Dernek Arşivimizden Bazı Araştırma Dosyaları...

Kendileri henüz ne isimle anılacaklarına karar verebilmiş değil; ama, ortada sisli görüntüsüyle bir organizasyon olduğu muhakkak… 1991 ilkbaharında “şahsiyet” bulmuş… Kullanılan isim hakkında bir sürü tevatür dolaşıyor: “Dünya Çerkes Birliği”, “Uluslararası Çerkes Derneği”, “Dünya Çerkes Derneği”, “Dunaypso Adige Khase”, “Dünyapso Adige-Abaza Khase”, “Mejdunarodnaya Çerkesskaya Assosiasiya” ya da “International Circassian Association”… Bunlara yarın başkaları da eklenebilir.

Biz, “örgüt” mensuplarının pek sevdiği adı kullanalım: “Dünya Çerkes Birliği”.. Kısaca “DÇB” diyelim. Örgütün ismi gibi, “tarihçesi”ne ilişkin rivayet de bol; kimilerine göre 1989 bir dönüm noktası, kimilerine göre 1990, kimilerine göre 1991. Rusya İçişleri Bakanlığı’ndaki doğum kağıdına ise “1991” tarihi düşülmüş…

“Dünya Çerkes Birliği Dosyası” zihinlerde yer alan bazı sorulara, farklı ve derin bir perspektiften cevap bulabilmek amacıyla oluşturulmuştur. “Dünya Çerkes Birliği Dosyası” bu yönüyle arşivlerimizde yeralan bilgi ve belgelerin yansımasından başka bir şey değildir. Belirtildiği gibi, “Dünya Çerkes Birliği Dosyası” cevaplanmayı bekleyen bir dizi soru etrafında şekillenmiştir. Öncelikle bu sorulara bakarak dosyamızı açabiliriz:

“Dünya Çerkes Birliği” nedir?

DÇB hangi amaçlara hizmet etmektedir?

Ne zaman kimler tarafından vücuda getirilmiştir?

Kurulmasına kimler önayak olmuştur?

Kimler ipleri elinde bulundurmaktadır?

Neden böyle bir yapı ihtiyacı ortaya çıkmıştır?

DÇB hangi hedeflere yönelmiştir?

Bu kuruluş kimlerden ne şekilde destek sağlamıştır?

Kuzey Kafkasya’ya hangi gözlüklerle bakılmaktadır?

DÇB Kuzey Kafkasya’daki gelişmeleri nasıl görmektedir?

Ne tür argümanlar kullanılmaktadır?

Söylemler hangi stratejiler etrafında şekillenmektedir?

Yöneticiler nasıl bir kariyere sahip olmuştur?

DÇB kadrosu yaşamlarını nasıl sürdürmektedir?

Görünen yüzünün ötesinde DÇB’nin farklı bir çehresi var mıdır?

DÇB bünyesinde karanlık şahsiyetler yer almakta mıdır?

Kuzey Kafkasya sahnesinde DÇB ne tür bir rol yüklenmiştir?

Merak edilen bu sorulara verilecek cevaplar elbette Kuzey Kafkasya’nın tarihi geçmişiyle de yakından bağlıdır. Nihayetinde DÇB tarihin belli bir “kırılma noktasında” ortaya çıkmış, belli “misyon”u yüklenmiş, belli “söylemleri” olan ve belli “eylemler” sergileyen bir “yapı”dır. Bu yapıya bakış ise, bakış sahibinin durduğu noktalar ile de bağlantılıdır. Algılamak ise “okuyucu”nun insiyatif alanındadır.

 

“KOMÜNİZMİN” YIKILIŞI VE KUZEY KAFKASYA’DAKİ GELİŞMELER

 

Dünya tarihinin en kanlı en totaliter devleti Sovyetler Birliği, XX. yüzyılın sonunu göremeden yıkıldı. “Tarih arada bir böyle azizlikler” yapabiliyordu…Çoktan beri çalan çanları, korkunç rejimin ortodoks taraftarları duymak bile istememişti. O “dev ülke”ye duydukları hayranlık “gerçekler”in daima önündeydi. Gorbaçov’un son hamleleri “Sovyet İmparatorluğu”nu girdiği bataktan kurtarmaya yetmeyecek, ne “glasnost”, ne de “perestroika” Sovyetlerin kurtuluşuna çare olamayacaktı. 1989’da artık çözülüş iyice ivme kazanmış, geriye Sovyet rejiminin iflasını ilan etmek kalmıştı.

Birçok yerde olduğu gibi, göz göre göre gelen dağılma sürecinde, sivil insiyatifler tarihin farklı bir biçimde kırıldığını izleyerek, sonraki dönemlere hazırlık yaparken; “resmi görevliler” “sovyet yapısı”ndan ayrılmak istemediklerini söylemeye devam ediyorlardı. Komünist Partisi’nin yerel baronlarından Carım Aslan ve Koko Valeri de bu tip “yöneticiler” arasında yer alıyordu. Oysa Kafkasya sahnesinde Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan gibi “cumhuriyetler” dümenlerini çoktan bağımsızlık rotasına çevirmişti.

Kuzey Kafkasya özelinde ise, 1989 yılında bir grup aydının girişimiyle Kafkasya Dağlı Halkları Birliği - KDHB oluşturulmuştu. Tüm Kuzey Kafkasya’yı kucaklamaya çalışan, Kuzey Kafkasya halklarının bir iradeyle kendi yönetimleri altında modern dünyada yer alabileceğini açıklayan, siyasi birlik oluşturmadan Kuzey Kafkasya’nın kendi kaderine sahip olamayacağını seslendiren bu sivil organizasyonun “dil, din, inanç, etnik varlık” ayrımı yapmaksızın bütün Kuzey Kafkasyalılara yaptığı çağrı geniş yankı bulacak ve bu çatı altında toparlanma başlayacaktı. Kısa sürede Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’nin bu dinamik gelişmesi “imparatorluk düşü”ne sahip Kremlin patronlarının ve Kuzey Kafkasya’daki hizmetkarlarının dikkatinden kaçmayacaktır.

Kuzey Kafkasya’nın her köşesinde hızla serpilen Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’nin varlığını gerçek bir tehlike olarak algılayan “zinde güçler” ise, kendileriyle göbek bağı olmayan bu örgütün rotasından saptırılması, Kuzey Kafkasya’da daha Çarlık Rusyası zamanında hayli başarılı şekilde uygulanmaya başlanan “böl-yönet” politikası doğrultusunda yeni örgütler kurulması planlarını yapmaya koyulacaktı.    

Nitekim, 4 Şubat 1990 günü Nalçik’te KGB’nin Kafkasya’daki orta düzey yöneticilerinin katıldığı toplantının başlıca gündemi de bu idi. Bu toplantıda, Musa Şenibe başkanlığındaki Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’nin ortaya çıkardığı dalgalanmalar masaya yatırılmış, Moskova’nın bu gelişmeden son derece rahatsız olduğu, hareketin ne şekilde olursa olsun parçalanması gerektiği konuşulmuş, alternatif stratejiler ele alınmıştı. Bugün DÇB’nin önde gelen ve Rus istihbarat servisinde “albay” rütbesine ulaşmış bir yöneticisinin de katıldığı bu toplantı, Kuzey Kafkasya sahnesinde bilinen “parçalama” siyasetinin kesintisiz uygulanması kararına ulaşmakta zorlanmamıştı. Diasporada da büyük ilgi ve destek gören Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’nin parçalanması, zaten yıllardır işlenen arkaplana sahip “mikro milliyetçilikler”in yerel yönetimlerin de katkısıyla azdırılması, “Rodina”ların aktivitelerine hız verilmesi ve yeni bir lokal kuruluşun meydana getirilmesi 4 Şubat 1990 günü yapılan bu toplantıda alınan kararlar arasında bulunuyordu. Böylelikle, 1991 Mayısında tüzel kişiliği açıklanacak “Dünya Çerkes Birliği”nin temelleri bizzat KGB eliyle atılmıştı.

