AMERİKALI YERLİLERİN EĞİTİM YOLUYLA ASİMİLASYONU

Katherina Jansen

Sömürgecilik ve Eğitim. Haz: Philip G. Altbach Gail P. Kelly,  

Çev: İbrahim Kalın, İnsan Yayınları, Sayfa: 87-120. İstanbul,1991.

 

 

Tarihçiler, beyazların yerli Amerikalılara yönelik üçyüzelli yıla varan siyasetlerinin farklı dönemlerini isimlendirmek için, uzunca bir liste kullanıyorlar. Bunlar medeniyet, yer değiştirme, imha etme, birleştirme, yabancılaştırma, yeniden canlandırma, son verme ve özerkliktir. Resmi eğitim, saydığımız bu her safhanın bir bölümünü oluşturmuştur. Resmi olmayan felsefi perspektifler ile resmi siyasetin idaresinde meydana gelen değişikliklere rağmen, öğrenim deneyimi aslında bu uzun dönem boyunca hemen hemen aynı kaldı. Eğitim faaliyetlerinin iş ve yetki alanındaki değişiklikler, ülkenin gelişmiş olduğu kadar siyasetin yeniden düzenlenmesini de yansıtır. Fakat bu okulların organizasyon, müfredat programı ve aracı dilleri, Amerikalı Kızılderililerin uyumlu bir şekilde Amerikalılaştırmasına çalışmıştır. Bu çabanın ortada olan başarısızlığı, ancak sömürge eğitiminin sürekliliğinin farkında olan bir tahlil ile anlaşılabilir.[1] 

Eğitimciler, öğrenimin Amerika’da bir sosyal değişim mi yoksa sosyal düzenin korunması için bir araç mı olduğunu tartışmaktalar. Fakat eleştirmenler ve sistem savunucuları, yerli Amerikalılar için verilen resmi eğitimin, öteden beri mevcut düzenin, daha büyük bir ekonomik ve siyasi sistemde geliştirilmesi amacıyla, Kızılderili toplumlarına ait köklü değişimleri amaçladığı konusunda hemfikir olmalıdırlar. Eğitim yerel halkın bu genel akışa kaymalarını sağlamak için düşünüldüyse biz şunu sormalıyız: Geçen üçyüz-yıla rağmen, bu kadar başarısızlık neden? Milletlerarası sömürgecilik deneyimleri, başarısızlık ve bağımlılığın, onların kendi eksikliklerine ait olduğunu gösterirken, (yerli halkın kültür ve kabiliyet sınırlarına ilişkin tahminlerle şekillendirilmiş) siyasi açıdan hakim bir kültürün eğitim geleneğinin, bu insanları nasıl sonsuza kadar sosyal yapının aşağılarında tutmaya hizmet ettiğini gösterir ki, bu, kurbanı suçlamamızın sendromlarını da içermektedir.          

Yerli Amerikalıların, Birleşik Devletlerle olan ilişkisi Andre Gunder Frank’ın Avrupalı dünya yayılımının sonucu olan “gelişmemenin tarihi gelişimi” dediği şeyin tipik bir benzeridir. Frank’un gelişmiş metropol takım yıldızları (ekonomik ve siyasi gücün odak noktaları) ve gelişmemiş peykler modeli (bunlar da yolları metropollere bağlar), eğitim de dahil olmak üzere siyasi, ekonomik ve sosyal kurumlarda artan beyaz Amerikalı kontrolünü ve yerli Amerikalı bağımlılığını resmetmektedir.[2] Kıtanın gelişmemiş olması mümkündür, fakat yerli Amerikan toplumlarının gelişmişliği, iktidarın sömürgeciler tarafına yoğunlaşmasının ve toprak ve yolların istimlak edilmesinin bir sonucudur. Resmi eğitim programları, sömürgecinin siyasi ve ekonomik çıkarları nedeniyle başlatıldığı için, öğrenimi bu gelişmelerden ayrı ele almak imkansızdır. Bununla beraber paradigma gizli anlaşmalara ve hatta iyi niyetlerle bile bağımlı değildir. Bu deneme, bir koloni eğitim modelinin, en sömürgeci biçimlerde olduğu kadar, en insancıl gayretlerindeki istilacılığını da göstermeye çalışacaktır. 

 

İç Sömürgecilik ve Amerikalılar

Koloniler olarak, yerli Amerikalılar hakkında bazı şeyler dile getirilmelidir. Bu zor değil, fakat karmaşıktır. John Marshall’ın Georgia Devleti’ne karşı Cherokee Milleti (1832) adlı eserinde Kızılderili kabileler, resmen “yerli bağımlı milletler” olarak ele alınmaktadır. Coğrafi olarak da çoğu, Amerikan yetkisi altındaki özel topraklarda yaşarlar, fakat devlete karşı, hakimiyet ellerindedir. Arizona ve Güney Dakota gibi devletlerde devam eden vergi toplama işleri, kanunların uygulanmaya çalışılması, bu kararın önemini göstermektedir. Bir sömürge tahlili için en zor yan, ekonomi ve kültürlerin beyaz Amerikalılar tarafından sömürülme derecesiyle ilgilidir. Federal hükümetin korumaları’ olarak Kızılderililer, sonunda terk ettikleri toprakları, Amerika’nın “güvencesine” alınmış yerler olarak buldular. Kabile meclislerinin siyasi olduğu kadar ekonomik kararları da Birleşmiş Devletler Yerli işleri Bürosu” (BIA) görevlilerinin ihtiyarına bağlıdır. ‘Kabile’ işleri genellikle, federal bürokratlar tarafından başlatılır ve yönetilir. Federal hükümet, gerek fon temini gerekse de doğrudan okul idaresiyle, çoğu yerli çocuğun eğitiminden sorumludur. Cherokele’li antropolog Robert K. Thomas’ın Kızılderili topraklarındaki BIA varlığının “sömürgeciliğin klasik bir modeli” olarak adlandırmasının, çok daha alimane çalışmalarda geçmemesi şaşırtıcıdır.[3] 

Sömürge tahlilinin karmaşıklığı, yerli Amerikan toplumlarının ve sömürgecilerle olan çeşitli deneyimlerinin çokluğunda olduğu gibi, federal devlet ya da kabile yetkilerinin giriftliğinden kaynaklanmaz. Kayıp Kızılderililer” olarak adlandırılan Columbus halkına ait beyaz tipin ötesinde, Amerikan Kızılderili halkı yoktur. Pan-Kızılderili bir hareketin bir kaç şehir düzenleyicisi hariç, yerel halk kendini genellikle ilk olarak kendi kabile kimliği içerisinde düşünür. -Seneca Winnebago, Yurok ve diğerleri gibi. Dahası, ne yerli Amerikalı, ne de Kızılderili gibi genelde tercih edilen bir isme de katılmazlar. Bu konuda karar verecek bir durumda olmadığımızdan, ben bunları ‘değişebilir’ bir biçimde kullanıyorum.[4] 

