin-Alan, Adige-Kabartay ve onların müttefiki Altınordu Hanı Toktamış’ın birleşik kuvvetlerini hezimete uğratıyor. Daha sonraki yüzyıllarda Kuzey Kafkasya’da idare başında Adigeler bulunuyorlardı.

Eski Rus prensliklerinin pek de aydın olmayan devrini bir tarafa bırakacak olursak, Kuzey Kafkasya’nın Moskova Devleti ile ilişkileri, Astrahan’ın Ruslar tarafından işgalinden sonra (1556) başlar. Büyük Petro’nu saltanatı zamanında, Terek nehri kıyısında Rusya’nın Kuzey Kafkasya’daki ileri hareketinde köprübaşı vazifesi gören Rus Kizlar kalesi kuruldu.

Osmanlı ve Rusya arasında imzalanan “Belgrad Antlaşması”nda (1739) Kabartay’ın, yani Kuzey Kafkasya’nın kuzey-batı kısmının, her iki tarafça bağımsızlığı kabul edilmiş ve böylece Kuzey Kafkasya Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında bir nevi tampon devlet rolünü oynamaya başlamıştı.

İkinci Katerina zamanında Rusya’nın Kafkasya’daki istila siyasetine hız verildi. 1763’de Kabartay’ın Mezdegu (sağır orman) bölgesinde Rus Mozdok kalesi (şimdi şehir) inşa edildi. Bundan sonra Rus kaleleri ve Rus göçmenlerinin yerleştirildiği müstahkem Kazak köyleri hattı Mozdok’tan Stavropol üzerinden Azak denizine kadar uzatıldı. Ruslar Kuzey Kafkasya’da yeni topraklar zaptettikçe bu kaleler hattı güneye doğru kaydırılıyordu. Bu andan itibaren Kuzey Kafkasyalılar Rus saldırganlarına karşı uzun yıllar süren silahlı mücadeleye başladılar.1783’de General Suvorov komutasındaki Rus ordusu Kuban ile Don arasında göçebe hayatı yaşayan Nogay Türklerine saldırmış ve onların büyük kısmını imha etmişti. Hayatta kalan Nogaylar Kuban’ın sol kıyısına, Adigelere sığındılar. Rusların Kuzey Kafkasya’da ele geçirdikleri topraklara 18. yüzyılın sonlarında, daha önce Dinyeper nehri boyundaki köyleri yerle bir edilen hür Ukraynalıların geriye kalan kısmı yerleştirildi.

Osmanlı-Rus “Küçük Kaynarca Antlaşması” Ruslara 1774’de Kuzey Kafkasya’nın merkezi bölgelerini işgal etmek için “hukuki bir temel” kurmak imkanını verdi. Bu antlaşma hükümlerine göre Osmanlı Kabartay bölgesinin Kırım Hanlığına dahil bulunduğunu kabul ediyordu. Kırım Rusya’ya ilhak edildikten sonra  (1783) ise Çarlık Hükümeti Kuzey Kafkasyalıları “Kanuni İktidar”a karşı başkaldıran “asiler” gibi saymaya başladı. Bu formül yalnız Kabartayları değil, Rus Hükümeti tarafından Kabartay’a bağlı bulundukları ilan edilen komşu kabileleri de kapsamakta idi.(11)  

Rusya’nın yayılması, Hazar Denizi’nden Karadeniz’e kadar bütün Kuzey Kafkasya’nın tek önderlik altında birleşmesine sevketti. Birleşik kuvvetlerin başına, Kuzey Kafkasya’nın I.imamı ilan edilen İmam Mansur (Çeçen) geçti. İmam Mansur 1785’de Mozdok’tan Vladikavkaz’a (şimdiki Orconikidze) kadar uzanan ve Rusya’nın Gürcistan ile irtibatını  sağlayan Rus kaleler hattını tahrip etti. Bu hat Gürcistan, 1783 antlaşmasını ihlal gerekçesiyle, Rusya’ya ilhak edildikten sonra  Ruslar tarafından ancak 1802 yılında yeniden kurulabildi. 9 Eylül 1787’de II. Katerina Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Bununla ilgili olarak İmam Mansur askeri harekatın ağırlığını, Osmanlıların bu zamana doğru Anapa kalesinin inşaatını bitirmiş olduğu Kuban’a  (XIX. yüzyılın haritalarında Çerkezistan) kaydırdı. Bu kale, Rusya’ya karşı savaşta Osmanlı Devleti’nin desteğini arayan yerli Çerkes önderleriyle yapılan antlaşma üzerine inşa edilmişti. Anapa 1791’de General Gudoviç’in kuvvetleri tarafından zaptedilmiş, kalede bulunan İmam Mansur ise Ruslara esir düşmüştü. Petersburg’a gönderilen İmam Mansur Şlisselburg kalesine atılmış ve orada can vermiştir.

Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan “Edirne Antlaşması”ndan sonra (1829) Rusya, Çeçenistan’ı kendi topraklarının bir parçası olarak saymış ve Karadenizin Kafkas sahillerini abluka altına almıştı.

19. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna doğru Dağıstan’da “Müritçilik” adı altında bilenen bir hareket doğuyor.   Başka dinden olan devlete bağlılığı kınayan, İslamiyete dayanan “Müritçilik”, Müslüman Kafkasya’yı Rusya’nın istilasından korumayı hedef edinmiş bir “milli-kurtuluş hareketi” idi. Bu hareketin başında sırasıyla şu üç imam bulunmuştur: Gazi Muhammed, Hamzat Bey ve Şamil. İlk ikisinin idaresi kısa sürmüştür: Gazi Muhammed savaşta şehit olmuş, Hamzat Bey’de bir komploya kurban edilmiştir. 1834’de imam olarak Şamil (Avar) seçildi. Rus kaynaklarında Şamil sık sık dini bir fanatik gibi gösterilmektedir. Fakat bu, gerçeğe uygun değildir. Şamil’in ve bütün hareketin hoşgörüsü, mesela; kendi vatanlarında takibe uğrayan Ruslara imamlık topraklarına sığınma hakkının tanınmış olmasından bellidir. Bundan başka Şamil, Rus ordusundan kaçan erlere de Kuzey Kafkasya’ya sığınmalarına müsaade ediyordu. Bu kişilerin sayıları artınca, toplu halde ayrı olarak iskan edilmiş ve kendilerine kilise inşa etmeleri için malzeme ve araçlar verilmişti.

1820’lerin sonunda ve 1830’lu yılların başında Rusya Kabartay’ı, Osetistan’ı ve Karaçay’ı kendine bağlayarak Kuzey Kafkasya’nın doğu ve batı kısımlarını birbirinden ayırdı. Bu, İmam Şamil’in durumunu oldukça zorlaştırmıştı. Ne var ki buna rağmen Şamil, kendi nüfuzunu Çeçenistan üzerine de yayarak, 25 yıl süre ile Kuzey Kafkasya’nın mücadelesini yürütmeyi başarmıştı. Çerkezistan’da savaşı onun gönderdiği naipler yönetiyordu. Bunların içinden Muhammed Emin en fazla başarılı olanıdır.

İmam Şamil, küçük olmakla beraber, sürekli ve muntazam bir ordu vücuda getirmişti. Tehlike anında veya herhangi bir askeri hareket sırasında halk yığınları bu ordu tarafından toplanıyordu. Top dökümü, barut ve cephane imali için gerekli tesisler kurulmuştu. Şamil’in Çeçenistan ve Dağıstan’da gerçekleştirdiği reorganizasyon, sonradan Çerkezistan’da da tekrarlanmıştı. Bunu Muhammed Emin ve onun yanında kurulan Yüksek Konsey (Mahkeme)  uygulamıştı

.Fakat Kuzey Kafkasya ile Rusya’nın karşı karşıya bulunan silahlı kuvvetleri kıyaslanacak gibi değildi. Küçük, insan ve araç bakımından fakir ve dünyadan yalıtılmış Kuzey Kafkasya’nın karşısında sayısız kaynaklara ve milyonlarca nüfusa sahip kudretli Rusya imparatorluğu bulunuyordu. Geçen yüzyılın 40. yıllarında Çarlık hükümeti Kafkasya’da silahlı Rus ve Kazak köyleri hariç 200.000 kişiden oluşan bir ordu toplamıştı. Aynı yüzyılın ellinci yıllarının sonunda bu ordunun toplamı 300.000 kişiyi geçiyordu.

Kuzey Kafkasyalılar arasında dış yardım ümitleri Kırım Savaşı sırasında doğdu. Osmanlılar Sohum’a çıkartma yaptılar. Bu durum Muhammed Emin’e, Rusların Karadeniz (Çerkes) sahillerinde kurdukları bütün istihkamları işgal etmek imkanını vermişti.

Kafkasya savaşının Kırım’daki savaş seyri üzerinde yaptığı etkiyi kaydeden geçen asrın Rus askeri-siyasi yazarı general Fadayev şöyle yazmakta idi:

“...Kafkasya savaşı kuvvetlerimizi o kadar bağlıyordu ki, Kafkasya’ya yığdığımız 280.000 kişilik  ordudan Başkadıklar kesimine ancak 9.000, Kürük Dere’ye de 17.000 kişilik  bir kuvvet ayırmak mümkün olmuştu...”                           

Fadeyev sözlerine şunları eklemişti: 

“...Mısır’dan Japonya’ya kadar bütün kıtayı bozguna uğratabilecek bir durumda olan bu savaşcı, tecrübeli, herşeye hazır 280.000 kişilik ordu, Kafkasyalıların düşmanca bağımsızlık hareketiyle Avrupa siyaset terazisinde sıfıra indirilmişti...”(12)

Direnmeye devam etmekten ümidini kesen İmam Şamil 25 Ağustos 1859’da teslim olmak zorunda kaldı.Çerkezistanda bunu, aşağıdaki satırlarında  ortaya koyduğu gibi yerli nüfusu topyekün imha ve sürgün  hareketi takip etti:

“...Savaş son derece amansızca cereyan ediyordu. Biz geri dönülmesi imkansız bir tarzda ve askerin bastığı her toprak parçasını son ferde kadar Dağlılardan (Kuzey Kafkasyalılardan, -B.B.) temizleyerek adım adım ilerliyorduk. Kar erir erimez ve ağaçlar yeşermeden önce (Şubat ve Martta) yüzlerce dağ köyleri ateşe veriliyordu. Ekinler atlara yediriliyor veya çiğnetiliyordu. Köy nüfusu gafil avlandığı takdirde, derhal asker korumasında en yakın Kazak köyüne götürülüyor ve oradan Karadeniz sahillerine ve daha sonra Türkiye’ye sevk ediliyordu. Bizim  yaklaşmamız  sırasında  boşalan  kulübelerde  çoğu  zaman  masanın üzerinde, içinde kaşığı ile beraber  henüz soğumamış lapaya, üstünde iğne takılı tamiri yarıda kalmış elbiselere, döşemeye yayılmış bir şekilde bırakılan çeşitli çocuk oyuncaklarına raslanıyordu. Fakat bazen askerlerimizin şerefine uygun çok nadir, canavarlığa kadar varan hunharca hareketler de yapılıyordu...”(13)              

Bu genocide, Rus orduları Mayıs 1864’de son direniş yuvası olan Ahçipsou bölgesini (şimdiki Gagra şehri  civarında, dağda bulunmaktadır) ele geçirinceye kadar bir kaç yıl daha devam etmiştir.

Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı istilası sonucunda, onun 1850-1860 yıllarında 3.000.000 - 3.200.000 kadar olan nüfusu, 1897 nüfus sayımına göre 1.662.000 kişiye düşmüştü. Bu memleketin başına neler geldiğini ise aşağıdaki satırlar ibretle ortaya koymaktadır:

“...Kanlı savaş Dağlıları yurdundan sürmüş ve ortadan kaldırmış, onların kültürünü kökünden tahrip etmiştir. Suni kanallar sazlık haline gelmiş, büyük emek pahasına yapılmış suni taraçalar yıkılmıştır. Geniş bahçeler ve mükemmel bağlar kısmen savaş sırasında ve memleketin Ruslarla iskanı devresinde kökünden kesilmiş, kısmen de yabanileşmiş ve başka cins bitkilerle karışmıştır ki, yabani asma çubuklarıyla örgülenmiş ormanın sık yerinin nerede bittiğini ve eski bakımlı yerlerin nerede başladığını bugün artık tayin etmek oldukça güçtür...”(14)

Yukarıda anlatılanların çoğu aktüelliğini günümüzde de muhafaza etmektedir. Soçi’den Anapa’ya kadar baştan başa tatil köylerinin kurulması tasarlanan Karadeniz’in sahil boyu gelişmektedir. Eskiden yoğun Çerkes nüfusunu barındıran,  şimdi de büyük kısmı ormanlarla kaplı bulunan dağlık bölge, tabiatı korumak bahanesi ile kısmen kapatılmış, geriye kalan büyük kısmı da Sovyetler Birliği’nin kereste sanayinin merkezlerinden biri haline getirilmiştir. Yabanileşmiş Çerkes bağ ve bahçelerinin ürünlerinden ise, (halen Kuzey Kafkasya’nın batı kısmının da içerisine girdiği Krasnodar eyaleti) konserve sanayinde hammadde olarak faydalanılmaktadır.           

Daha Kafkasya savaşının devamı esnasında, bir yandan Rus Kazaklarını yerleştirmek, öte yandan da  savaş sıralarında gösterdikleri yararlığa karşılık subay ve memurlara dağıtılmak üzere Kuzey Kafkasya toprakları geniş ölçüde müsadere edilmeye başlandı. Kuzey Kafkasya’nın geniş ormanlık sahalarının Rusya hazinesine devredildiği ilan olundu. İşlemeye elverişli toprağın dağıtımı ise öyle yapılıyordu ki, müsadere edilen topraklara yerleştirilen yeni Rus göçmenlerine nüfus başına, yerli nüfus başına kıyasla on ve daha çok misli toprak düşüyordu.  Bu arada yerli halka her zaman daha kötü toprak parçaları verilmekteydi.(15)

Bu siyaset sonucu olarak 1864-1866 yılları arasında daha 80.000 kadar Çeçen-İnguş, Osetin, Kabartay ve diğer Kuzey Kafkasyalılar Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmek zorunda kalmışlardı. Geride kalanlar arasında ise, Ruslara karşı,  gerek spontane ve gerekse teşkilatlı ayaklanmalar şeklinde sık sık kendini gösteren kaynaşma durmadan devam ediyordu. Özellikle 1877-1878 Rus-Osmanlı savaşı sıralarında yapılan ayaklanma oldukça önemliydi. Ayaklanma merkezleri, Çarlık Hükümeti’nin birkaç tümenlik kuvvet sevk etmek zorunda kaldığı Çeçenistan ve Dağıstan’da idi. Karadeniz sahillerinde Abazalar, Sohum’a çıkartma yapmış olan Osmanlılara silahlı yardımda bulunuyordu. Osmanlılar Sohum’dan çekilirken, canlarını Ruslardan kurtarmaya çalışan birkaç onbin Abhaz onlarla birlikte Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardı.