Bu, bir yandan, Sovyet sonrası dönemde Rus politikalarının uzanacağı alanları ifade ederken, bir yandan da Kuzey Kafkasya’nın Rusya için taşıdığı önemi gösterecektir. Bir analizcinin ifade ettiği gibi Kuzey Kafkasya’nın önemi Rusya için azalmamış, tam tersine daha da artmıştı. Bu analizciye göre, artan önemin gerekçeleri jeopolitik ve ekonomik nedenlerle daha net kavranabilmektedir: “Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle Rusya Karadeniz'de başlıca limanlarını kaybetti: Mariupol, Odessa, Illisevsk limanları Ukrayna'ya bırakıldı. Rusya'nın Karadeniz'de kurtarabildiği en büyük limanı Novorossisk’tir. Bütün Rusya'nın petrol ihracatlarının yüzde otuzu bu limandan yapılır. Rusya Novorossisk limanını genişletme ve büyütme işlerini başlattı. Kapasitesi 44.9 milyon tondur. Fakat son yıllarda 6 milyon tona kadar kullanılmaktadır. Rusya bu limanın kapasitesini 63 milyon tona yükseltmeyi hedefliyor (…) Kuzey Kafkasya Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri için günümüzde jeopolitik önemi, enerji güzergahlarına bağlıdır. Amerika'nın aksine Rus petrol ve gaz güzergahlarına hala sıcak bakılır”. 

1990 sonrasında gelişen bütün hadiseler bu tespiti haklı çıkaracaktır. 

 

KUZEY KAFKASYA’DAKİ  “NOMENKLATURA”  NEYİ  TEMSİL  EDİYOR?

Sovyetler Birliği artık tarih sahnesinde yok… İlginç olan, 90’lı yıllarda büyük dönüşümlere sahne olan eski Sovyet coğrafyasındaki bir çok ülkenin “yönetici eliti”nin, aradan geçen kısa sayılabilecek zamanda konumunu kaybetmesine rağmen, Kuzey Kafkasya’da bu tür bir farklılaşmanın pek az yerde gerçekleştiğidir.

“Nomenklatura” adı verilen bu “yönetici elit” bukalemun gibi, her renge kolaylıkla girmiş, herkesin adamı olmuş, her ideolojik kalıba uyabilmiştir. Komünist Partisi hegamonyasında “mükemmel birer komünist” olan bu kişiliksizler, Gorbaçov döneminde “reformist” kesilmiş, Yeltsin ile “demokratlık” tahtına kurulmuş, Putin’le azan “büyük Rusya hülyası”nın azgın savunucuları haline dönüşmüşlerdir.  

Kuzey Kafkasya “nomenklaturası”nın öyküsü, bir marifet gibi sunulan ve “istikrarın göstergesi” olarak takdim edilen kişiliksizliğin öyküsünden başka bir şey değildir. Carım Aslan’ların, Koko Valeri’lerin, Hubiyev’lerin, Nekhuşev’lerin ve daha nicelerinin hükmü çoktan verilmiştir.  Kuzey Kafkasya’nın “nomenklaturası” başkalarının tarihlerinin parçasından başka bir şeyi temsil etmemektedir. Söylemler ve eylemler bütünüyle bu hükmü doğrulamaktadır. Onlar, daha düne kadar, ülke dışında yaşamak zorunda bırakılanların “sürgün”e tabi tutulduğunu değil, “göç ettiğini” söyleyenlerdir. Onlar Rusya’ya “büyük ağabey” diye seslenenlerdir. Onlar milyonlarca insanın katledilmesinin “ülke bütünlüğü” için gerekli olduğunu haykıranlardır. Onlar Kuzey Kafkasya halklarının efendilerinin çizdiği “etnik milliyetçiliklere” odaklayanlardır. Onlar kardeş haklar üzerinde oynanan oyunların piyonlarıdır. Onlar, sömürgeleştirilmiş Kuzey Kafkasya’nın gerçeklerini saptıran zihniyetin temsilcileridir. Yine onlar Kuzey Kafkasya’yı Rusya’nın “arka bahçesi” olmaktan kurtarmaya çalışanların önünü kesmeye çalışanlardır.

Bunca olumsuz özelliğe sahip “nomenklatura”nın, kendi çizgisinde faaliyet göstermek üzere organize edilen sivil ya da militarist savaş araçlarını desteklemeyi, bu arada Kuzey Kafkasya’da “bölücü” çalışmaların odağında bulunan DÇB’yi desteklemekle yükümlü kılındığını da hatırlamakta yarar var... 

 

“RODİNA”LAR VE “KHASE”LER

 “Rodina”lar Sovyetler Birliği’nin bünyesine alınan halkların diasporasına tesir etmek üzere oluşturulan birer “propoganda” ve “istihbarat” aygıtı idi. Sovyet Rusya’nın II. Dünya Savaşı sırasında Marksist-Leninist rejimine payanda olarak devreye aldığı “anavatan” kavramına hizmet edecek şekilde yapılandırılmıştı. Daha 1942 ilkbaharında Sovyet lideri Stalin’in Kafkasyalı “hemşehrileri nezdindeki itibarını artırmak gayesiyle başkanlığını kendisinin yaptığı” özel bir “komisyon” dünyadaki Kafkasya diasporası üzerinde çalışmalarını sürdürmüştü. Diasporanın sovyet ideolojisine doğrudan veya dolaylı hizmet edecek şekilde örgütlendirilmesi bu komisyonun görevleri arasındaydı. Ayrıca diasporadaki insanların anavatanlarına özlemlerini ve ilgilerini kendi propagandalarına malzeme yapabilmek için onların “Sovyet vatandaşlığına” geçmeleri teşvik ediliyordu. Batılı bir yazar Patrik von zur Mühlen bu amaçla “birlik cumhuriyetlerine dış misyonlar tesis etmek hakkı” verildiğini, böylelikle “Sovyet halklarının Şark'ta yaşayan azınlıklarına (Ermeniler, Çerkesler, Kürtler) tesir etmek imkanı da” sağlandığını yazmaktadır.

Bu “özel komisyonun” görevleri ilerleyen zamanda, kısaca “Rodina” ya da “Obşestva Rodina” olarak bilinen “resmi devlet kurumu”na devredilecektir. Zaten Sovyet döneminde ne sendikalar ne de dernekler sivil irade ile oluşmuş yapılar değil, bizzat Kremlin patronlarının talimatlarıyla oluşturulmuş “resmi devlet kurumları”ydı. Diasporalara “Anavatan Derneği” olarak tanıtılan “Rodina”nın merkezi Moskova’da bulunuyor, “uygun görülen yerlerde” şubeler açılabiliyordu. “Obşestva Rodina” görünüşte, Sovyetler Birliği’ndeki her halkın “yurt dışında” kalmış uzantılarıyla kültürel ve sosyal ilişkiler kurmasını sağlıyordu. Ama bünyesinde çeşitli rütbelerde KGB elemanları, bu istihbarat örgütüne her türlü bilgiyi aktaran yazar ve şairler yer alıyordu. 1960’lı yıllardan itibaren “anavatan”dan gelen “soydaşlar”ın görevi, “soğuk savaş” ortamında, hafızalarda hiç de iyi yeri olmayan Rusya ve mirasçısı Sovyetler Birliği’ne ait düşünceleri kırabilmek, “belli merkezin” gerekli gördüğü bilgileri toplayarak raporlamaktan ibaretti. “Rodina” ayrıca “yurtdışı”ndan gelen “konuklar”la da ilgileniyordu. Örneğin 1989 yazında “Atayurt Kuzey Kafkasya’ya gezi yapan” bir grubu “Rodina” Başkan Yardımcısı Peter Vassiliev “Türkiye'den gelen ilk Kaf­kas kültür elçileri olarak” ağırlayacaktır.  