Sadece Birleşik Devletlerin işgal ettiği topraklarda Kızılderililer karşılıklı olarak anlaşılmayan en az 200 dil kullanırlar ve bu Avrupa’nın keşfinden beri mevcut olan kültürel farklılığı gösterir. Çeşitli biçimlerde meydana gelen beyaz-Kızılderili ilişkileri, çokça kan dökmeyi, çıkmaza girmiş düşmanlığı, açıkça sömürmeyi ya da bu uçunun farklı biçimlerim içermiştir. Diğerleri sadece son zamanlarda ya da devamlı olarak artarken, bazı kabile nüfusları hemen hemen bütünüyle kayboldu. Bununla beraber ve en önemlisi, Kızılderililer efsanevi bir geçmişin bazı kültürel kalıntıları ya da romantik bir yaşama biçiminin basit sayısal artıkları değildirler. Yerli Amerikan halkı ve kültürleri, Birleşik Devletler hükümetiyle olan “özel ilişkilerine” rağmen yaşamaya devam etmektedir. Yerli Amerikalılar arasındaki asıl kültürel ve tarihi farklılıklar, sömürge baskısı ve kendi kuruluşlarına hakim olmadıkları için ortaya çıkan karşılıklı problemleri ahenk içinde çözememeleri nedeniyle şiddetlenmektedir.

Robert F. Berkhofer, bu çalışma da dahil, yerli Amerikalılarla ilgili tüm tahlillerin asli çıkmazına işaret ediyor: Tek biçimliliğe karşı çeşitlilik, sürece karşı eğitim, değişime karşı sabitlik.[5] Yerli Amerikalıların kültür ve tarihlerindeki büyük farklılıklara gösterilen hassasiyet, pek çok yazan kabile etnografyaları ve ferdi kabile tarihleriyle sınırlar. Öte yandan analitik genelleştirmeye duyulan ilgi,  Kızılderililerin, kendilerini sömüren Amerikan hükümetiyle olan deneyimlerinden çok, siyasete ve beyaz merkezli bir tarihe aşın derecede dikkat gösterilmesine neden oldu. Bu yaklaşım, gerek yerel grupları, gerekse de yerli Amerikan halklarının faaliyetlerini tamamen saf dışı bırakarak, bunlar, beyaz kontrole karşı kendi varlıklarını koruma yolunda yenilikçi bir eylemden çok, yumuşak başlı bir reaksiyon olarak göstermektedir. Aynı problemler, değişimin ya da süreçlerin sonuçlarını incelemiş araştırmacıların karşısına, beyaz Amerikan kültürüne yönelik genel bir kültürel yozlaşma eğilimi içerisinde dikilir. Bazı genel modellerin sık sık tekrarlanmasına rağmen, değişimler, her yerde aynı biçim ya da düzende meydana gelmiştir. Bu inceleme, sömürgeci eğitimin hakimiyetine karşı bir direniş modelini resmedecek fakat, çeşitlilik problemi nedeniyle, topluluk ve fert düzeyindeki deneylerin tasviri için daha çok fıkra düzeyinde (anekdotal) bir çalışma olacaktır.

Antropologların yerli kültürün ve bireyselliğin değişmezliğini  vurgulamaya eğilimli olması, tarihçilerin genellikle beyaz etkinin sonucu olan değişimler üzerine durması ve sosyologların şehir işgallerinin patolojisini incelemesi nedeniyle süreklilik ve değişim, ek analitik problemlerdir. Bütün bunların dışında karışıklık, çağdaş Amerika’daki Kızılderililer” hakkında ara sıra bir belirsizlik halini alır. Her nasılsa biz, bu tanımlamalardan değişmemiş gerçek Kızılderilileri vermesini bekleriz. Berkhofer’in dediği gibi, bir İngilizi, Anglo-Sakson kültüründen uzak olmasına rağmen daha az İngiliz saymamamıza karşın, değişmemiş ata kültürlerini teşhir etmeyen halk ve kabile gruplarını daha az Kızılderili sayarız. Nüfus içerisindeki yayılımlarına ve işlerinde ya da kovboy kıfayetlerinde harfi harfine kullanılan özel kültür modellerinin uygulanmasına rağmen, Amerikalılar arasında Kızılderililerin tamamen yok olduklarına dair, yaygın bir inanç vardır.[6] 

Bu düşünce, yerli Amerikalı-beyaz ilişkilerinin tarihinde ve özellikle eğitimde iki anahtar sonunun merkezim oluşturur. Bunlar, “medeniyetin” ahlaki ve siyasi, “asimilasyon”un ise ekonomik sonuçlarıdır. Avrupalı sömürgeciler, “vahşilerle” kurdukları ilk ilişkilere binaen, efsanevi Amerikan potasına geçişin olmadığı bir asimilasyon süreci hayal ettiler. Ciddi bir sömürge tahlili, zengin bir kıtanın insanlarını değil, imkanlarını elde etmeyi amaçlayan 400 yıllık eğitimin, sadece bir unsur değil, fakat merkezi bir unsur olarak açıklanmasına yardım edecektir. 

 

