KAFKASYALILIK

 Zelimhan Yandarbi(yev) 

Bağımsızlığın Eşiğinde,Çev: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer. Çeçen Kaf. Kül. ve Day. Der. s: 190-195. Ank. 1996.  

 

Evet, bugün öyle görünüyor ki, halklarımızın yani Kafkasya’nın içinde bulunduğu durumun kurallara uygunluğunu kabul etmek daha objektif olacak. Fakat bu kurallılık doğal ve söylendiği gibi bizim gelişimimizin, hatta devrimci hamlelerin bir sonucu değildir. Ama evrimci bir hareket de olmayıp, halklarımızın kendileri için doğal olmayan, devrime yabancı yaşam biçimlerine, yabancı mücadele bayrakları altında sürüklenmesidir. Evet, bizim doğal olmayan yasallılığımız, halklarımızın- yaşam ve ruhlarının- zor kullanılarak Rus halkının tarihsel sosyo-politik ve ekonomik gelişim sistemine dahil edilmesi sonucu ortaya çıkmıştır.

Kafkasya’nın yüz yıl önce Rusya ile başlayan teması, sürekli var olan çelişkileri, daha önce hiç olmadığı kadar açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu çelişkiler eski yarı vahşi halkların komünist ideolojiyle birlikte sınıf savaşı yapmaları, eski dünyanın yıkım süreçlerine dahil olan Ekim devrimi ve imparatorluğun fetih siyasetinin ilerici rolü sayesinde ortaya çıkmıştır. Marksist-Leninist diyalektik, temasa geçmeleri halinde halkların yakınlaşma eğilimi içine gireceklerini çok iyi kavramış fakat uzun süre dikkate alınmamaları halinde kaçınılmaz bir biçimde çelişkiye dönüşecek olan ulusal özelliklerin değişmezliğini hiç fark edememiştir. Halklar ve özellikleri gibi sürekli olan şeyler arasındaki çelişkilerin değişmezliği ise kaçınılmazdır.

Günümüzde bu dikkate alınabilir. Fakat bunun için halkların kaynaşmasının, özellikle de yapay kaynaşmasının kaçınılmazlığını öne süren Lenin-Stalin dogmasını reddetmek gerekir. Dünyanın gelişimi, bir ulus olarak canlanan etnik grupların diğer uluslarla kaynaşamayacağını, gelişimlerinin ise ulusal bilincin artmasıyla -birlikte gerçekleşeceğini göstermektedir. Bu bilinç, tek başına oluşun gelişmemiş tabakalarından kurtularak, diğer halklara ve bununla birlikte de çoğu zaman değişik savaş biçimlerine dönüşen ulusal bağımsızlığa maksimum derecede açılmaya yöneliktir. Kafkasya buna parlak bir örnektir. Kafkasya tarihi, Kafkas ırkına ait olan, fakat ulus olma formasyonuna ulaşamamış etnik grupların birçok yakınlaşma ve tek başına oluş süreçlerini içeren bir gelişim tarihidir ve ulusal ruhun yok edilemeyeceğinin bir kanıtıdır.

Yalnızca Kafkas ırkında ruh salt bir özdeşliğe ulaşmakta, yalnızca burada ruh doğa ile tam bir kıyaslamaya girişmekte; kendisini salt bir bağımsızlık içinde tanımakta, iki aşırılık arasında kaybolmaktan kurtulmakta, kendini ve özünün gelişimini tanımlamakta böylelikle de dünya tarihini doğurmaktadır. Dünya tarihinin gelişimi “Kafkas ırkından geçmektedir.” Hegel, “Ruhun Felsefesi”nde böyle yazmaktadır.  Ne yazık ki, çağdaş Kafkasya’nın ne tarihsel ne de felsefi düşüncesi `henüz böyle bir kendini kavrama derinliğine ulaşamadı. Gerçi Kafkasyalıların davranışları bize, kendi ayrıcalığını sezgisel olarak hissettiğini gösteriyor.  