Ne var ki, Sovyet rejiminin çöküşü sürecinde seslerini dünyaya duyurmak isteyen kitleler “Rodina”lara itibar etmeyecek; kurdukları organizasyonlar etrafında toplanarak “kendi tarihlerini” başlatacaklardır. Her bölgede olduğu gibi Kuzey Kafkasya’da da ortaya çıkan sivil insiyatifler ve oluşumlar “yeni bir ruhun ortaya çıktığını” gösteriyordu. Sınırlı maddi olanaklara ve deneyimsizliklere rağmen halkın yıllarca bastırılan arzu ve talepleri bu sosyal-siyasi örgütlenmelerle gündeme getiriliyordu. KGB elemanlarının toplandığı “resmi devlet kurumu“Rodina”lara karşı halk iradesi “Khase” ve “forum” denilen örgütlerde toplanmaya başlamıştı. Bu hareketlilik iki asırdır Kuzey Kafkasya’yı sömüren Moskova’nın da dikkatini çekiyordu. Kaderlerini Kremlin’in ellerine teslim eden ve aslında birer kukladan başka bir şey olmayan “yönetici elit” kendi pozisyonunu da sarsacak bu organizasyonlara karşı acil önlemler alınmasını arzuluyordu. 1990’dan 2000’li yıllara uzanan dönemde halk insiyatiflerinin bir çoğunun dağılması, pasifize edilmesi ve susturulması son derece organize şekilde Moskova merkezli olarak planlanmış, “yerel yöneticiler ve yerel birimler” eliyle uygulanmıştır.     

Tasfiyeye uğramadan önce “Khase” örgütlenmeleri “Rodina”lardan farklı olarak Kuzey Kafkasya’nın gerçek sorunlarına bütüncü ve tutarlı yaklaşım gösterebilme yeteneğine sahip insanları barındırıyordu. Bu yönüyle kayıtsız şartsız Moskova çizgisindeki (barındırdıkları elemanlar dikkate alındığında bu garipsenmemelidir) “Rodina”lara karşı gerçek bir halk organizasyonu olarak çıkabiliyordu.   Eski adıyla KGB, yeni adıyla FSB’nin emrindeki “Rodina”lar bugünkü Dünya Çerkes Birliği’nin iskeletini de oluşturuyor. Anatoli Kodzokov, Şokuy Muhammed, Clağıstan Efendi, Sultan Sosnaliyev, Hafitze Muhammed gibi isimler, başka “görevleri”nin yanında, soğuk savaş kalıntısı bu işlevsel teşkilatın “vazgeçilmez elemanları” olarak yeni dönem konseptine uygun vazifeleri de yerine getiriyor.

 

 

DÇB SAHNEYE SÜRÜLÜRKEN

 Kuzey Kafkasya sahnesinde oynanacak oyunun senaristleri amatör değildi. Büyük deneyim ve birikime sahip Rusya istihbaratçıları bir yandan Kuzey Kafkasya’da gelişerek güçlenebilecek birlik hareketlerini denetim altına almak, bir yandan giderek yükselmeye başlayan muhalif sesleri etkisizleştirmek arayışına çoktan girmişti. Uzun dönemli bu oyunun uluslararası uzantılarını kurmak da gerekli görülmüştü. Geçmişte de başarılı şekilde KGB tarafından kancalanan bazı “diaspora dernekleri”ni Rusya’nın yeni konseptine uygun misyonla donatmak, yedeğe alamadıkları diğer kuruluşları da “farklı ambalajlanmış” bir “örgütlenme modeli” içinde yönlendirmek, ortak söylemler etrafında toplamak senaryoyu tamamlıyordu. Zaten ilk DÇB kongrelerinin hayli renkli bir manzara göstermesi de bu yüzdendi.  

KGB yöneticilerinin 4 Şubat 1990'da yazdığı senaryonun sahneye konulmasında 1990 Mayısı Rus istihbaratı için uygun bir zamandı. Hollanda’da faaliyet gösteren Çerkes Derneği’nin düzenlediği bir konferans, “karanlık merkezler”de Kuzey Kafkasya üzerinde kurgulanan senaryonun “uluslararası” ayaklarının daha kolay kurulabilmesinde rahat bir platform teşkil ediyordu. Dönemin “Rodina” yöneticilerinden Clağıstan Yefendi ve Anatoli Kodzokov, “profesyonel”lerden Akbaşe Boris gibi isimlerin yanı sıra; kendileri üzerine tezgahlanan oyundan habersiz Fethi Recep (Hollanda) ve İhsan Saleh’in (Almanya) de katıldığı bu toplantı, şemaları zaten belirlenmiş DÇB’nin bazı diaspora kesimlerine “pazarlanması”ndan başka bir amaç taşımıyordu. Oyunun görünen yüzü ise 1991 yılı ilkbaharında Nalçik’te sahnelenmeye başlanacaktı. Profesyonel servislerin kontrolünde yapılan çağrıya, gelişmelerin iç yüzünü ve perde arkasını bilenler ve bilmeyenler “icabet” edecekti.

“Çerkeslerin dil, adet, kültür ve tarihlerini kaybetmemeleri için aynı çatı altında toplanmalarını” sağlama kisvesi altında 19-20 Mayıs 1991 tarihleri arasında yapılan ilk toplantıya Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar, Şapsığ “Adıge Khase”leri ve “Rodina”larının yanı sıra “Adıge Kheku Khase” iştirak etmiş, Mos­kova ve Krasnodar’daki Çerkes derneklerinden başka İsrail, Ürdün, ABD, Hollanda ve Al­manya’da faaliyet gösteren dernekler de yer almıştı. Türkiye’den ise, Kaf-Kur delegelerinin katıldığı bu toplantının amacının, Kuzey Kafkasya arenasında birleştirici bir güç olarak ortaya çıkan Kafkasya Dağlı Halkları Birliği (KDHB)’nin (1-2 Kasım 1991 kongresinde Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu (KDHK) adını alacaktır) etki alanının daraltılması olduğu ortaya çıkmıştı. Adıgey, Karaçay-Çerkes, Kabardey-Balkar “cumhuriyetleri”nin “cumhurbaşkanları” ve Rusya Federasyonu yetkililerinin de izlediği bu toplantıda, Rus istihbarat örgütleri her şeyden önce KDHB’nin parçalanarak dağıtılmasını, aksi takdirde Kuzey Kafkasya’daki Rus çıkarlarının ciddi biçimde zedeleneceğinin hesabını yapmıştı.

Rus gizli servisinin bu senaryosuna uygun isimler bulunmasına rağmen, yedekteki “güç” DÇB’nin başkanlığına, senaryoyu kamufle edecek bir isim getirildi. Parlak kariyere sahip saygın bir hukukçu olan Kalmık Yura kendisi arzulamamasına karşın “Dünya Çerkes Birliği” başkanlığına seçilmişti. Bu “beklenmedik olay” için Kalmık Yura yakın çevresine şunları söyleyecekti: “Sonraları bu konuyu çok düşündüm, neden beni seçtiklerini anlamaya gayret sarfettim. Oysa özel hiçbir şey yapmamıştım ben…” Bazılarınca “adaletsizliğin yaşanmadığı bir rejim” olarak tanıtılan Sovyet döneminde hep haksızlıklara maruz kalan, çileli bir yaşantı sürdüren 1934 doğumlu Kalmık, o koltuğa neden oturtulduğunu kısa süre sonra fark edecektir.