Ahlak Eğitimi Olarak Kızılderili Eğitimi

Yerli Amerikalılara verilen eğitimin sefaletini anlatan yayınlardan, bu eğitim gayretinin kısa bir tarihini sunması beklenebilir. Bununla beraber sömürgeciler, resmi eğitimi, gençliği ilk araştırmalarına göre toplumsallaştırabilmek için verdiler. De Nevarez bunun için 1528’de dört Fransisken getirdi. Ve bir Cizvit 1568’de Havana’da Florida Kızılderilileri için bir okul açtı. Onyedinci yüzyılda çocuklarını ailelerinden kopararak Kızılderilileri “Fransızlaştırmak ve bunu muhkem kılmak” isteyen kuzeydoğudaki Cizvitler ile, daha fazla cemaat merkezli bir eğitimi takip eden güneydoğudaki Fransiskenler öğrenim işlerine giriştiler. Kızılderili çocukları 1509’da 50 misyonerle eğitmeye başlayan Virjinyadaki Anglikalılar, 1619’da 30 öğrenciyi öğretmenlik için okullara gönderdiler. Kral I. James 1617’de inançsızların çocukları için Henkiko Kolejinin kurulmasını emretti. Bununla beraber 1622 ve 1644’deki düşmanlıklar Virjinyalıların yerli Amerikalıları bir yüzyıldan uzun bir süre, -yani Brafferton Kızılderililer Binasının 1723’de William ve Mary’de kurulmasına kadar -eğitmek için sahip oldukları sorumluluk duygusunu sona erdirdi. Pabucu tekrar tekrar dama atılan bu tavır değişikliği, kendi Avrupa medeniyetlerini, sömürgeciliğin ekonomik isteklerinin haklılaştırılması olarak korumalarının merkeziliğini gösterir. Yerliler, hiç bir zaman toprağın “sahibi” olduklarım iddia etmemelerine rağmen Virjinyalılar, Kızılderililerin toprak haklarım kabul ettiler. Ve başlarda ödemelerde bulundular. Bununla beraber sömürgeciler Virjinya ve Yeni İngiltere’deki “Alaonqian” ekonomilerinin tarıma ve ayrıca avlanma ve balıkçılığa dayalı olduğu gerçeğine rağmen, öteden beri toprağı geliştirecek bir “Hıristiyan” zorlamasının ve Lockean’ (Lock’vari) bir tarım ve mülkiyet sahibi olma düşüncesinin, kendilerine bu topraklar için büyük bir hak verdiği zehabına kapıldılar. Fakat Virjinya’nın ilk yazıları, barış içinde yaşama ve medeniyetin bazı unsurlarına Kızılderili yaşamının tabi yapısı içerisinde yer verme umutlarını yansıtır. 347 sömürgecinin öldürülmesi bu durumu tamamen değiştirdi:

“Daha önce kibarlık ve yumuşaklık ile bağlı ellerimiz, şimdi, düğümü çözmeyip kesen yabanların vahşiyane şiddetiyle özgürlük üzeredir: Şimdiye kadar onların boş arazilerinden daha fazlasına sahip olmayan bizler ve onların rızasına dayanan varlığımız, artık savaş hakkına ve istila edilen ülke konusunda milletler hukukuna sahiptir ve bizi yok etmeye çalışanları yok edebilir.”[7]

Roy Harvey Pearce şöyle diyor: “Kızılderililer 17’inci yüzyıl Virjinyalıları için, sadece şeytani cehaletin koruyucusu fakat  medeniyet yolu üzerinde vahşice ve pis bir şekilde duran bir insan sembolü haline geldi.”

Müstesna bir durum değil bu. Harvard 1660’de ülkenin genç İngiliz ve Kızılderililerinin eğitimini, kuruluşun amacı olarak belirledi. Başkan Dunster görünüşe göre Harvard’ın Yeni İngiliz Cambridge’in yanı sıra “İndian Oxford” haline getirilmesinde kararlıydı. Dartmouth Koleji, yerlileri tabi çevrelerinden uzaklaştırmak ve onları Puritan etkilerle kuşatmak için Eleazer Wheolock’un yetiştirme okulu olarak ihdas edildi. Princeton, aynı zamanda eğitimli yerlilere de ilgi gösterdi. Fakat medeniyet adına oynanan eğitim ve Hıristiyanlaştırma draması, yerli Amerikan toprakları üzerinde uygulanan koloni nüfusu baskılarıyla karşılaştırıldığında. Yeni İngiltere’de de aynı üzücü sonuçları doğurdu. Verilen Puritan dini görüş, eğitim ve medeniyet, belki de büyük kurtuluş amacı için takip edildi. Fakat üç ideal arasındaki girift birleşim ortadaydı. Massachusetts sömürgecileri karmaşık bir dogma olan ve kuzeydoğudaki yerlilerin sosyal varlığını köklü bir biçimde değiştiren teoloji ve pedagoji paketinin teslimi için kendilerim sorumlu hissettiler. Puritanlar eğitimin Massechusetts’in kendi beyaz çocuklarının hayatındaki merkezi rolünü düşünerek Kızılderili eğitimi için çok daha fazla çaba harcadılar.

Ahlaki yükümlülük, ekonomik ve siyasi mülahazaları da getirdi. Puritanlar, onlara şeytanın bir kurbanını kurtarma şansını vererek ya da bir şeytan taraftarını ortadan kaldırarak şeytancılığı (Satanism) Kızılderili yaşamın özü olarak gördüler. Fakat başlangıçta Tanrı, kıtadaki Puritan adını temize çıkarmak için 1616 ve 1617’de Yeni İngiltere yerli Amerikan nüfusunun üçte birini öldüren enfes bir veba göndererek” Puritanlara yol göstermişti. Kolonilerin hızlı yayılımı sürtüşmelere neden olduğunda, Tanrı gene 1633’te “Kızılderililere küçük bir frengi göndererek” karmaşaya geçici olarak son verdi. 500 Peguot’un bir kaç yıl sonraki katli -bir kabileyi tamamen yok etmişti- Hıristiyan şiddetine ilişkin delillerle haklılaştırıldı. Kızılderili eğitiminin Massachusetts’de devam etmesi, Virjinya’nın tersine, yerlilerin zalimane eziyetlere sömürgecilerden daha çok katlandıkları gerçeğini yansıtır. Medeniyet” muzaffer görünmektedir.

John Winthrop 1645’te Kızılderili çocuklar için parasız umumi okullar açtı. Ve bunlara çok az kimse katıldı. Bununla beraber, kendinden emin konuşma biçimlerine ye özel binalarına rağmen Puritanlar, eğitimcilerin sonraki üçyüz yılda inceleyecekleri yerli Amerikalılarda genel bir gayretsizlik gördüler. Devrimci savaş öncesi dönemde Harvard’a giden Kızılderili erkeklerin sayısı her zaman için yedi veya sekizden fazla olmadı. Bunlardan sadece biri okulu bitirdi. Kalanlar da ya okulda ya da Kral Philip savaşında öldü. Öğrencileri etkilemede en başarılı kişi John Eliot idi. O, sadece Algonquican dilini biliyordu; Kızılderilileri kendi kontrolü altında eğitti ve İncil metinlerini temel eğitim malzemesi olarak kullandı. Fakat din değiştirme için verilen eğitim, Hıristiyan Kızılderililerin putperest akraba ve Hıristiyan Avrupalılardan ayrı yaşadıkları 14 “ibadet kasabası”nda devam etti.