Rusya’da  patlak veren “1917 Demokratik Şubat İhtilali” Kuzey Kafkasyalılarda  kurtuluş  ümidini canlandırdı. 8 Mart 1917’de Vladikavkaz şehrinde (şimdiki Orconikidze) “Birleşik Kafkas Dağlıları Birliği”nin “Geçici İdaresi” adı altında milli bir teşkilat oluşturuldu. Bu teşkilat 1 Mayıs 1917 tarihinde Vladikavkaz’da, 7 Mayıs 1917 tarihine kadar devam etmiş olan halk temsilcilerinin  “Birinci Genel Kuzey Kafkasya Kongresi”ni topladı. Kongre delegeleri arasında beliren ümit ve hedeflerin ortaklığını, Dağıstan delegesi Hasanov gayet başarılı surette şöyle ifade etmişti:     

“...Dil bakımından aralarında farklar bulunan Kuzey Kafkasya Halkları, hayat felsefesi, gelenek, görenek ve ortak menfaatlar bakımından bir millet halinde birleşiyor ve kaynaşıyorlar...”

Kongre, Kuzey Kafkasya’nın ayrı bir ünite sıfatı ile gireceği Rusya‘nın federal cumhuriyet esasları üzerinde yeniden kurulmasını ve Rus Hükümeti’nin kendine malettiği Kuzey Kafkasya topraklarını geri vermesini talep ediyordu.(16)

Bolşevikler 1917 Ekiminde Petrograd’da iktidarı ele geçirdikten sonra Kuzey Kafkasya’nın merkezi Rus makamlarıyla her türlü bağları koptu. Kuzey Kafkasyalıların yaşadıkları bölgelerdeki iktidarı, hakimiyetini yerli halk konseyleri (Çeçen, İnguş, Osetin, Kabartay-Balkar ...v.s.) vasıtasıyla gerçekleştiren “Birleşik Kafkas Dağlıları Birliği Merkez Komitesi” üzerine aldı. 1918’in Ocak ayına doğru Bolşevikler yerli Rus garnizonlarına dayanarak bazı şehirlerde (Piyatigorsk,Georgiyevsk...v.s.) iktidarı ele geçirdiler. 1918’in Ocak ayı sonunda onlar Mozdok şehrinde, Stalin’in müstakbel yakın işbirlikçilerinden biri olan Kirov’un yönettiği sözümona “Terek Eyaletinin Birinci Bölgesel Kongresi”ni topladılar.1919 Şubatının ikinci yarısında Piyatigorsk şehrinde yine Bolşeviklerin düzenledikleri “Terek Halkının İkinci Kongresi” toplandı. Başlıca olarak Kafkasya’da sürekli ikametgahları bulunmayan Rus askerlerinden oluşan kongrenin çoğunluğu, “Rus Halk Komiserleri Heyeti”ni  (hükümetini) tanımış ve Lenin’e bir selam mesajı göndermişti. Kongre “Terek Halk Konseyi”ni ve onun icra organı olarak başına Gürcistan’dan kaçan Buaçidze adlı bir bolşeviğin getirildiği “Terek Halk Komiserleri Heyeti”ni seçti. “Halk Konseyi” üyelerinin büyük çoğunluğu ve hemen hemen bütün “Halk Komiserleri” Kuzey Kafkasya ile ilgisi bulunmayan yabancılar idi. Bolşevikler ancak Kuzey Kafkasya’nın bazı şehirlerinde ve Rus köylerinde yerleşebilmişlerdir. Yerli Kuzey Kafkas nüfuslu bölgeler ise, merkezi Temirhanşura’da (şimdiki Buynaksk) bulunan “Birleşik Dağlılar Birliği Merkez Komitesi”ne bağlı yerli halk konseylerinin elinde bulunmaya devam ediyordu.

Bu arada Kafkasya sahnesinde yeni bir faktör olarak, Osmanlı Devleti göründü. Trabzon’da Kafkas halkları temsilcileriyle Osmanlı temsilcileri arasında bir konferans yapıldı. Kuzey Kafkasya’yı Temirhanşura’da halk konseyinin seçtiği heyet, Güney Kafkas halklarını da (Azerbaycan Türkleri, Ermeniler ve Gürcüler) Mavera-i Kafkasya Seym (Parlemento) Heyeti temsil ediyordu. Konferans sırasında Kafkas heyetinin egemen milletler temsilcileri gibi hareket ettikleri taktirde konuşmaların kolaylaşacağı anlaşıldı. Bunun sonucu olarak 11 Mayıs 1918’de Kuzey Kafkasya, 26 Mayıs’da Gürcistan ve 28 Mayıs’da Azerbaycan ile Ermenistan bağımsızlıklarını ilan ettiler.

Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı dramatik şartlar içinde ilan edilmişti. Zira 1918 Nisanının sonunda Bolşevikler Astarhan’dan Kuzey Kafkasya’ya deniz yoluyla Hazar Denizi savaş donanması gemileri tarafından desteklenerek büyük bir deniz piyade birliğini sevk ettiler. Adı geçen deniz piyadesi beklenilmeyen bir zamandan biraz önce Şamilkale adı verilmiş olan Port-Petrovsk limanını işgal etti. Bolşevik dış kuvvetler Temirhanşura üzerine yürüdüğünden burada toplantı halinde bulunan “Kuzey Kafkasya Halk Konseyi”, Kuzey Kafkasya bağımsızlığının ilan edildiği dağlık Gunip çevresine taşınmak zorunda kalmıştı. Trabzon’daki Kuzey Kafkasya heyetinin başkanı Abdülmecid Çermoy, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Başkanlığına, heyet üyesi Haydar Bammat da Dışişleri Bakanlığına seçildi. “Halk Kongresi”de “Parlemento” adını aldı. Trabzon’daki heyet, yabancı devletlere bağımsız “Kuzey Kafkasya Devleti”nin kuruluş olayını resmen bildirmesi için görevlendirildi.