Leningrad Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra “hukukun ideolojiye kurban edildiği” bir devlette yaşamanın tüm sıkıntılarını tadan Kalmık 1963 yılında başladığı akademik kariyerinde profesörlüğe kadar yükselmiş; Sovyet sisteminin tıkandığı noktada “glasnost” ve “perestroika” açılımlarını sağlayanların içinde yer almıştı. O günün koşullarında önemli birer adım olan “insanileştirme” ve “demokratikleştirme” çabaları ortodoks Marksist-Leninist çevreler ve Sovyet sisteminin “zinde güçleri” tarafından engellenmeye çalışılsa da, bildiği yolda ilerlemeye devam eden bu isim kimsenin önünde diz çökmemiş, kimseden makam-mevki talep etmemiş, keyfiliklerin sürdüğü bir rejime payanda olmamıştı. SSCB’nin resmen tarihe karıştığı günlerde de aynı çizgisini koruyan Kalmık Yura politikadan, kendi kaderine sahip olmaktan, iyi yaşam koşullarından mahrum edilmiş milyonların patlamasını ilgiyle takip ediyordu. Senaryo sahipleri bu donanımlı “yalnız adamı”, perdenin önüne getirmekle amaçlarına daha kolay şekilde ulaşacaklarının hesabını yapmışlardı. İlk yönetimde Kalmık Yura’nın yanı sıra Abrec Almir gibi geçmişleri şaibesiz, kimselere angaje olmayan şahsiyetler yönetimde bulunan diğer “Rodinacı görevliler”i “dengeleyebilecek” durumda değildi. Zaten başlangıçtan itibaren DÇB’nin perde arkasında duran “güçler”in “denge kaygısı” hiç olmamıştı ki...

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Kalmık Yura, inatçı kişiliği ile Dünya Çerkes Birliği’ni Kuzey Kafkasya’daki güçlü sivil hareketlere entegre etmenin mücadelesini sergilemeye başlamıştı. 1991 sonlarında “uysal” “cumhuriyet” Kabardey-Balkar’ın hareketli politik atmosferinde, Kokov’un “Rusçu yönetimi” karşısında kişilikli duruş sergileyen “Kabardey Halk Kongresi”nin kendisine yaptığı başkanlık önerisini tereddütsüz kabul etti. Sonradan DÇB Başkanlığına gelecek olan Akbaşe Boris “amirlerinin talimatı” doğrultusunda Kalmık’ı “rejim aleyhtarı çevrelerle işbirliği yapmaması” konusunda uyararak tehdit etti. O ise yıldızının asla barışmadığı bu karanlık adamın tehditlerine kulak asmayarak Ocak 1992’deki kurula katıldı ve “Kabardey Halk Kongresi Başkanı” olarak göreve başladı. Daha sonra da Kabardey-Balkar “Cumhuriyeti” seçimlerinde milletvekili seçildi. Böylelikle gerçek rotasını ortaya koydu.

DÇB’yi Rus istihbarat servisinin güdümünde olmaktan kurtarma uğraşısı sergileyen Kalmık 1993’teki ikinci kongrede “Khase”lerin desteğiyle başkanlığa yeniden seçildiyse de işin çığırından çıktığını görüyordu. Sonunda dayanamadı ve “RF Adalet Bakanlığı ile DÇB başkanlığını birlikte yürütemeyeceğini” ileri sürerek kokuşmuş zihniyetin hakim olduğu DÇB’den ayrıldı.

Kalmık Yura, yüreğinde Kafkasya birliğini taşıyarak sürdürdüğü ömrünü 16 Ocak 1997’de Mineralnıye Vodı’de tamamladı. Yolunun üzerinde yine lokal sorunların değil, tarihsel Kuzey Kafkasya’nın geleceğine ilişkin projeksiyonların ele alındığı “Kafkas Halkları Konferansı” vardı. Ölümü başta kendisini “kontrol altına alamayan” FSB olmak üzere, bu şer örgütünün uzantılarını ve destekçilerini de oldukça mutlu etmiş olmalıdır. Kalmık’ın ölümünden sonra “timsah gözyaşı” dökenler arasında, onunla “terbiye sınırları”nın ötesine taşarak ciddi tartışmalar yapan Akbaşe Boris de vardı. Yüreği “Adıge”ler için değil, bütün Kuzey Kafkasya için çarpan bu değerli şahsiyetin kavrayış ve mücadelesini çarpıtmayı görev edinen Akbaşe, bilinen o oportunist tavrıyla Kalmık’ı müfrit bir “Adıgeci” olarak lanseledi.

Oysa Kuzey Kafkasya sahnesinin dikkatli gözlemcileri, Kalmık’ın giderek “Rodina”lar çizgisine oturtulan ve halk insiyatifini hiçe sayan DÇB ile artık anılmak istemediğini izlemişti. Kalmık Yura, Rusya’nın Kafkasya politikasına ve Çeçenistan’ı işgal hazırlıklarına karşı tavır koyarak 30 Kasım 1994’de Adalet Bakanlığı görevinden istifa ederken, Kuzey Kafkasya “cumhuriyetleri”nin “yöneticileri” “Çeçenistan’da huzur ve asayişin sağlanması, yasal rejimin tesis edilmesi” gibi gerekçelerle Rus Ordusu’nun istila hareketini destekleyen “bildirileri” kaleme almaya başlamışlardı. Kalmık’tan sert tavır gören Kremlin yönetimi, kendisini enterne etme planı yaparken o gizlice Moskova’dan  ayrılarak Grozni’ye gidecek; olağanüstü günler geçiren Çeçenistan’da zor da olsa Dudayev ile görüşerek “Rusya Güvenlik Kurulu”ndaki atmosferi anlatacaktı.

Kalmık Yura sonrası Dünya Çerkes Birliği’nin yönetsel tarihi tam anlamıyla bir facia haline dönüştü. Bu facia Rus istihbaratı FSB için ise tam bir “başarı” idi. Her şeyi göze alan inatçı birkaç ismin ve bunlara destek veren bir avuç iyi niyetlinin çabaları 1996 (Çerkessk), 1998 (Krasnodar) ve 2000 (Nalçik) kongrelerinde oluşacak tabloları farklılaştırmaya yetmeyecekti.    

 

ABHAZ-GÜRCÜ SAVAŞI PATLAK VERİRKEN 

Rus gizli servisi, birleşme çabalarının önünü kesmeye çalışırken, Kafkasya sahnesinde kanlı olayların düzenleyicisi olarak da görev başındaydı. Ermeni-Azeri, Oset-İnguş çatışmalarında bilinen rolünü oynayan bu meşum aktör, Çerkes-Karaçay ve Balkar-Kabardey gerilimlerinde de oldukça “başarılı” provokasyonlar gerçekleştirmişti.

Rus gizli servisi, Kafkasya sahnesinde 1989'da Gürcistan’ın başına Moskova çizgisinden uzak, bununla birlikte aşırı hırslara sahip Zviad Gamsakhurdiya’nın gelmesinden de rahatsızlık duymuş, onu ortadan kaldırmak için her türlü olanağı seferber etmişti. Gamsakhurdiya ve çevresinin, Sovyetler Birliği döneminde “apolitik alan” halinde konumlandırılan Abhazya üzerinde takip ettiği emperyalist söylem ve politikalar ise burada kanlı çarpışmalara yol açacaktı.