1675’te patlak veren ve Virjinya’da olduğu gibi Güneydoğu’da da eğitim faaliyetlerinin yüzyıl inkıtaya uğramasına neden olan savaş, Amerikalı beyazların, kıtanın yerlileriyle olan ilişkilerinde ortaya çıkan paradoksal sorunlarını göstermektedir. Sömürge demografyasının ve siyasi yayılımının kanlı savaşı, Yeni İngiltere’de 52 beyaz yerleşiğin saldırıya uğraması ve 5000 Amerikalı yerlinin öldürülmesiyle sonuçlandı; geriye kalanlar, yerliler için özel topraklar ayırma sisteminin (reservation) habercisi oldular.[8] Yeni dünya askerinin beklenmedik saldırılan, ateşli okları, savaş baltaları ve çığlıkları, sömürgecilere çirkin göründü; fakat onlar da kafa derişi yüzme ve esirleri satma gibi barbarlıklarıyla bunların altında kalmadılar. Narraganşet’in yakalanan reisi Cannonchet üçe bölündü ve kafası Harfford’daki yetkililere gönderildi. Philips’in ve diğer erkek ve kadın reislerin başları Plymouth’daki direklerde ve diğer yerlerde 25 yıl teşhir edildi.

Sadece “medenileştirici”nin vahşiliğini vurgulamak, çelişkiyi basitleştirmek olur. Massachusetts Genel Mahkemesi Kral Philip savaşını izleyerek Kasım 1675’te hem koloninin günahlarını tavzih eden, hem de savaş soruşturması için ölçüler belirleyen bir kanun çıkardı. Puritanlar, zorlukların izahı için kendilerini göz önüne aldılar ve Puritan geri kalmışlığın sebeplerini saydılar. Fakat önerdikleri çözüm Kızılderilileri adalara yerleştirmek ve bu “dağınık” yerlileri İngilizler için öldürmeyi meşru kılmaktan ibaretti.[9] Irk merkezli Puritan inancına göre Kızılderili ayaklanmaları, kıtanın sömürge istimlakından değil, Tanrının onları medenileşmiş halk (yani puritan) olmada gösterdikleri başarısızlıkları nedeniyle cezalandırmasından kaynaklanıyordu.[10] 

Fakat, Hıristiyan olmayan Kızılderililere kutsal pazar günü avlanma ve balık tutmayı yasaklayan “yabanilik” politikalarına rağmen, sömürgeciler, putperestlerin medeni Hıristiyanlarla ilişkiye geçmekle yükselmeyip alçaldıklarını doğrular hale geldiler. Büyük Uyanış’ dönemi boyunca, medeniyetin bir din değiştirme aracı olarak kullanmasına ilişkin puritan inancı, hemen hemen bütünüyle yok oldu. Amerikan devrimi zamanında, Hıristiyanlaştırma misyonu bile, Kızılderililerin dahil edilmeyip elenecekleri yeni bir sosyal düzen idealine geçici olarak kapıldı. Amerikalıların gayretleri onların yok edilmesini hedeflerken, sadece bir düzine misyoner İncil’i, mahvedilmiş yerlilere götürmeye devam etti.[11] Kesilmenin nedenleri en çok siyasi ve ekonomikti. Yeni millet statüsü, hem misyon fonlarını hem de Kızılderililerin çıkarları sınırladı. 1819’dan sonra bile Kızılderili eğitimindeki federal katılım, “medeniyet hareketi” adı altında eğitim programlarını desteklemek için misyon gruplarına dağıtılan bir kaç bin dolardan öteye geçmiyordu.

1812 savaşından sonra zuhur eden milliyetçilikle birlikte kilise çevresindeki misyon toplulukları, çeşitli isimler altında organize edildi. Daha çok para, daha iyi ulaşım ve Kızılderililerin batıya geçişinde izlenen federal siyaset, misyonerlerin “Açık Kader”in izinde, kıtayı geçmelerine imkan tanıdı. Kızılderililerin öncelikle modernleştirilmesi mi, yoksa Hıristiyanlaştırılması mı gerektiği tartışması sivil savaşa kadar sürmesine rağmen, hep laf düzeyinde kaldı. Misyonerlerin “Kutsal Kitabı” öğretip kutsal günü gözlemenin Kızılderilileri medenileştirmenin en iyi yolu olduğunu ya da okuma-yazmanın, özel mülkiyetin, kilisenin kendi çalışmalarını desteklemek için gerekli olduğunu düşünmelerine rağmen, pratikte “medeniyet” ve “Hıristiyanlık” zaten birleşmişti.

Diğer 19’uncu yüzyıl Amerikan eğitimcileri gibi misyonerler de okulları, insan toplumunun tek doğrultudaki gelişimin ideal bir biçimde hülasa eden Amerikan medeniyetinin aşılanması için bir araç olarak kullandılar. Fakat tabii yerli Amerikan eğitimcileri, büyük iş imkanlarına sahiptiler; çünkü görevleri ne ekonomik bireycilik, demokratik cumhuriyetçilik ve Protestanlıkla benzerdi; ne de bu kurumlarla ilişkiliydi. Fakat çoğu okuma-yazma gücüne ulaşmayı istedi. Misyonerler en çok İncil’i ve soru-cevaplı biçimini, daha sonra da bazen yerel dillere çevirdikleri ahlaki konuları içeren özel parçaları okuma metinleri olarak kullandılar. Berkhofer Osage İlk Kitabı”nı (ki şu dört bölümü içerir: Benzer ifadeler, Çocuklar İçin Ahlak Dersleri, Kutsal Metin Parçaları ve On Emir) alfabe ve imla dersleriyle birlikte okuttu. Benzer ifadeler bölümünde, araçların uygun kullanımı, uygun dişi rolü, bir taş bacasıyla kulübenin önemi, tarımın ehemmiyeti, özel mülkiyet düşüncesi ve medeniyetin faydaları üzerine açıklamalar vardı.[12] 

Öğrenim malzemeleri daha özenli bir hale getirilseydi, öğretmenlerin kişisel alışkanlıklarla ilgili endişeleri de ortadan kalkardı. 1500’lerin sonlarında olduğu gibi 1800’lerin başlarında da, muntazam ve düzenli katılım, özellikle eğitimin devamı ve aynı zamanda “düzenli bir hayatın” özel faydaları için medeni alışkanlıkların temeli olarak görüldü. Fakat Kızılderili öğrencilerin katılımları, hiç bir zaman düzenli ve devamlı olmadı. Bir Kızılderili çocuğun hayatını işgal eden diğer şeyler gibi okula gitmek de ebeveynine değil, genellikle o kişinin kendisine ati bir karardı. Dahası bugün olduğu gibi ekonomik ve geleneksel sebepler, öğrencileri evlerine bağladı. Misyoner öğretmenler, yerli Amerikan ailelerin çocuk yetiştirmeyi bilmedikleri inancında 300 yıl ısrar ettiler. Choctow aileleri için 1835’te yazılan “Aile Eğitimi ve Hükümet” adlı bir kitapçık, anne ve babalarına çocuktan itaat istemelerini ve sopayı elden bırakmayıp ağlama seslerine aldanmamalarını tavsiye ediyordu.