Osmanlı Devleti bütün Kafkas devletlerini “de-jure” tanıdı. Kısa bir süre sonra Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı, Osmanlıların diğer müttefik devletleri tarafından da “de-facto” tanındı. Sovyet Hükümeti bu olayı protesto etmişti. Kuzey Kafkas Heyeti İstanbul’da Osmanlı Hükümeti ile “Dostluk ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” imzaladı. Bu antlaşma gereğince Yusuf İzzet Paşa komutasında bir Osmanlı tümeni Eylül 1918’de Kuzey Kafkasya’ya geldi. Ne  var ki, Mondros Antlaşması sonucunda adı geçen tümen Kasım 1918’de  dönmek zorunda kalmıştı.

1918’in yazında Kuzey Kafkasya sınırlarında şiddetli bir sivil savaş cereyan ediyordu. General Denikin’in Beyaz Rus Ordusu buralarda  yuvalanan Bolşevikleri imha etmek ve “tek ve bölünmez Rusya”yı yeniden kurmak gayesiyle güneye doğru ilerlemeye çalışıyordu. Bolşeviklere karşı milli Kuzey Kafkas kıtaları da savaşıyordu. Kabartay’da, Nalçik şehrini işgal eden Albay Zaur Bek Dautoko-Serebryakov’un müfrezesi harekatta bulunuyordu. Hasafyurt şehrini Bolşeviklerden temizleyen ve adı geçen Türk tümeniyle birlikte 1918’in Eylülünde Port-Petrovsk’u geri alan Kuzey Kafkas kıtaları Osetya, Çeçenistan ve Dağıstan’da da faaliyet gösteriyorlardı. 

Sovyet tarihçilerinin şimdi, Kuzey Kafkasya’da Sovyet hakimiyetinin daha 1918’de ilan edilmiş olduğunu iddia etmelerine rağmen,  Kuzey Kafkasya’nın bütün dağlık kısmı ve keza yerli Kafkas nüfusunun çoğunluk teşkil ettiği ovalık bölgesi “Sovyet İktidarı”nı tanımıyor ve “Kuzey Kafkasya Milli Hükümeti”ne bağlı bulunuyorlardı.

General Denikin’in ordusu Şubat 1919’da Kabartay ve Osetistan’a girmiş ve Grozni şehrine dayanmıştı. Beyazların güney cephesinde harekatta bulunan XI.Sovyet Ordusu fiilen ortadan kalkmıştı. Beyaz Komutanlık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ne karşı beslediği düşmanca hisleri gizlemeye gerek görmüyordu. Bu zamana doğru Beyaz Rus hareketine yardıma başlamış olan ve Port-Petrovsk’a sömürge askerlerinden oluşan bir tabur çıkaran İngilizler, aracılık etmeğe ve her türlü çarpışmayı önlemeye çalışıyorlardı. 1919’un Martında Beyazlar yeniden Kuzey Kafkasyalılara karşı taaruza geçtiler. Özellikle Çeçenistan ve İnguşya’da çetin çarpışmalar yapılıyordu. Kuzey Kafkasya’nın hemen hemen bütün bölgelerinde muntazam askeri birlikler bulunmadığından bu çarpışmalara, esas itibariyle, Beyaz Rus Ordusunun yolu üzerinde bulunan meskun yerlerde yaşayan yerli Kuzey Kafkasyalılar katılmaktaydılar. Çarpışmalar bütün Nisan ayında devam etmiş ve yine İngilizlerin müdahalesi sayesinde yeniden durdurulmuştu. Port-Petrovsk’daki İngiliz komutanının Kuzey Kafkasya Hükümeti’ne bildirdiğine göre,       

 “...İngiliz teklifi üzerine Denikin harekata devam etmeyeceğini ve taarruzu durduracağını kabul etmiştir...”

Bildiride daha sonra yazıldığı üzere, Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlık ve sınırlar meselesi “Versailles Barış Konferansı”nda çözümlenecektir.

1919 Mayısının sonunda Beyaz Rus müfrezesinin Port-Petrovsk’ı birdenbire işgal etmesi üzerine Kuzey Kafkasya Parlementosu ve Hükümeti’nin faaliyetine son verildi. Birçok parlamento üyeleri sığındıkları Gürcistan’da, “Kuzey Kafkasya Meclisi” adı altında yeniden faaliyet göstermeğe başladılar. Bu devreyi anlatan General Denikin diyordu ki:                                    

“...Kuzey Kafkasya ilhak edilmiş, fakat yola getirilememişti...”(17)