“Kremlin’in patronları”nın açık ve kapalı tahrikiyle Gürcü birliklerinin 14 Ağustos 1992’de Abhazya’ya saldırısı Kuzey Kafkasya sahnesini de ister istemez hareketlendirecekti ve bu emperyalist açılım hem Kuzey Kafkasya, hem de diasporadaki ayrışmaları ciddi biçimde hızlandırmaya başlayacaktı. Örneğin, Türkiye’de “birileri” bu dönemde “Şevardnazde’nin Kafkasyalılığından gurur duyduklarını” kaleme alıp “en büyük dileklerinin mektupların üç-dört ayda değil de, daha kısa sürede ulaşmasını temenni” ederken; birileri de kendilerine ulaşan bilgilere istinaden yaklaşan tehlikeyi algılayarak kamuoyu oluşturmaya, Abhazya’ya destek zeminlerini hazırlamaya başlayacaktı. Yine “birileri” Tiflis’in saldırganlığına karşı “sıkıntıları İstanbul’daki Gürcü kilisesine anlatma” uğraşısı sergilerken, birileri de bu sorunu hem yayın organlarına, hem de uluslararası platformlara taşımaya koyulacaktı. Ayrışmanın tarafları isimlendirilmişti: “güvercinler” ve “şahinler”.. 1991 Mayısında, KGB tezgahı Dünya Çerkes Birliği kongresine katılmak üzere Nalçik yoluna düşenler “güvercin”; nereden gelirse gelsin Kuzey Kafkasya halklarına yönelen askeri ya da ideolojik saldırılara “hak ettiği şekilde” cevap verme gereğini ileri süren Kuzey Kafkasya birliği savunucuları ise “şahinler” oluvermişti.  

Ne var ki, Gürcü saldırganlığına set çekenler DÇB sevdalısı “güvercinler” değil, Kuzey Kafkasya birliğini hedefleyen “şahinler”di. Kendilerine hukuki meşruiyet zemini oluşturacak Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti’ni referans almaksızın, modern tarihlerini “Sovyet dönemi” ile başlatmakta son derece azimli “Abhaz liderliği”nin cılız güç ve imkanlarıyla Gamsakhurdiya karşısında tutunabilecek pozisyonda olmadığını değerlendiren Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu-KDHK, organize ettiği kuvvetlerle Abhazya mücadelesine doğrudan müdahil olmuş; bugün DÇB mensuplarının, Rusçu söylemlerle paralel şekilde “fundemantalist”, “vahabi” ya da “dinci” kelimeleriyle tanımladıkları Şamil Basayev ve İbrahim Yağan gibi KDHK komutanları Abhazya işgaline “dur” diyen tek gerçek gücü yönetmişti. Basayev’in emri altında bulunanlar arasında diasporadan giden birçok gönüllü de mevcuttu. Ve nedense Abhazlarla “etnik akrabalığı” bulunmayan Çeçen gençleri Ahbazya’nın kurtuluşu için can veriyordu.

Sıcak gelişmelerin içinde Kuzey Kafkasya “cumhuriyetleri”nden “diaspora” gezilerine çıkan birçok “yerel yönetim” temsilcisi, “Rus gizli servisi mensupları” ve “resmi ağızlar” bir taraftan Abhazya’nın kaderini değiştiren Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu’nu “cani, kan dökücü” şeklindeki kelimelerle tanıtırken, bir yandan da Kuzey Kafkasya “cumhuriyetleri”nin yaptığı gibi “gönüllü akışı”na son verilmesini “rica” edeceklerdi. Onların “rica”larını “emir” kabul eden “birilerinin” varlığı kuşkusuzdu. Ama birileri de, “ricacı hemşehriler”in “yüksek görev bilinciyle” hareket ettiğini biliyordu. Ve bir çok yerde “ricacı hemşehriler”, “gereken şekil ve uslupta” ağızlarının payını alacaktı.

Bu dönemde, Rus gizli servisi KGB koridorlarında hayat bulan DÇB iki ayrı yönde hareketleniyordu. Bir yanda, ne olduğunu kendisi bile fark etmeden “Dünya Çerkes Birliği”nin başına getiriliveren Kalmık Yura Abhazya’yı KDHK çizgisinde desteklerken; DÇB’nin “kurumsal” yapısı ise, kuruluş sebepleriyle hayli uyumlu şekilde “Abhaz sorunu”ndan yararlanma konusuna yoğunlaşıyordu. Kalmık Yura’nın Kuzey Kafkasya sorununun ayrılmaz parçası olarak gördüğü Abhazya, DÇB’nin kuruluşuna emek sarfedenlerin çabasıyla Moskova’nın enstrümanı yapılmak isteniyordu. “Dünya Çerkes Birliği”nin destekçileri, kendilerine söylendiği şekilde Moskova’nın kapılarını aşındırarak Yeltsin’in bizzat devreye girmesi gerektiğini seslendiriyor; Ardzınba’nın “masaya oturması için ikna edileceğini” de ekliyorlardı. Bu uğraşlar kısa zamanda sonuca ulaşacaktı.

Böylelikle, “Kuzey Kafkasya’nın bir bütün olduğuna” inanan gönüllü kuvvetlerin ölümcül darbesiyle başarıya ulaştırılan mücadele, masa başında başka noktalara çekilecektir. Bugün bile kimilerince “Abhazya sorununda en önemli dönüm noktası” olarak “servis” edilen 3 Eylül 1992 tarihli “Moskova Görüşmesi Nihai Belgesi”nin imza bölümlerine bakmak, “bağımsızlığın” masa başında nasıl teslim edildiğini göstermektedir. DÇB destekçisi “cumhuriyet yöneticileri”nin ısrarlarıyla Rusya’nın çıkarlarına göre şekillenen “Moskova Görüşmesi Nihai Belgesi”nin altında “resmen” savaşan muhatapların bulunmayışı ilginçtir. Söz konusu “nihai belge” “Abhazya’da oluşan durumu gözden geçiren Rusya Federasyonu Başkanı ve Gürcistan Devlet Konseyi Başkanları”nca “taraf” olarak imzalanırken, “bağımsızlık için çarpışan Abhazya’nın cumhurbaşkanı” sadece “mutabık kalanlar” kısmını parafla yetinecektir.

Artık Abhazya “Moskova Görüşmesi Nihai Belgesi” ile çift taraflı kıskaca alınmış; Rusya bu belgeye göre olayın “gerçek tarafı” olmuş, “yaramaz çocuk” Ardzınba ise, Rusya ve Gürcistan arasında varılan mutabakata “mutabık” kalmıştı. Carım ve Koko gibi, dünyayı efendilerinin gözüyle kavrayanlar ise, kendilerinden beklenen misyonu yerine getirmenin huzuruyla “Adıge-Abhaz kardeşliği”ne ilişkin “nutukları”nı sürdüreceklerdir. Bu “kardeşlik” ise, “Dünya Çerkes Birliği”nin literatüründe “Rusya’nın çatısı altında birlikte yaşamak”tan başka bir anlama gelmiyordu. Eski Ahbazya Başbakanı Cengeriya’nın dilinden düşürmediği “Rusya’ya katılma”nın uzun bir hazırlık döneminin eseri olduğu muhakkak… Abhazya’dan Gürcü kuvvetlerinin atılmasından hemen sonra, elini Moskova’ya kaptıran “Abhaz liderliği”nin bir “teşekkür ifadesi” olarak Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu’nun (KDHK) ülkeyi terk etmesini istemesi, kapalı kapılar ardında normal vatandaşın bilemeyeceği bazı konuşmaların yapıldığı izlenimini güçlendirmektedir. “Abhazya-Rusya yakınlaşması” diye servis edilen “konsolidasyon” düşüncesinin arka planını ise DÇB tezlerinin, ya da daha doğru bir nokta olarak Moskova’nın oluşturduğunu artık herkes kavramış durumda.. 