Misyon eğitim deneyimi, belki de en iyi şekilde okulu kendi kültürel bağlamlarına oturtabilen öğrenciler tarafından tanımlanmıştır. Franchis La Flesche’nin “Orta Beş: Omaha Kabilesinin Kızılderili Okul Çocukları” adlı Nebraska’da, 1860 ortalarını anlatan otobiyografik kitabı, Presbyterian Kilisesi yabancı misyonerler bölümünün vekili olan bir okulda, medeniyetin ve Hıristiyanlaştırmanın ikiz yönlerini anlatmaktadır. Burada yeni bir öğrenciye ilk anda telaffuz edilebilir bir isim” (burada William T. Sherman, Philipp Sheridan ve Uiysses Gran gibi)[13] verilirdi. Ardından kaçınılmaz olarak saç tıraşı, banyo ve beyaz adamın elbiselerinin giyimi geldi. Fakat kendilerine “Orta Beş” diyen bu çocuk gruplarının Mc Guttey okuyucularının ve periyodik duaların günlük dozları, pazar ve perşembe akşamları verilen can sıkıcı uzun vaazları ve “Gri sakal” davranış biçimindeki bozulmaların bilinip bilinmediğinin sık sık kontrol edilmesi karşısında yapacak fazla bir şeyleri yoktu. Çocuklar yasak Omaho dilini, La Flesche’nin hatırlayabildiği şu olaylarda kullandılar: Oyunlarında, maceralarında ve bir arkadaşlarının ölümünde.[14] 

 

Kızılderililerin Modernleştirme Çabalarına Verdiği Cevaplar

Bütün bunlar olurken yerli halk, 18. yüzyılın son yirmi yılında Amerikan askerlerinin tahribiyle başka bir biçime bürünen çevrelerinde çeşitli kurumsal çalışmalarda bulundular. Dini bir ahlaki canlanış öğretişi, New York’ta, yakışıklı Lake adında oldukça yaşlı bir Seneca’nın takipçileri arasında ortaya çıktı. Iroquois teolojisi ve Quaker ahlaki sentezlerinde yakışıklı Lake, bu okullara gidip Amerikalı uzmanlar haline gelmek için beyaz öğrenim biçimlerinin kullanılmasını teklif etti. Gencin genel bir öğrenimden geçirilmesinden çok, Iroquois milletlerinin her birinden iki öğrencinin seçilmesi yoluyla yakışıklı Lake’nin takipçileri 1820’lerdeki Iroquoisleri batıya sürme girişimlerine karşı başarıyla direndiler. Kuzeybatı topraklarının tecrit edilmiş Algonquian halkları arasındaki diğer kahinler, 1812 savaşında Amerikalılara karşı İngilizlerin tarafında çarpışmak için Tecumseh komutasındaki düzenli güçlere yardım eden tüm Avrupalı şeylerin ve okulların reddedilmesiyle bin yıllık bir yenilenme olduğu kehanetinde bulundular. Sık sık sömürge toplumlarının sosyal düzensizlikleriyle ortaya çıkan mesihçi dini hareketler gibi, her iki yerel hareket de , bir asırdan fazla dayanan sağlam dinler haline geldiler. Yerli Amerikan (Peyote) kilisesi ve kahin Wowoka’nın Hayalet Dans Dini, “Büyük Planları” ve kuzeybatılı milletleri tehdit eden toprakların beyaz el koyucuları olarak Batıda oldukça geliştiler. Tümü, kültürel yeniliklerle, beyaz medeniyetin tecavüzüne karşı mücadelede sosyal hiziplerin temsilcileri oldular.

Güneydoğuda çok daha seküler bir anlayış, okullara, Edward H. Spicer’in “kültürel bir rönesans” dediği-önemli bir görev verdi.[15] Cherokeeler 1800’de yerleşiklerin ve hükümetin toprak devri için yaptığı amansız baskıların, birkaç öncünün imzaladığı benzer türde anlaşmalara son vermek için resmi politik bir düzenleme gerektirdiğini fark ettiler. Yüzyılın ilk otuz yılında yaşlı-genç, kadın erkek arasında da yapılan bir koalisyon, metodolojik olarak bir icra dairesi, bir meclis, bir yargı sistemi, milli bir basın ve iki dilli bir gazeteyi içeren bir kanunlar sistemi geliştirdi. Okuma-yazma bilmeyen bir Cherokee’nin çıkardığı Segooyah’ adlı bir hece sistemi büyük ilgi uyandırdı ve Cherokeeler kısa sürede yüksek bir okuma yazma hızına ulaştılar. Beyaz ve Cherokee kültür unsurlarının bu kendinden güdümlü soysuzlaştırıcı karışım ortamında Cherokeeler, okullar inşa etmek şartıyla misyonerleri Cherokee milletine yönelmeleri için cesaretlendirdiler. Cherokee heyetinin ihtiyatlı gözetimi altında altı Protestan grubu, iyi donanımlı onbeş okul kurdu; fakat rivayetlerin çoğuna göre Hıristiyanlığa giren ancak bir kaç kişi elde edebildiler. Georgia Devleti ve Federal hükümetin Georgia’daki Cherokee topraklarının sahiplerine verilmesi anlaşmaları 1802’de başladı. Ve 1829’da altın bulunduğu vakit, Cherokee direnişi çöktü.

Cherokee katılımcılarının, hükümetin niyetini çoğu zaman anlamamasına rağmen, hükümet vekillerinin, arazi vurguncularının ve civardaki Georgialıların beyazlara toprak tahsis edilmesi yolundaki baskıları, bu toprakların satma umuduyla taksim edilmesini içeren federal bir arazi programının ihdasına neden oldu. Fakat 1830 Kızılderili Nakil Hareketi sırasında Chickasawas, Choctaws, Creeks ve Seminolesler’in (tarımsal anlamda “modernleştirilmiş” milletler) yanısıra Cherokeelerin de çoğu Oklahama’daki Kızılderili topraklarına sürüldüler. Burada başlayan siyasi, ekonomik ve eğitimsel yeniden inşa süreci, toprak satışları için yıllık ödemeler, alışveriş için vergi tahsisi ve çiftlik hayvanlarım otlatma imtiyazları ile desteklendi. 1852 ile birlikte Cherokeeler 1100 üyeli 21 okul ve iki akademi sisteminin yönetimim ellerine aldılar ve dahası Choctawas, Chickasaw ve diğer tecrit edilmiş milletler benzer faaliyetlerde bulunmaya başladılar.