Kuzey Kafkasya’nın milli birlik düşüncesinden korkan Denikin, elinden geldiği kadar bunun gerçekleşmesine mani oluyordu. Kuzey Kafkasya’da General Denikin’e karşı ayaklanma Haziran 1919’da Dağıstan’da başlamış sonra Çeçenistan’a ve daha sonra da batıya sıçrayarak Eylüle doğru bütün Kuzey Kafkasya sahasını kaplamıştı. Dağıstan’ın dağlık kısmında bütün Beyaz Rus garnizonları imha edilmiş ve silahsızlandırılmıştı. Kendiliğinden patlak veren ayaklanma, 1919’un Eylülüne doğru artık muntazam halk milis birliklerine ve topçu kuvvetine sahip bulunuyordu. Bu hareketin, 1919’un Ekimine doğru Kuzey Kafkasya Meclisi ve Sosyalist Grup üyelerinden oluşan “Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi” şahsında hükümet organı da  oluşmuştu. Sonradan anlaşıldığı üzere Sosyalist Grupta Kuzey Kafkas Bolşevikleri de yuvalanmıştı. Denikin bu hususta şöyle yazmakta idi:

“...l919’un ilkbaharında Terek Dağıstan ülkesi ayaklanmalar ateşinde yanıyordu... Güney Silahlı Kuvvetleri ile Bolşeviklerin, Azerbaycan ve Gürcistan’ın destekledikleri ve sahte Dağlı Hükümeti (Kuzey Kafkasya Meclisi,-B.B.) tarafından yönetilen Dağlılar arasında bazen sönen, bazen yeniden alevlenen kanlı ve gayet yorucu savaş cereyan ediyordu...”

Ne var ki, Denikin “Bolşevik yardımı” hususunda  yanılıyordu. Böyle bir yardım genellikle mevcut değildi. O devir Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi Kafkasya Ülke Komitesi raporlarından birinde deniliyordu ki:

“...Kızılordu Kuzey Kafkasya’da halen Kumuk topraklarında ve HasefYurt bölgesinde mevcuttur. Bu ordunun esas çekirdeğini Terek nehrinin aşağı akıntısındaki kıyı sazlıklarında  gizlenen XI.Ordu artıkları  teşkil etmektedir....”(18)

1919’un sonbaharında bütün dağlık Dağıstan, Beyaz Rus birliklerinden temizlenmişti. Derbent işgal edilmiş ve yalnız Beyaz Hazar Denizi donanması’nın toplarıyla korunan iskele Denikin’in elinde kalmıştı. Çeçenistan’da Kuzey Kafkasyalılar, Beyaz Rus birlikleri komutanı General Dratsenko’nun karargahı bulunan Grozni şehrini tehdit ediyorlardı. İnguşistan’da ve daha ileride,  batıda Beyaz Ruslar ancak ovalık bölgede tutunuyorlardı.

1919’un yazında Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Heyeti Paris’de Slav Kuban Kazaklarının yerli iktidarını temsil eden Kuban Radası (Parlementosu) Hükümeti Heyeti ile bir “Dostluk Antlaşması” imzaladı. Antlaşma iki devlet teşkilatı arasındaki sınırlar meselesini barış yoluyla çözümünü öngörüyordu. Denikin bu antlaşmayı “Rusya’ya İhanet” diye ilan etmiş ve antlaşmanın baş girişimcisi olmak üzere Kuban Rada Başkanı Kulabuhov’u Yekaterinodar şehrinde asarak, Kuban Rada Heyeti üyelerini gıyaben mahkum etmişti.

Ne var ki bu olay, Kuban Kazakları arasındaki bağımsızlık hareketini kuvvetlendirmeye yaramış ve sonuçta Kuzey Kafkasya’daki Beyaz Rus hareketini oldukça zayıflatmıştı.

1920 Şubatına doğru Denikin ordusunun hezimete uğrayacağı artık belli oluyordu.13 Ocak 1920’de Sovyet güney doğu cephesi komutanı Smilga şu emri yayınlamıştı:

“...Kuzey Kafkasya’da Sovyet hakimiyetini kurmak üzere Orconikidze (başkan), Kirov (Başkan yardımcısı), Stopani, Mdivani ve Nerimanov’dan (üyeler) oluşan ‘Kuzey Kafkasya’da Sovyet Hakimiyetini Yeniden Kurmakla Görevli Büro’ oluşturulmaktadır...”

Böyle bir heyetin kuruluşu (bir Rus, üç Gürcü ve bir Azerbaycanlı) “yeniden kurma” işinin yalnız Kuzey Kafkasya’yı değil, diğer Kafkas Cumhuriyetlerini de  (Azerbaycan, Ermenistan, Gürcüstan) kapsayacağını gösteriyordu.

Adı geçen olaylarda Kuzey Kafkas asıllı bolşeviklerin oynamış oldukları rol ilginçtir. İhtilale kadar ilerici Kuzey Kafkas aydınları arasında Rusya Sosyal Demokrat Partisi “Bolşevik Franksiyonu” üyesi genellikle yoktu. 1919 Mayısının sonunda Mahaç Dahadayev ile Ulubiy Buynakski adında iki Dağıstanlının teşebbüsüyle Kuzey Kafkasya Milli Hareketinin “Sosyalist Grup” adı altında sol kanadı teşekkül etti.