 

SÖZÜMONA “FEDERASYON”DAN “ÜNİTER DEVLET”E  RUSYA  

Her şeyi oldu-bitti yaklaşımlarla halletmekten haz duyan Moskova, Sovyet sonrası dönemde de aynı alışkanlıklarını sürdürmekte ısrarcıydı. Uluslararası platformda esen rüzgarları da arkasına alan mirasçılar, geleneklerine uygun davranmakta tereddüt göstermeyecekti. “Yerel yönetimler”in başında bulunanlar ise, kendi varlık sebepleri olan ilişkileri sonlandırmaya hiç razı değillerdi. Sovyet zulmü altında geçen uzun yıllar boyunca ekonomik rezervleri daima Rusların lehine kullanılan “birlik cumhuriyetleri” üzerinde baskı uygulayan Moskova, göbek bağını atamayan yöneticilerin varlığından da yararlanarak BDT şemsiyesi oluşturmaya çalışmıştı. Ancak bu bölgelerde hakimiyet kurmak AGİK ilkeleri dolayısıyla kolay olmayacaktı. Yeni bir “dağılış” süreci ise Moskova jeopolitiğini bir daha toparlanmamak üzere tarihin derinliklerine gömebilecekti.

Kremlin bu koşullar altında hızla bir “federasyon” oluşturma yoluna düşüverdi. Fiilen dağıtmadığı “imparatorluk nüvesi”ni de kaybetmek istemiyordu. Kimler tarafından yazıldığı belli “Rusya Federasyonu Anlaşması” denilen metin, sömürge altındaki bölgelerin “yöneticileri”ne dikte edilirken “sömürge aydınları” kendilerinden beklenen tavrı sergileyerek sessiz kalıyorlardı. Buna karşılık Kuzey Kafkasya’daki sivil insiyatifler ve haysiyetli aydınlar kendilerine uzatılan metnin “yeni bir sömürge belgesi” olduğunu hemen fark etmişlerdi. Kuzey Kafkasya’da çıkan aykırı sesler bir “federasyon anlaşması” imzalanabilmesi için “imparatorluğun lağvedilmesi gerektiği”ne dikkat çekiyordu.

Rahmetle anılan Dudayev “federasyon anlaşması”nın hayat bulabilmesi için “önce Rusya’nın kendini tanımlaması gerektiğini”, ancak bu noktadan sonra “eşitler arasında bir anlaşma” yapılabileceğini söylerken, Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu “Rusya Federasyonu Anlaşması”nın içerik ve ruhunun “Rusya İmparatorluğu”nu korumayı amaçladığını vurgulayan sert bir bildiri yayınlıyordu:

“(…) Rusya İmparatorluğunu ilelebet korumayı amaçlayan ve bu anlaşma metnini hazırlamış bulunan politikacılar, kendi emperyalist iddia ve kibirlerini gereken hukuki şekle sokmaya bile zaman bulamamışlardır. Örneğin, anlaşmada yer alan ve halklara self determinasyon hakkı tanıyan madde bir harikadır. Bir devletin (Rusya), kendilerine self determinasyon hakkı tanıdığı halkları aynı zamanda kendi terkibine sokması dünya tarihinde görülmemiştir. Bu nasıl federasyon anlaşmasıdır ki, metinde tarafların eşitliğinden, anlaşma ilişkilerinin subjektlerinden (öznelerinden) hiç bahsedilmiyor? Sadece yetkileri sınırlayabilecek olan taraflardan bahsediliyor ve bu konuda da ayrıcalık peşinen bir tarafa, yani Rusya devletinin en üst makamına tanınıyor. Rusya İmparatorluğu, halkların vazgeçilmez hakkı olan self determinasyon hakkını açık şekilde gözardı ediyor ve milletlerin kendi devlet şekli ve diğer milletlerle siyasi ilişki şekli konusundaki seçme hakkını görmemezlikten geliyor. Anlaşmanın bu ve diğer birçok hükümleri, Rusya'nın gelecek Anayasasının IV. bölümü için zemin hazırlamaya yönelik olup milli devlet ilkesini tamamen yok etmektedir. Ve bu da ardından sadece ekonomik esareti değil, bütün milletlerin siyasi köleliğini anayasa düzeyinde hukuken tescil etme sonucuna ulaşacaktır. Bu esaret Kafkasya halkları için de söz konusudur. Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu Parlamentosu'nun kanaati şudur ki, federasyon anlaşmasının imzalanması için önce Rusya İmparatorluğu hukuken feshedilmeli, halen Rusya İmparatorluğu içinde bulunan cumhuriyetlere tamamen eşit, bağımsız bir Rusya Cumhuriyeti kurulmalıdır. Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu, söz konusu halkların siyasi hak ve özgürlüklerini savunmak için kurulduğu ve faaliyetleriyle İmparatorluk esaretine son verip bağımsız devlet kurmayı amaçladığı için, ilke olarak söz konusu federasyon anlaşmasını kabul etmesi olanaksızdır. Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu içinde yer alan cumhuriyetlerin resmi temsilcileri ve yetkili liderlerinin böylesine bir anlaşmaya imza koymaları bize göre Kafkasya halklarının özgürlük ve bağımsızlığına, onların temel çıkarlarına ters düşmektedir ve anlaşmanın bu halklar için hiçbir hukuki geçerliliği bulunmayacaktır”.

Kuzey Kafkasya’daki “Büyük Rusya”nın resmi temsilcileri 1992’de kaleme alınan bu bildirideki çizgiden elbette çok uzaktı. Birileri “büyük Kafkasya rüyası” görürken, onlar “büyük Rusya’nın küçük parçası” halinde kalmayı tercih ediyorlardı. O dönemde, popülaritesinden faydalanılmak üzere kendi rızası dışında DÇB başkanlığına getirilen Kalmık Yura derin bir düş kırıklığını da bu noktada yaşayacaktır. Malum zihniyet ve “elemanlar”ın pasifize teknikleri harekete geçmiş, “Dünya Çerkes Birliği”nin misyonu Kalmık Yura’ya “hatırlatılmıştı”.

Kısa süre içinde ortaya çıkan gelişmeler Rusya’nın görünüşte bir “federasyon”, realitede ise “üniter” devlet halinde yapılandığını ortaya koymuştur. Bugün bazılarının “cumhuriyet” olarak adlandırdığı “yerel yönetimler”in birer “belediye”den, hatta “muhtarlık”tan öte anlam taşımadığı, 12 Aralık 1993’de yapılan sözüm ona “halkoylaması”yla “kabul edilip” ve 25 Aralık 1993’te yürürlüğe giren “Rusya Federasyonu Anayasası”nın 65. maddesinde açık şekilde görülmektedir. “Federasyonun sujeler”inde “Adıge”, “Dağıstan”, “İnguş”, “Kabardey-Balkar”, “Karaçay-Çerkes”, “Kuzey Osetya” “cumhuriyetleri”nin de sıralanmasına karşılık, bir “Rusya Cumhuriyeti”nin bulunmaması, bu anlaşmanın kimler arasında imzalandığı sorusunu akla getirdiği gibi, emperyal pozisyonun varlığını da irdelemektedir. (Hatırlatılması gereken başka bir husus da, halen Rus işgal güçlerince yağmalanan Çeçenistan Cumhuriyeti’nin “Rusya Federasyonu Anlaşması”na ilişkin oylamaya katılmadığı halde, “suje”ler arasında gösterildiğidir).

Yeni bir imparatorluk belgesi olan “Rusya Federasyonu Anlaşması” karşısında Dünya Çerkes Birliği’nin takındığı “kurumsal” tavır ise, bu yapının hangi zihniyetin eseri olduğunu gözler önüne sermekte, “kurucu mümtaz şahsiyetler”in omuzlarındaki apoletler de kimlere hizmet ettiğini göstermeye yetmektedir. 