Sivil savaş, yerli organizasyonunu bir kaç kez kesintiye uğrattı. Hem kuzey hem de güney, bir Kızılderili milletini diğeri aleyhine kullandı ve yıllık ödemeleri kesti. Fakat eğitime, beyaz saldırıya karşı bir savunma aracı olarak inanmanın ölçüsü, okulların 1866 anlaşmalarını müteakip tüm Oklahama kabileleri tarafından yeniden açılmasıyla ortaya çıktı. Bazı Cherokee’lerin savaş müddetince okulları sığınak olarak kullanma girişimleri hariç, çocukların çoğu beş yıl eğitim görmedi ve pek çok bina yıkıldı. Eğitim sistemi sadece canlandırılmayıp yaygınlaştırıldı da; öyle ki Cherokee ve Choctawa’lar 1880’lerde 200 den fazla okul ve akademiye gittiler ve doğudaki kolejlere büyük sayıda mezunlar gönderdiler. Chickasawa’lar çevrede ortaokul düzeyinde 23 okul ve dört hatip okulunu yeniden açtılar ve her yıl 60-100 kadar kolej öğrencisine burs verdiler. Cherokee gazetesi Phoenix, yerel dilde okuma yazma bilen nüfusun % 90’ı tarafından okunmaya devam etti.[16] Modernleştirilmiş beş kabile ekonomik açıdan kendine hala yeter durumdaydı.

 

Sömürge Eğitiminde Asimilasyon

Sivil savaş, Amerikan-Kızılderili siyasetinde ve özellikle eğitimde bir dönüm noktası sayılır. Belirtileri, hem federal hükümet hem de üyelerine “Kızılderili Dostları” diyen hayırsever organizasyonlar tarafından eğitim için verilen vaatlerle artmıştı. Başkanlık olarak ücretsiz 10 kişilik bir hizmet grubu tayin eden Kızılderili Komisyon Kurulu, 1880’de istatistiki açıdan “kesinlikle ispat edilmiş” olarak Kızılderili nüfusunun azalmayıp, hızla arttığını kabul etti. Şöyle diyorlardı: “Onları aramıza almamız gerektiği gibi, haysiyet, insanlık ve Hıristiyanlık da, durumu kabul etmemizi ve onları insan siyasetimizde güvenilir ve kullanışlı bir unsur haline getirmek için cesurca çalışmamızı ister.” [17] Başarısız bir yüzyıllık yerli nüfusu fiziki olarak yok etme girişimlerinden sonra, kabilecilik, ortak mülkiyet, özerk toprak, dil ve din de dahil güzel sözler edebiyatı (retorik) Kızılderilileri yok etmeye yöneldi. Ünlü bir Kızılderili dövüşçüsü Kaptan Richard H. Pratt’ın ifadesiyle, “Tüm Kızılderililer öldürülmesi gereken ırktır, Kızılderilileri öldür ve insanoğlunu kurtar.” Çok daha pragmatik bir şekilde Kızılderili Komisyon Kurulu şöyle diyordu: “Millet pahalı bir bedelle ‘Kızılderili ile dövüşmektense onu eğitmenin’ daha ucuz olduğunu ve aynı sağduyunun onları beslemektense eğitmenin daha ucuz olduğunu vazettiğim öğrendi.” Lymaan Abbott, Kızılderili Dostları Altıncı Lake Mohank Konferansi’nda (1888) meseleyi şöyle özetliyordu: “Bir Kızılderili ile avlamaktansa onu eğitmek, daha ucuza mal olur.” [18] 

Her iki gerilim de başından beri bir aradaydı. Fakat bu tebarüz şimdi “medeniyetten “asimilasyon”a kaydı ve deliller daha açık bir şekilde ahlaki olmaktan çok ekonomik temellere dayandı. Avrupa göç dalgalarında olduğu gibi siyaset üreticiler, yüzyıllardır kıtada mukim olan bu insanları “Amerikalılaştırmaya” çalıştılar. Özerk toprakları ortadan kaldırmak için kullanılan kabile topraklarının ferdi pay ve özel mülkiyetleri medenileştirilmiş beş kabile” de dahil yerel topluluklardan gelen muhalefete rağmen, 1887 Dawes Faaliyetleri kontrolünde tüm millete yayıldı. Bu siyaset 1934’de resmen feshedildiğinde, Kızılderililer 1887’de sahip oldukları toprakların ancak üçte birini elde edebildiler (138 milyon hektardan, 48 milyon hektara). Kızılderili nüfusu arttı; fakat alternatif ekonomik yapılar, yeterli olmadı.

Şimdiki okullar, sadece medeniyet çabalarına ait bir araç değil, fakat kültürün yanısıra Amerikan ekonomisi için de asimilasyon sürecinin nihai çözümü oldu. Kızılderililerin, geri çekilmesiyle oluşan sessiz direnişlerine rağmen hayırseverler ve Kızılderili komiserler evrensel, mecburi-yatılı bir okul sisteminin kurulmasını umut ettiler. Üçyüz yıllık tecrübe boyunca eğitimcilerin saflığı bozuldu. Saygıdeğer Abbott, hükümetin sağladığı eğitimin bir armağan olarak değil, “üstün bir otoriteyle bir ihtiyaç olarak tazyik edilmesi gerektiğini” söylüyordu. Kırmızı adamın beyaz adamın kültürüne karşı aç olduğunu sanmak büyük bir hataydı. Bilgisizlik ne eğitim azlığı, ne ahlak bozukluğu ne de medeniyet yokluğudur; eğiticiler yiyecek sağladıkları gibi iştah da sağlamalıdırlar.” Güya yaygın okul modeline göre kurulmuş bu yeni program altında, sınıflar tek biçimli bir çalışma, öğrenme metodu ve metin takip etmek zorundaydılar. Kızılderili komisyon üyesi Thomas J. Morgan sistemli alışkanlıklar (tatil dönemi, yemek saatleri, çalışma vakitleri, ezberler, iş oyunla düzenlenmeli ve büyük törenlerle takviye edilmelidir) faydalı çalışmalarda kendini yönetme işleri (“öğrenciler çok çalışmanın olağanüstü sırlarını keşfetmelidirler”) ve medeni yaşamın işleyiş ve biçimleri için (“çoğu, umut verici düşünce ve ifadelerin tecessüm ettiği özdeyiş ve edebiyat harikalarını ezberleyerek, kafasındaki düşünceleri doğru bir mecrada tespit edebilir”) özel bir ihtimam istiyordu. “coşkun vatanseverlik”, “uyandırılmış” olmalıydı. Yerli öğrencilerin mutsuz tarihi”, daha iyi bir geleceğin tersine kısaca zikredilmeliydi.