Bu grup kendi programına Kuzey Kafkasya Halk Kongresinin kabul ettiği kararları aynen almıştı. Sosyalist grup aynı zamanda sabık Rusya İmparatorluğunun federal esaslar üzerinde yeniden kurulmasını, Kuzey Kafkasya’nın  tek milli ünite şeklinde  birleşmesini  ve mahalli işlerin yerlilere  devredilmesini  vesaireyi de talep ediyordu.Fakat Sosyalist grup bunun yanısıra yerli şeyhlerin ve özellikle “Kuzey Kafkasya Müftüsü” seçilen ve başta Dağıstan’da olmak üzere tüm Kafkasya’da gittikçe daha fazla nüfuz kazanmaya başlayan ve ikinci Şamil olmak ümidini besleyen Şeyh Necmuddin Gotsinski’nin siyasi işlere aktif olarak katılmalarına karşı çıkarak  din aleytarı bir tutum takınmıştı.

Bu gibi endişeler Sosyalist Grubu yavaş yavaş kendi programlarında bütün halklar için derhal “Rusya’dan ayrılmak da dahil Self-determinasyon hakkını” açıkça ilan eden bolşeviklere yaklaştırıyordu. Bolşevikler Petrograd’da iktidarı zaptettikten sonra Sovyet hükümeti “Rusya ve Doğu Müslümanları”na bilinen çağrısını yapınca, Sosyalist Grup kendi saflarında henüz Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi üyeleri bulunmadığı halde bolşeviklerle açıkça işbirliği yapmaya başlamıştı.

Kuzey Kafkasya’nın bir kısmı Denikin ordusu tarafından işgal edildikten sonra , Sosyalist Grup üyeleri Bakü’ye, bağımsız Azerbaycan’a sığındılar. Bakü’de bunlar, kendilerini açıkça komünist ilan etmeden Bolşevik Partisi cüzdanlarını almış ve ayrı bir Kuzey Kafkasya Komünist Partisi’ni kuracaklarını bildirmişlerdi. Bu “ayrılığa” Rusya Komünist (Bolşevik) Partisi ve daha sonra Moskova kesinlikle karşı çıktılar.(19)

1919’un sonbaharında Denikin’e karşı isyanın en hararetli zamanında Sosyalist Grup üyelerinin çoğu Dağıstan’a dönmüş ve Komünist Partisi’ne mensup olduklarını gizlemeye devam ederek Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi Birliği’ne girmişti. Zamanla Savunma Konseyi’nde birçok kilit noktalar komünistlerin eline geçmiş ve Kızılordu birlikleri Kuzey Kafkasya sınırlarına yaklaştığı sıralarda bunların Savunma Konseyi’nde çoğunlukta bulundukları anlaşılmıştı.

Savunma Konseyi başkanlık makamı komünist Sultan-Sait Kazbekov tarafından işgal edildi. Ne var ki, hatta Kuzey Kafkas komünistlerinin istedikleri şeyler bile, Denikin’i bozguna uğrattıktan sonra Kuzey Kafkasya’yı işgal etmiş olan Sovyet makamlarının kurduklarından tamamıyle başka bir manzara arzediyordu. Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi kendi amacını, başkan Sultan Sait Kazbekov’un imzasıyla 17 Şubat 1920’de yayınladığı aşağıdaki bildiri ile ifade ediyordu:

“...Kuzey Kafkasya’nın hürriyet ve bağımsızlığı için yapılan ağır dış mücadele sırasında seçilen Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi’nin yeni bileşimi, kendini (sabık Dağlı Cumhuriyeti toprakları düşmandan tamamen temizleninceye kadar) bütün Dağlı halkların bağımsızlık ve hürriyetini savunan bir organ gibi kabul etmektedir. Dağlı halkların bağımsızlık ve hürriyetini savunan bir organ olarak Savunma Konseyi, düşmandan artık temizlenmiş yerlerde yüksek iktidarı eline almakta, geriye kalan toprakların kurtuluşu ve devlet kuruluşu meselelerini son çözüme bağlamak üzere Kuzey Kafkasya Emekçi Dağlı Halklarının Genel Halk Kongresini toplamayı hedef edinmektedir.

Savunma Konseyi, memleketin bütün canlı kuvvetlerini, Kuzey Kafkasyanın bağımsızlık ve hürriyetini savunma hareketi etrafında birleştirerek, bütün günlük meseleleri şeriat ve ihtilal ruhunda çözümlemektedir. Çok ıstırap çekmiş olan Dağlı halk, barış ve kültürel gelişme arzu etmektedir. Bundan ötürü Savunma Konseyi, dış siyasette Birleşik Emekçi Dağlı Halklar Cumhuriyeti topraklarıyla sınırdaş olan bütün cumhuriyetlerle barışçı ve iyi komşuluk ilişkilerinin muhafazasını hedef edinmektedir.

Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi dış ve iç siyaset meselelerinde kendini sorumlu saymakta ve iktidarın tamamını üzerine almaktadır...”(20)

Bu beyanname, ihtilalci fakat esas itibari ile demokratik prensipler üzerinde kurulmakla beraber, tek ve bağımsız “Kuzey Kafkasya Devleti”ni oluşturmak arzusunu ifade ediyordu. Savunma Konseyi “Kuzey Kafkasya’da Sovyet Hakimiyetini Yeniden Kurmakla Görevli Büro”nun kurulduğunu biliyor ve anlaşılan, yaklaşan Sovyet Ordularına kendi memleketinde Sovyet iktidarını ne şekilde görmek istediğini haberdar ediyordu.