 

ÇEÇENİSTAN’I İŞGAL VE SÜRGÜN PROJESİNDE DÇB  

Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında “yeni bir imparatorluk” kurma hayalini canlı tutan Moskova’ya Kuzey Kafkasya’da kafa tutan tek bölge Çeçenistan olmuştu. Kuzey Kafkasya’nın bu küçük parçası, komünizmin rejimin tarihine gömüldüğü günlerde hızla Moskova’dan beslenen “yönetici eliti” tasfiye etmiş; tüm tehditlere rağmen önüne bırakılan yeni imparatorluk belgesini imzalamamakta kararlı davranmıştı.

Yakın geçmişte olduğu gibi sömürgeci/sömürge ilişkisine girme niyetinde olmayan Grozni’nin “Rusya Federasyonu Anlaşması”na karşı geliştirdiği tavır Moskova’nın Kuzey Kafkasya’daki bütün çıkarlarını tehlikeye atıyordu. Alışılmadık bu kafa tutuşun, başkalarına da “kötü örnek” olacağını düşünen Rusya “kendini bilmez Çeçenistan”a gerekli dersi verme hazırlıklarını tüm hızıyla sürdürüyordu. 1991’de Rusya’nın Çeçenistan üzerindeki bilinen planları boşa çıkarılmıştı. Ama Rus istihbaratı da elbet boş durmayacaktı.

Tarihler 15 Mart 1992’yi gösterirken Çeçenistan Cumhuriyeti Devlet Başkanı Dudayev “Kuzey Kafkasya Halkları”na yaptığı çağrıda Moskova’nın tarihsel çizgisinin değişmediğini ve oynadığı oyunlara gereken cevabın verilmesi gerektiğini açıkladı. Dudayev bütün Kafkasya’yı “arka bahçesi” olarak gören Rusya’nın gerçek yüzünü bütün çıplaklığıyla ortaya koyarken “yerel yönetimler”in dikkatini de çekiyordu.

“Kafkasya bölgesindeki son olaylar, Moskova’nın Kafkasya'ya yönelik emperyalist politikasının değişmediğini açık şekilde ortaya koymaktadır. Sadece taktikte değişme vardır. Rusya yönetimi eskisi gibi dev imparatorluk hayaline tutulmuştur. Ancak şimdi yeni bir “demokrat” sıfatıyla hareket etmektedir. Rusya’nın gerçek demokratları ise iktidar ve yetkiden uzakta kalmışlardır.

Gürcü halkının sarsılmaz iradesi, Kafkasya Dağlı Halkları Federasyonu’nun kuruluşu, Azerbaycan’da politik durumun değişmesi ve Çeçenistan’ın kesin ve kararlı tutumu karşısında Moskova, Kafkasya'ya yönelik planlarını hızlandırmaya gayret etmektedir. İşte bunun içindir ki, binlerce sivilin kanını döken 366. Motorlu Piyade Alayı’nın yerine Karabağ’a hava indirme birlikleri sevk edilmiştir. İşte bu nedenledir ki, acele bir şekilde sözüm ona profesyonel Gürcü ordusu kurulduğuna dair beyanlar verilmektedir. Oysa bu “profesyonellerin” Gürcistan ve Gürcü halkıyla hiçbir ilgisi bulunmadığı herkes bilmektedir. Aynı sebeplerden dolayı Çeçenistan’a karşı bir enformasyon savaşı başlatılmış, askeri harekat hazırlığı hızlandırılmıştır. Üstelik açık bir şekilde ve çekinmeden, halkın devirdiği komünist kadro üzerinden hesaplar yapılarak bu hainler kullanılmaktadır. Çeçen-İnguşya topraklarını Rusya senaryosu doğrultusunda bölme çabaları da işte bu gayeden kaynaklanıyor. Bütün bu gayretlerin amacı, Karabağ’daki yangını körüklemek ve bölgedeki askeri çatışmaları Kafkasya'nın tamamına yaymaktır. Rusya yönetimi böylece Moskova’da iktidar mücadelesi sürdüğü sürece düşmanlıkları körükleyerek Kafkasya'yı azami derecede zayıf bırakmayı istemektedir.

Amacımız ve görevimiz, planlanan kanlı çatışmaları önlemek, dışarıdan gelecek tehlikeler karşısında birlik ve beraberliği korumaktır. Bağımsız Kafkasya'nın ve burada yaşayan halkların geleceği işte bunu gerektiriyor. Böyle bir bağımsızlığın güvencesi ise Kafkasya Devletlerinin Birliği olacaktır.

Biz, bir an önce Kafkasya Cumhuriyetleri liderlerinin bir araya gelerek, tehlikeli durumu görüşmeleri için konferans düzenlenmesini öneriyoruz. Bu konferansta halklarımızın birliği yolunda önemli kararlar alınabilir, Moskova'nın davetsiz emissarlarının (gizli ajanlarının) Kafkasya’dan kapı dışarı edilmeleri sağlanabilir. Konferansta, Bağımsız Devletler Topluluğu‘na (BDT) bağlı bütün askeri birliklerin bölgeden çıkarılması, BDT'na katılmama, kendi birleşik silahlı kuvvetlerimizi kurma, bölgede Birleşmiş Milletler Örgütü’nün ve eski SSCB'den kopan devletlerin daimi gözlemcilerini bulundurması konularında kararlar alınmalıdır.

Uyan Kafkasya! Bugün, kader ve istikbalimizi belirleyen gündür!” 

Dudayev, çağrısına “olumlu yanıt” verebilecek tıynette bir “yerel lider” bulunmadığının elbette farkındaydı. Belki kalplerde kalması muhtemel bir hissi harekete geçirmeye çalışmıştı. Ama o kalplerde o hislerin kırıntısının bile olmadığı aradan çok geçmeden ortaya çıkacaktı.

Tarihler 1994 sonuna geldiğinde oyunun sertleşeceği açık hale gelmiş; Moskova Çeçenistan Cumhuriyeti’ni işgale ilişkin son hazırlıklarını tamamlamıştı. Üzerindeki ağır baskılara ve organizasyon içindeki kişisel kırgınlıklara rağmen Kafkasya Dağlı Halkları Konfederasyonu, Abhazya için sergilediği duyarlılığı Çeçenistan sahnesi için de gösterirken, DÇB bilinen “onaycı sessizliğini” koruyacaktır.

1993’te DÇB’ndeki ortamdan duyduğu rahatsızlıkla ayrılan Kalmık Yura, Rusya’nın Çeçenistan Cumhuriyeti’ne karşı planlarına karşı durup, 30 Kasım 1994’de Adalet Bakanlığı’ndan da istifa ederken, Kuzey Kafkasya “cumhuriyetleri”nin “yöneticileri”, “Çeçenistan’da huzur ve asayişin sağlanması, yasal rejimin tesis edilmesi” gibi gerekçelerle Rus Ordusu’nun biran önce harekete geçmesini talep eden “başvuru”yu hazırlamakla meşguldü. Galazov, Koko, Kuznetsov, Haritonov, Hubiyev, Çub ve Carım gibi, aralarında “Dünya Çerkes Birliği”nin destekçisi, kongrelerinin vazgeçilmez simaları olan “sadık adamlar”ın imzalarını taşıyacak bu “başvuru” aynı gün Yeltsin’in masasına bırakılacaktı.