Umulduğu gibi, İngilizce, eğitimin aracı adımı olmak zorundaydı. Vali ve hayırseverlerden oluşan 1868 “Barış Heyeti”, dil birliğinin, düşünce birliğini getireceğini savundu. Bundan dolayı yatılı okullar, yerli topraklarından uzak yerlere kuruldu ve anne babalar iletişim sadece İngilizce ile sağlandığından, çok kabileli olmak zorunda kaldılar. Dahası, aynı kabilenin öğrencileri, evlerine dönmemeye özendirmek ve “kabilelerin parçalanmasını” teşvik etmek için Salem’deki Chenawo ve Oregon’dan Pensilvanya’daki Carlisley’ye kadar farklı 10 yatılı okul arasında dağıtıldılar.

Hatta dini gruplar, hükümetin Kızılderili eğitimiyle ilgili sorumluluğundan dolayı itilip kakılırken göç, 1890’lann anti-Katolik duygusundan uzak bir şekilde Hıristiyanlığa ihtida baskısının kaldırılmasını temsil etti. Birleşik Devletler güney-doğuyu ele geçirdiğinden, Katolik misyon okulları Kızılderili eğitimi için hükümet fonlarının büyük bir bölümüne sahip oldu. Protestan Lake Mohank Konferansları özellikle, 1924’ten beri vatandaş olmalarına izin verilmemesine rağmen “Kızılderililer arasındaki Roman Katolik öğretisinin, onları zeki ve sadık vatandaşlar haline getirmediği” inancının vurgulanmasında söz sahibi oldu. 1885’ten 1888’e kadar komiserlik yapan J. D. C. Atkins, yerel dillerin hükümet okullarında olduğu kadar misyon okullarında da yasak olduğu bir zamanda “yerel dilde dua etmenin elbette yasak olmadığını” yazarken, Hıristiyan mesajının yerel dillerin kullanılabilirliği ve Kızılderililer için taşıdığı önemi ima ediyordu. Komiser Morgan, 1889’da kutsal misyon çalışmalarının ve ahlak düşünceleri ve Tanrı korkusuyla dolu müfredatın devam eden önemini anlatıyordu. Gerçekte okulun kendisi, “Hıristiyan medeniyetinin üstünlüğünün bir ifadesi” olmak zorundaydı. 

Yirminci Yüzyıl Yatılı Okullarında Süreklilik

Kızılderili eğitim biçimini sadece 19. yüzyılın sonunda değil fakat gerçekte günümüzde de bu kadar başarıyla yansıtmasaydı, bu siyasi açıklamalar bu kadar önemli olmayacaktı. Bu yüzden 20. yüzyılın tahlil edilmesi bir değişim kronolojisi için olduğu kadar federal ve devlet okul yapısı, müfredatı ve kontrolündeki sömürge hakimiyet modellerinin devamlılığının incelenmesi için de pek uygun değildir. Yatılı okul, sömürge eğitimi için ideal kurumdur. Asimilasyonun, tecrit aracılığıyla desteklenmesinde, hükümet sistemi öğrencileri, hem kendi toplumlarından hem de beyaz toplumdan tecrit ederek hazırlar ve ardından kısa sürede iyi vatandaşlar olarak toplum içinde yerlerini almalarını bekler. Eğitimciler 1890’larda Amerikan eğitiminde bulunan bütün Kızılderili çocukların baskı altına alınarak, bir yerli halk nesliyle birlikte genel akış içerisinde eriyebileceklerini umuyordu. Öğrenim bu kadar büyük bir etkiye sahip olmuşsa bile, hükümet gerçekte yeteri kadar çaba göstermedi.

1901’de bütün okullardaki 5-21 yaş Kızılderili öğrenci sayısı sadece 16.000 idi. Bunların yaklaşık yarısı Kızılderili topraklarının dışındaki yatılı okullarda bulunuyordu ve kalanların yaklaşık 257’si misyona ya da normal BIA okullarına gitmişti.[19] 1970’de 12.000’in üzerinde yerli Amerikan çocuğu bölge dışındaki 19 yatılı okula gitti. 1979’da 67 okuldaki yatılı ilk ve ortaokul öğrencilerinin sayısı 18.000’e düştü. Diğer 7.000 öğrenci normal okullarda BİA’nın yatakhanelerinde kalıp sınır kasabalarındaki devlet okullarına devam etti.[20] Tayin işi hem eğitimle ilgili sebeplere (İngiliz dilinin eksikliği, yerel bir okulun yokluğu ya da en azından üç yıllık skolastik gecikme) hem de sosyal bir ölçüye (aile problemleri ya da yoksulluk, sağlık problemleri ya da davranış sorunlarına) dayanıyordu. Gerçekte öğrencilerin dörtte üçünden fazlası sosyal ya da hissi gerekçelerle yatılı okullara gönderiliyordu; fakat özel servislerin ihtiyaç duyduğu bu öğrenciler adeta yok oldular. 1969’da bir grup psikolog kullanan BIA, 1976’da 48.000 öğrencinin BIA okullarına kaydolduğunu, 19.546’sının özel eğitim programlarına ihtiyaç duyduğunu, fakat sadece 3176’sının herhangi bir özel hizmet gördüğünü rapor bildiriyordu.[21] 

Uzun bir başarısızlık tarihlerine rağmen yatılı okullar, sömürge eğitimi olarak iş görmeyi başardı. Çok pahalı olmasına rağmen, kurumlar öğrencinin gününün her saatini tanzim etmeyi kolaylaştırdılar. Daimi amaç olan Amerikalılaştırmayla % 95’i beyaz olan öğretmenler, her hangi bir özel uzmanlık ve eğitim ya da hususi materyal ve gerekli malzeme olmadan okullara alınabilirlerdi. Birleşik Devletler’deki beyaz öğrencilerle aynı ders metinlerini okuyan, Kızılderilileri, cesur öncülerle yapılan milli yayılımın ilerlemesinin önünde duran engeller olarak zikredilir buldular. Orta tabaka beyaz gözlemciler için federal yatılı okulların müfredatı, kendi seviyesiz beklentilerinden başka hiçbir şey içermez.

İlk yatılı okullar bilerek kurulmuş endüstriyel okullardı; fakat şurası açıktır ki mesleki kurslar, başından beri özel mesleki yeteneklerden çok “azmin olağanüstü sırlarını” öğretmeyi amaçladı. Don Taleyasva Güneş Efendisi: Bir Hopi Kızılderilisinin Otobiyografisi kitabında, vekil polis tarafından işgal edilmesinin ardından Kızılderili topraklarında bulunan bir yatılı okulda yaptığı işi tasvir eder: 

1905 Eylül’ünde okula döndüğümde, bir müddet için ahır işlerine atandım. Buraları tertemiz yaptım. Bir zaman sonra ahır işinden nalbant işine tayin olundum ye demir kaynağı yapmayı öğrendim. Fırında bir adama ihtiyaçları oldu ve beni gönderdiler. Daha sonra, mutfak işine alındım. Mayıs 1906’da, şeker pancarı ekiminde çalışmak için büyük bir grupla Rockyford, Colorado’ya geldim.”