Dünyada Kafkasya da dahil tek yönlü süreçler yoktur. Fakat uzak ve yakın tarihin artılarının ve eksilerinin birçok açıdan benzersiz olan bu ülkenin halkları tarafından değerlendirilmemiş, yani onların yarattığı faktörler tam olarak etkili olamamıştır. Kafkasyalılar jeopolitik üstünlüklerini bilinç altında hissetmişler, bu da onların dirence, en güç koşullarda bile kendini koruma yeteneğine sahip olmalarında bir etken olmuştur. Avrupa Asya halkları, özellikle Rusya, Kafkasya’yı Kafkasyalılardan daha fazla değerlendirmişlerdir. Rusya’nın Kafkasya’ya hakim olma sorununda her tür devlet düzeni ve rejiminde gösterdiği sistematiklik, sebat; sertlik ve sürekliliği bununla açıklayabiliriz. Kafkasya’ya böylesine ısrarla yaklaşmalarındaki birçok nedenden birisi de ülkemizin jeopolitik ve etnik açıdan sınırlılığıdır.

Kafkasya’ya yapılan fetih seferleri tarihini anımsayalım. Bu seferler pratik olarak dünyanın dört bir tarafından yapılmakla birlikte, Kafkasya’ya en aktif biçimde kuzey ve güneyden saldırılmıştır.

Kafkasya’nın benzersizliği, burada Avrupa ve Asya’nın, Doğu ve Batı’nın yalnızca kültürel değil, etnik olarak da birleşmesi ve Kafkasyalılık kavramının kaynaşmasıdır. Kafkasya, böylelikle iki kıtanın, Asya ile Avrupa’nın arasında ve sınırları içinde, siyasi ve hatta coğrafi olarak bulunmaktadır. Bu sıradışı üstünlüğü; yalnızca , etno-kültürel değil, felsefi açıdan da kavramak durumundayız.

Dünyada, tarihin bilinen döneminde fetih amaçlı askeri çatışmalar yaşamayan iki komşu ulus bulmak güçtür. Bu açıdan yalnızca Kafkasya bir istisnadır ve Kafkasya halkları Kafkasyalılığı bir prestij olarak kabul etmişlerdir. Başka bir deyişle, Kafkasya insanlığın bilincinde kendine özgü özellikleri ve bunlardan kaynaklanan durumuyla ayrı bir kıta olarak algılanır ve yaşamını sürdürür. Belki de bu nedenle, bu kabul edilmeyen kıta özgürlük mücadelesinde bu denli ısrarcıdır. Kafkasya’da bazen bir tek halkta olduğundan daha güçlü bir birlik olma bilinci vardır. Ayrıca, Kafkasyalılığın bazen bir ırk özelliği değil de, - bir ulus özelliği olarak düşünülmesi de çok normal görünmektedir. Mantıksal olarak izin verilmemekte birlikte bu akla gelmektedir.

A. Avtorhanov bundan son derece inandırıcı olarak söz etmektedir: Dillerdeki diyalektik farklı boyların mevcudiyetine karşın, dağlılar kültürel ve etnografik tarihsel verilere göre, gerçekte birbirleriyle akraba kabilelerden oluşan tek bir halk oluşturmaktadır. (“Ubiystvo Çeçeno-inguşskogo Naroda, Narodoubiystvo v SSSR” sf: 7) Aynı şeyi Kafkasya kökenli olmayan halkları da dahil ederek tüm Kafkasya için de söylemek mümkündür. Çünkü günümüzde bir çok bakımdan “Kafkasyalılaşmışlardır”. Özellikle günümüzde Kafkasya’da oluşan siyasal süreçleri ve ulusal-devlet olarak kuruluş düşüncesini Kafkasyalılık bakış açısından irıcelemek gerekir. Bu bizim ulus olarak yeniden doğuş mücadelemizde dayanak noktamız olacaktır. Buna özgürlük idealine olağanüstü bağlılığımızı da ekleyebiliriz. Bu, hiç kısıtlamasız, koşulsuz bir ulusal ve kişisel özgürlüktür: Kollektif ve bireysel özgürlüğün birleşmesi, “uygarlık yanlısı” Rusya’nın vahşi göründüğü maksimum bir özgürlük; gerçekte özgür bir ruhun konsantre ifadesi, Kafkasya’nın bir özelliğidir.

Fakat Kafkasyalılık bilincinde, Rus ve Sovyet imparatorluğunun ağır; yok etmeye varan siyasetinin bir sonucu olarak beliren bir deformasyonun varlığını yadsımak da mümkün değildir ve geçmişte herkesin bildiği bu şeyleri anımsatmaya gerek yoktur. Bizim için gerekli oları bugünkü faktörler ve biçimlerdir.