Yine aynı günlerde, Rusya Başbakanı Çernomirdin, Çeçenistan’ı işgal edecek Rus kuvvetlerinin Çeçenistan halkını ne şekilde “sürgün” edeceğine ilişkin plan üzerindeki çalışmaları tamamlamış; 1 Aralık 1994 tarih ve 1807-p numaralı hükümet kararnamesiyle yapılması gerekenleri ilgili birimlere ulaştırmıştı. Nihayet uzun ön hazırlık ve uğraşılardan sonra 11 Aralık 1994’te Rus birlikleri Grozni’ye girmeye başladığında, Rusya’nın bölgede “stabilizasyon” sağlamasını isteyen “yerel yöneticiler” sevinçle ellerini oğuşturuyordu. Moskova’nın Çeçenistan Cumhuriyeti’ni işgaline karşı DÇB, doğal olarak kılını bile kıpırdatmayacaktır. Aynı duyarsızlık, geçen zaman içinde tüm dünyanın dehşetle izlediği katliamlarda da gösterilecek; Rus istihbarat birimlerinin sayısız suikast girişimlerinden birinde katledilen Cahar Dudayev’in ölümü bu organizasyon içinde sevinçle karşılanacaktır. Ne var ki, Çeçenistan Cumhuriyeti’nde işgalci birliklere karşı verilen büyük mücadelenin, DÇB gibi istihbarat servislerince oluşturulan sözüm ona “örgütler”in varlığına rağmen süreceği açıktır.

Gerçek şu ki, “taaa Amerika’daki soydaşlarıyla bile ilgilenen DÇB”nin kıymeti kendinden menkul yöneticileri birkaç kilometre ötelerinde olup bitene kulaklarını tıkamış; kendilerine son derece yakışan “büyük Rusya” apoletleriyle Çeçenistan’daki işgale destek vermeyi sürdürmektedir. Hiç birisinin ağzından, Ruslan Auşev’in “Çeçen lider Aslan Mashadov'u Çeçenistan'ın yasal başkanı olarak destekliyorum” sözüne benzer bir söz çıkmamış, Rusya’nın yarattığı fiili durumu sonuna kadar desteklemişlerdir.

Bu mücadele sürecinde, Rusya’nın her koşul altında Çeçenistan Cumhuriyeti’ne büyük destek veren Kuzey Kafkasya diasporasındaki enerjiyi DÇB yoluyla boşa çıkarma gayretleri ise dikkatle takip edilmektedir. Rusya’nın DÇB’ndeki karanlık şahsiyetlerinin ağzından yeni bir Abhaz-Gürcü gerilimine sürekli atıfta bulunarak Çeçenistan’a odaklanan diaspora desteğini kırma emellerinin İstanbul’daki bir toplantıda masaya yatırıldığını ve “önceliklerin açık şekilde” belirlendiğini bu çevreler bilmektedir. Moskova’nın emperyalist saldırılarıyla katledilen bir Kuzey Kafkasya halkının, DÇB zihniyetinin yansıması olarak Moskova güdümüne girme taleplerini son zamanlarda oldukça sık tekrarlayan ağızlara “feda edilemeyeceği” netleştirilmiştir. Bu, diasporada da DÇB ve uzantıları tarafından azdırılmak istenen “etnik milliyetçilik” duygularının karşısında “Birleşik Kafkasya”nın yer alacağı anlamına da gelmektedir. 

 

 

21 MAYIS’DA

ACI HATIRALARIMIZ GÜNLÜK HAYATIMIZI DONDURMALI,

UMUTLARIMIZ GELECEĞİMİZİ AYDINLATMALIDIR…

 

Saygıdeğer Kafkasyalılar!

1991 yılından bu yana gerek anavatan Kafkasya’da gerekse Kafkas diasporalarında yas programlarıyla anılan ve halkımızın toplumsal hafızasında silinmeyecek şekilde iz bırakan “Büyük Kafkas Soykırımı ve Sürgünü”nün 146. yıldönümündeyiz.(1)

21 Mayıs günü, her yıl olduğu gibi bu yıl da acılarımızın bir kez daha derinden hatırlandığı, ulusal bilincimizin ve geleceğe olan umudumuzun daha da güçlendirildiği bir yas günü olmalıdır.

Yas günü boyunca soykırımın ve sürgünün tüm acılarını yaşamaya, hissetmeye çalışmak, direniş ruhumuzu canlı tutmak ve sosyal hayatımızı bir günlüğüne dondurmak, yasımızı tüm hüznüyle yaşamak için bu günü artık fiili tatil günü ilan edelim.(2)

21 Mayıs yas günü her nerede bulunuyorsak, soykırım ve sürgün trajedisini ruhumuzda ve bedenimizde daha canlı hissetmek adına bir günlük “Soykırım ve Sürgün Orucu” tutalım.

Kafkas Soykırımı ve Sürgünü’nü ulusal çizgide anacak ve direniş ruhumuzu yükseltecek tüm dernek, vakıf vb. sivil toplum örgütlerimizin belirlediği merkezlerdeki etkinliklere katılalım. Etkinliklere katılamayacak kişiler ise bulundukları sosyal ortam içinde günün anlam ve önemini yaşatmalı ve hissettirmelidirler.

21 Mayıs yas günümüzü gölgeleyecek her türlü sosyal etkinliklerden kaçınılmalı, ev ve işyerlerimizde, TV veya benzeri medya araçlarındaki tüm eğlenceli programlar seyredilmemeli veya TV ve benzeri medya araçları gün boyunca kapatılmalıdır.

Kafkas Soykırımı ve Sürgünü’nü anma konusunda lojistik altyapısı hazır olan sivil toplum kuruluşlarımızdan temin edilebilecek günün anlam ve önemini içeren yaka kartı ve kokart benzeri semboller gün boyunca ev, işyeri vb. ortamlarda özellikle takılmalıdır. Kafkas Soykırımı ve Sürgünü’nü hatırlatıcı ve tanıtıcı afiş ve bildiriler, başta Kafkasyalılara ait işyerleri olmak üzere, konuya moral destek vereceği umulan tüm işyerlerine asılmaları teşvik edilmelidir.

Her türlü iletişim organları kullanılarak yerel, ulusal ve uluslararası basın organları başta olmak üzere uluslararası tüm iletişim kanallarına camiamız tarafından yapılan tüm etkinlikler yansıtılmalıdır. Dünya kamuoyunun dikkati yas günümüze, 21 Mayıs gününe çekilmelidir.

Kafkas Soykırımı ve Sürgünü’nün günümüzdeki sorumlusu Rusya Federasyonu’nun tüm iletişim kanallarına (başta konsolosluklar v.b. resmi organlar olmak üzere) protesto mesajları gönderilmeli ve çeşitli merkezlerdeki Rus konsolosluklarının önünde yapılması muhtemel demokratik protesto eylemleri tüm maddi ve manevi imkânlarla desteklenmelidir.

Saygılarımızla. 17.04.2010

SAMSUN BİRLEŞİK KAFKASYA DERNEĞİ



(1) 01 Haziran 1990 yılında, döneminin olağanüstü koşulları altında Kafkasya’nın yeniden dirilişinin ilk işaret fişeklerini yakan Kafkas Halkları Konfederasyonu (Kafkasya Dağlı Halkları Birliği), Abhazya’nın başkenti Sohum’da yaptığı olağan toplantısında aldığı kararla 21 Mayıs gününü “Sürgünü Anma Günü” olarak kabul etmişti. Kafkas Halkları Konfederasyonu bu kararı ile 21 Mayıs 1864 tarihini, işgal ve sömürge altında tuttuğu Kafkasya topraklarında da yıllar yılı sözde “zafer günü” olarak kutlayan Rusya liderliğinin oyununu da bozmuştu. Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun bu tarihi çıkışı ile 1991 Mayıs ayından itibaren öncelikle Sohum, Maykop, Nalçik, Çerkesk gibi merkezlerde başlayan Kafkas Soykırımı ve Sürgünü’nü anma etkinlikleri, bir süre sonra (niteliği ve niceliğinde değişimler yaşayarak) Kafkas diasporalarını da kapsayarak günümüze kadar devam etmiştir.

(2) Bu amaçla; İşçi, memur, v.b. meslek sınıfları ve öğrenciler sevk, izin ve rapor gibi imkanları kullanarak 21 Mayıs gününü boşaltabilirler.

 

 

Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Araştırma Dosyaları