Sonraki yıl amiri, Kaliforinya- Diverside’daki Sherman Kurumuna gönderecekleri öğrencilerin 50’sinden bahsetti ona. Taleyesva’nın mesleki deneyimleri arasında kavun toplama, inekleri sağma ve kuru ot yığma işleri de vardı. Üç yıl sonra eve dönüşü hakkındaki düşünceleri, eğitim programını ve etkisini anlatır:

“Yatağımda yatarken okul günlerimi ve öğrendiğim şeyleri düşündüm. Bir centilmen gibi okuyor, yazıyor ve hesap yapabiliyordum. Amerika’daki bütün devletleri başkentleriyle birlikte sayabiliyor, İncil’deki tüm metinleri tekrar edebiliyor ve yüz ayetini ezberden okuyabiliyor, iki düzineden fazla Hıristiyan ilahi ve kilise şarkısını söyleyebiliyor, tartışabiliyor, avazım çıktığı kadar bağırabiliyor, dört çiftli danslarda eşimi savurabiliyor, ekmek pişirebiliyor, pantolon dikebiliyor ve ‘kirli’ Flemenk hikayeleri anlatabiliyordum. Beyaz adamdan ne öğrendiğim ve onlara yardım ederek ne kadar para kazandığım önemliydi. Fakat ölüm deneyimim bana yaşamak istiyorsam, izlemek zorunda olduğum bir Hopi Manevi rehberi olduğumu düşündürttü. Tekrar gerçek bir Hopi olmak, eski güzel Katçina şarkılarını söylemek ve aşkı korkusuzca hissetmek istedim.” [22] 

Hükümetin kitle araştırmaları yapan kurumu Meriam Raport ya da “Kızılderili Yönetim Problemi” 1928’de, çocukların yüzlerce mil uzaklıktaki okullar için evlerinden kaçırıldıklarını, mesleki eğitim maskesi altında kurumların ağır işlerinde çalıştırıldıklarını, cezalandırmada fiziki işkence gördüklerini ve sağlık kontrollerinden uzak olduklarım belgeledi.[23] Fakat bu oldukça önemli doküman, bu yolsuzluk ve problemlerin ne başlangıca oldu ne de sonu. Kaptan Richard Pratt’ın hatıratı, 1879’da Carlisle’ye öğrenci toplamak için Kızılderili topraklarına ve Dakota’ya yaptıkları seferi büyük bir zevkle anlatır. 1868’de Birleşik Devletler hükümetiyle yapılan Navajo Anlaşması, okula katılmak için “kandırılan ya da zorlanan” her 20 öğrenci için bir öğretmen sağlanmasını şart koştu. 1950’lere kadar Navojalann bir kaç haftadan daha fazla kandırılması mümkün olmadı. Hatta Oklahoma’daki Chilaco okulu geri kaçışları önlemek için bir güvenlik bölümü açtı. Many Çiftliklerindeki danışmanlar 1970’de zamanlarının çoğunu kaçanların toplanması için harcadılar. Ve yerel ticari merkezlerdeki ilanlar Navajo öğrencilerinin Utah, Bigam şehrindeki intermountain okuluna ‘gemilerle’ gönderildiğim duyurdu.

Ne mesleki ne de Hıristiyan eğitim fazla değişmedi. Navajo ve ardından da tüm Kızılderili eğitiminin sorumlu müdürü olan Hildergard Thompson, 1940’lann sonlarında öğrencilerin, günlerinin yansından fazlasını hala okulun ıvır zıvır işlerini yapmaya harcadıklarını itiraf ediyordu. Daha 1970’te zihnen geri bazı öğrenciler, federal okullarda özel eğitim programları bulunmadığından günlerinin çoğunu, benim de çalıştığım bir yüksek okulun kafeterya mutfağında geçirdiler. Misyonerler 1972’de Chinle, Arizona ve BİA’nın ilk yatılı okul sınıflarına haftalık olarak geliyorlardı.[24] 

Bazı programlar, öğrencilerin kendi kültür ve ihtiyaçlarına yabancı bir eğitim sisteminde, problemlerin her zaman var olduğunu gösterdi. Pek çok öğretmen ve yönetici tarafından gururla hatırlanan dikkate değer bir olay da, Navajo öğrencilerinin yerel nüfustan çok, metropolislerin menfaatine olan düşük işlerde çalışmak için özel olarak eğitilmeleriydi.

Özel Navajo programı, 24.000 Navajo çocuğunun sadece % 15’inin okullarda bulunduğu 1946 yılında başladı. Buna ilaveten Kaliforniya’nın yerli öğrencilerin eğitim sorumluluğunu üzerine alması, BIA görevlilerini Sherman kuruluşunun kapatılacağı korkusuna sevk etti. Kızılderili çocukların para ve güç elde etmek amacıyla çalıştırılmalarına bir başka örnek de, özel Navajo programının, boşta duran fakülteyi ve kadrosunu işler hale getirmek için düzenlemesiydi.[25] Federal eğitim bürokratları, 12-18 yaş öğrencileri için alelacele bir beş yıllık program taslağı çıkarttılar, İlk yıl temel İngilizce, akademik yetenekler, Amerikan orta sınıf ahlakı ve geleneklerine ayrıldı. Son iki yıl kızlar için ev, erkekler için de boyama, doğramacılık ve aşçılık gibi mesleki çalışmalara tahsis edildi. Basın bürosu, (Aydınlığa Açılan Kapı) işin başında ve sonunda tımar işlerindeki gelişimi gösteren tabloları ön plana çıkarttı.[26] Her ne kadar rivayetler kesin müfredat hakkında fazla bilgi vermiyorsa da, programın amacını en iyi değerlendiren gene yöneticisi oldu:

"Öğrenciler genellikle servis işlerine ya da asgari teknik bilginin elde edildiği mesleklere yerleştirilirlerdi. Bu dönemde pazar işi, öğrencilerin gözdesiydi. Öğrencilerin çoğu eğitimini, Navajo bölge okul sisteminin yayılmaya başladığı bir dönemde tamamladı. Bundan dolayı yeni okulun ihtiyaçları olarak yatakhane hizmetçilerine mutfak ve yemekhane personeline ve okul işleri kadrosuna talep büyüktü. Özel öğrencilerin ideal eğitimi, onları bu tip işler için yetiştirdi.”

Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Makale AMERİKALI YERLİLERİN EĞİTİM YOLUYLA ASİMİLASYONU