Ulusal olarak yeniden doğuş düşüncesi günümüzde tüm dünyaya mal olmuştur. Fakat Rus İmparatorluğu halkları ve özellikle de Kafkasya açısından değerlendirilmeli ve ulusal özgürlük aracılığıyla da gerçekleştirilmelidir; aksi takdirde salt düşünce olarak kalır. Üstelik ulusal özgürlük, geleneksel anlamda dar bir ulusallık olarak değil, tüm Kafkasya göz önüne alınarak düşünülmelidir.

Bunu; imparatorluk merkezi tarafından açıkça beslenen bazı Kafkas halkları temsilcilerinin savunduğu Kafkas ayrılıkçılığı fonunda vurgulamak önemlidir. Herhangi bir Kafkas halkının, Kafkasya birliğirıi göz ardı ederek ve diğerlerinden koparak özgürlük ve yeniden doğuşa ulaşabileceği gibi yanılgılar, kötü yanılgılar olup; Kafkasya’nın kaderi açısından baltalayıcı ve stratejik özellikler taşırlar. Bu yanılgılar imparatorluk merkezince, Kafkasya halkları arasındaki çatışmalara da dayanarak, (İnguş-Osetin v.b.) kışkırtılmakta ve desteklenmektedir. Bu yapılırken de, her iki tarafta bu sorunun çözümünün tümüyle Rusya’ya bağlı olduğu, çünkü bunun Rusya’nın iç sorunu olduğu havası yaratılmak istenmektedir. Ve her iki taraf da, birbirlerini öldürerek imparatorluğun kucağına düşmekte, böylelikle de Kafkasya’nın ortamını altüst etmektedirler. Her iki tarafta yalnızca bu yolu görebilmekte, bunun özellikle kendileri için bir felaket olacağını fark etmemekte, daha başka güvenli bir yolun olduğundan, yani sorunlarını Kafkasya Ocağı yoluyla çözümleyeceklerinden, ama önce bu ocağı kurmaları gerektiğinden söz etmemektedirler.

Ama bu nasıl yapılacaktır? İşte Kafkasyalılar için en önemli soru budur. Bunun için öncelikle Kafkasya kendisine bakmalıdır: Her Kafkas Cumhuriyeti, fonksiyonu bir süre için kesilmiş Kafkasya devletinin bir üyesi olduğunun bilincine varmalıdır. Daha sonra tüm ilerideki hareketler bu birliğin siyasal, ekonomik ve kültürel yapısını düzenlemeye yönelik olmalıdır. Birlik için çalışan unsurlar olduğu kadar, bu birliği dağıtmaya yönelik unsurlar da ortaya çıkmıştır. Dinsel unsura özel bir dikkat yöneltilmelidir, çünkü bu birleştirici olduğu kadar, parçalayıcı da olabilir. Eğer imparatorluk merkezinin Müslümanları ve Hıristiyanları kıyaslayarak bundan ikinci şıkta yararlandığı dikkate alınırsa, bu konudaki çalışmanın dinlerden birisini ön plana çıkarmak için değil, onların potansiyelini birleştirmek için yapılması gerekir ve bu Kafkasyalılık düşüncesi geçerli olacak biçimde olmalıdır.

Ben Kafkasyalıyım. İşte günümüzde herhangi bir Kafkasyalı yurtseverin konumu ve siyasal olarak öncelik vermek durumunda olduğu konular, sloganı ve düşünsel dayanağı bunlardır. Kafkasyalılık; işte bizim ulusal kurtuluş davasındaki milliyetimiz budur. Ama ancak Kafkasya’nın kurtuluşundan sonra biz Azerbaycanlı, Abhaza, Gürcü, Ermeni, Adigeyli, Balkarlı, Kabardin, Karaçaylı, Çerkes, Osetin, Abazin, İnguş, Çeçen ya da Dağıstan hakları olabileceğiz; ya da hiç bir zaman olamayacağız. Kafkasyalılığın tek alternatifi vardır; o da komünist imparatorluğun asimile olmuş, kişiliksiz halk kitlesi olmaktır.

 

Ben seçimimi yaptım. Kafkasyalıyım.

Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Deneme KAFKASYALILIK