1920 Martının sonunda Savunma Konseyi Beyaz Rus kuvvetlerinden kurtarılan Port-Petrovsk’a taşındıktan sonra, beyanname hemen hemen harfi harfine tekrarlanmıştı. Ne var ki Moskova Kafkasya’ya başka planlarla geliyordu. Kızılordu kurtarmak için değil, Kuzey Kafkasya Cephe Komutanı Tuhaçevski’nin bildirisinde denildiği gibi, Kuzey Kafkasyalılar‘ın “...kendilerini tekrar büyük işçi ve köylü Sovyet Rusyası’nın evlatları olarak görmeleri...” için geliyordu.

Komünist Partisi tarafından “Kuzey Kafkasya Savunma Konseyi”nin Bolşevik kanatına baskı yapılmaya başlanmış ve bu kanat Bolşevik olmayan üyeleri Konseyden ihraç ederek 11 Nisan 1920’de şu kararı almıştı:

“...Savunma Konseyi’ne artık ihtiyaç kalmadığından ve Kuzey Kafkasya’nın diğer halkları arasında artık ihtilal komiteleri kurulmuş olduğundan Savunma Konseyi bu tarihten itibaren ‘İhtilal Komitesi’ adını almaktadır...”

Başka deyimle Sovyet iktidarı Kuzey Kafkasya’yı parçalama siyasetini uygulamaya başlamıştı. Savunma Konseyi’ne bağlı askeri birlikler ise dağıtıldı. Sovyet Rusya’sında o dönem de “savaş komünizmi” hüküm sürüyordu. Onun şiddet ve baskı hareketlerine Kuzey Kafkasya’da da başvuruldu. Aydınların yurtsever kısmı arasında tutuklanmalar başladı. Kızılordu ile gelen siyasi komiserler ve skeri birlikler, işgal edilmiş düşman memleketinde imişler gibi davranıyorlardı. Savaş komünizmi zamanında yürürlükte olan "iaşe teslimat usulü" sık sık halkı açıkça yağma şeklini alıyordu. Bu arada Sovyet hükümeti Kafkasya'da istila sİyasetine devam ediyordu.

Sovyet hükümetinin rezilce hareketleri yüzünden Kuzey Kafkasya'da büyük bir isyan patlak verdi. 1920'nin sonbaharına doğru Dağıstan bu isyanın merkezi haline gelmişti. Ne var ki daha aynı yılın yazında Kuzey Kafkasya'nın batısında Karaçaylılar ve Çerkesler de ayak­lanmış ve general Sultan Kılıç Girey komutasında dağlık bölgeleri düş­mandan temizleyerek Maykop-Mineralnıye Vodi cephesini kurmuşlardı. Dağıstan'da isyan 1921 yılının başına doğru en geniş ölçüyü bulmuştu. Moskova bu isyana karşı üç orduyu (IX..X. ve XI. orduları) sevketmek zorunda kalmıştı. İsyanın başlıca merkezi olan Dağıstan'da 67 piyade taburu, 10 süvari alayı, çok sayıda muhasara topları da dahil her çeşit toplar, zırhlı ve otomobil birlikleri yerleştirilmişti.(21)

İsyanın amaçlarını karakterize eden Sovyet tümen komutanı Todorski, isyanın "...milli -kurtuluş sloganı altında yürütüldüğünü..." yazıyordu.(22)

Şubat 1921'de Kızılordu birlikleri, Moskova'da kısa bir müddet önce Gürcistan'la "Dostluk Antlaşması" imzalan­mış olmasına rağmen, bu cumhuriyet üzerine saldırdılar. Bundan evvel Ermenistan da işgal edilmişti. Gürcistan'ın İşgali üzerine Kuzey Kafkasya’daki isyan hareketi oldukça güç bir duruma düşmüştü.(23)

Ne var ki, mücadele daha üç ay devam etmiş ve Kızılordu isyancı birliklerin teşkilatlı direnişini ancak 1921 Haziranının sonuna doğru bastırabilmişti. İsyanı yönetenler­den Şeyh Necmuddin Gotsinski 1924 yılına kadar dağlarda gizlenmişti. İmam Şamil'in isyanın başlangıcında Türkiye'den Dağıstan'a gelen torunu Said Şamil ve General Sultan Kılıç Girey artık Sovyet işgali altında bulunan Gürcistan yoluyla Anadolu'ya oradan da İstanbul'a geçmeye muvaffak olmuşlardı.

1920-1921 İsyanı Sovyet Hükümeti'ni bir sıra politik tavizler vermek sorunda bırakmıştı. Bunlardan başlıcası, Kuzey Kafkasya'nın ilan edilen sözde "özerkliği" idi.

Fakat bu "özerklik" bile Sovyet iktidarının kurulmasına yardım eden Kuzey Kafkas komünistlerinin ve onları destekleyenlerin istedikleri şekilde İlan edilmemişti. Sovyet olmakla beraber "Tek ve Birleşik Kuzey Kafkasya" yerine "Rusya Merkez İcra Komitesi"nin 20 Ocak 1921 tarihli kararnamesiyle iki cumhuriyetin kurulmuş olduğu bildirili­yordu: "Dağıstan ve Dağlı Özerk Sovyet Cumhuriyetleri."

Bu karar, bu güne kadar Kuzey Kafkasya'da uygulanan "parçala

Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Kitap