SÖMÜRGELERİN ULUSLAŞMASI

(ASYA VE AFRİKA HALKLARININ ORTAYA ÇIKIŞLARI)

 

Rubert EMERSON  

 

Çev: Dr. Türkkaya Ataöv, Türk Siyasi İlimler Dern. Yay., Siyasi İlimler Serisi : 11, Ank. 1965 

 

 

 

DİL

(sayfa: 132-147)  

 

“İnsanlık dili milliyetçiliğin nişanesi olarak kabul ediyor”[1] sözü yerinde söylenmiştir. Bir çok istisnalar hemen akla geliyorsa da, ana dili Fransızca, Almanca ya da İtalyanca olan bir adam genellikle Fransız, Alman ya da İtalyan kabul edilir. Batı Avrupa’dan gelen ideal ulus örneği daha çok her ulusun aynı bir dil konuşan toplum olduğu inancına dayanır. Avrupa’da bu fikir gerçeklere de büyük ölçüde uymaktadır, fakat İsviçre ve Belçika ulusları bu ilkenin dışında kaldıkları gibi, İngiliz, İspanyol, Portekiz, Fransız ve Alman dilleri ulusal sınırları değişik ölçülerde aşmışlardır. Bütün dünyada insanlığı ulusal esasa göre düzenleme eğilimi arttıkça gerçekle yakınlık azalmaya yüz tuttu. Dünyanın bir çok yerinde, Toynbee’nin dediği gibi, “Dili milliyetçiliğin esası kabul etmek”[2] beyhudedir. Japonya, Türkiye, Tayland ve daha müphem olarak Çin ve Arap ülkeleri ile diğer bazı talihlilerin tek bir dilleri vardır, fakat dil bakımından farklılaşmaya daha çok rastlanmaktadır. Latin Amerika, Afrika ve Güney Asya’nın bir çok yerlerinde olduğu gibi, sömürgeciliğin olduğu yerlerde çok cepheli toplumların meydana gelmesiyle dil karışıklığı da kaçınılmaz olmuştu. Çeşitli dillerin konuşulduğu Malaya bunun bir örneğidir; yeri Afrika dillerinin üstüne gelen Afrikaan ve İngilizce ikilisi, bir de Hindistan’dan gelenlerin getirdikleri dillerin konuşulduğu Güney Afrika da başka bir örnektir.

Uluscu ve siyasal mücadelelerin üstünde yer almayan “dil” kavramı pek belirli değildir.[3] Almanca bir dildir, Hollanda dili de öyledir, ama Almanya’da konuşulan diğer bölgesel Alman lehçeleri az konuşulan lehçeler seviyesindedir. Fransa’daki dil farkları tek bir ulus içinde yutulup gitmişken İskandinavya’daki farklı ulusal birimlerin hepsinin ayrı bir dili vardır. Lehçelerin çokluğu çok daha farklı bir sınıflamaya meydan verebilecekken doğu ve güney Avrupa’nın Slav dilleri, genellikle, ulusal kimliği olan halklar tarafından konuşulmaktadır. Avrupa çerçevesinde ulusçuluğun başarıya ulaşması ayrı bir ulusal dilin mevcudiyetini kabul ediyor ve daha büyük bir ulusal birime katılma bölgesel lehçenin önemini adamakıllı azaltıyordu. Bir ulusal devletin mevcudiyeti eğitim sistemini denetleme gibi bir sürü yollarla ulusal yola birlik getirerek onu komşularından ayırır.

Temayüz etmiş Avrupa geleneğine bakarak tek ulusal dil fikrinin hem bir prestij meselesi olduğu, hem de gerçek ve elle tutulur faydalar sağladığı ileri sürülebilir. Bu faydaların çok dilli toplumları tek bir ulusal dile kavuşturma gayretinden ağır basıp basmadığını görebilmek için her örnek özel bir incelemeden geçirilmelidir. Dil birliğinin faydaları o kadar açıktır ki üstünde fazla durmaya değmez bile. Her dilin belirli fikirleri ne dereceye kadar yansıtıp şekillendirdiği ve böylece apayrı bir ulusal ruhu yansıtarak yoğurduğu ile ilgili cazip fakat cevabı zor soruyu bir yana bırakarak dilin toplumsal haberleşmenin ana aracı olduğunu söyleyebiliriz. Aynı dili konuşanların ortak toplumsal anılar hazinesine kadar uzanan uçsuz bucaksız ortak bağları vardır; aynı dili konuşmayanların aralarında ancak bir üçüncünün bir köprü kurabileceği bir sessizlik çukuru mevcuttur. Bir çok dilin konuşulduğu yerlerde okullar, radyo, konuşmalar ve edebiyat çeşitli dilleri kullanmak zorunda kaldığı için halk üstünde aynı etkileri yaratmak daha güç olacak ve ayrı dil konuşan toplulukların değişik önderler kadrosuna bel bağlamaları olasılığı artacaktır. Parlamentolar ve memurluklarda, mahkemeler ve hukuki sistemlerde, siyasi partiler ve silahlı kuvvetlerde yaratacağı sorunları göz önünde tutarak modern devleti çok-dilli bir esasa oturtmanın uygulamadaki güçlükleri üstünde durmaya, tabii, hacet yoktur. Çeşitli dilleri konuşan toplulukların varlığı ulusal amaç olan bütün toplumu kapsayan birliği devamlı olarak ve sık, sık tehlikeye atar. Cumhuriyet devresinin başında, Cumhurbaşkanı Quezon o zamana kadar yabancı yöneticilerin baş vurdukları birleştirici etkiyi yaratabilmek için Filipinler’de ulusal bir dilin gelişmesini gerekli görmüştü.

"Fransız İhtilaline kadar hiç bir hükümet yurttaşlarını ya da tabi halkını belirli bir ulusal dili kullanmaya zorlamamıştır”[4] diyen Carlton Hayes bu iddiasında belki biraz ileri gitmişse de dil üstünde durmakla devleti meşrulaştıran bir toplum olarak ulusların ortaya çıkması arasında göze batan bir bağ vardır. Dil sorununun patlak vermesinin nedeni, belirli toplumsal ve coğrafi seyyaliyet içinde, sade, bölgesel lehçeleri aşan yerli dillerle aşına olan orta sınıfın ortaya çıkması ve ondan sonra da büyük halk yığınlarının sahnede yerlerini almalarıydı. Geniş halk yığınları okur-yazar olup siyasal bilince eriştikçe dil açısından bağlı oldukları toplumlar yeni kültürel ve siyasal önem kazanmaya başladılar. Avrupa’dan gelişi-güzel bir örnek vermek gerekirse Belçika’da alelade insanların ortaya çıkışıyla Flamanca gittikçe önem kazanmaya başladı. Bütün Asya ve Afrika’da yeni kuvvetlerin ortaya çıktığı dil sorunlarını aynı şekilde öne sürdü.

Bütün Fransız halkına tek bir ulusal dil kabul ettirebilmek Fransız İhtilalinin amaçlarından biriydi. O zamandan beri çeşitli dillerin olduğu yerlerde dil, güneşin altında bir yer iddia eden her ulus için önemli bir sorun oldu. Dil anlaşmazlığı her yerde azınlık sorununun ana veçhesidir. Ulusal azınlıkların dillerini korudukça hayatta kalma savaşını başarabileceklerine ve çoğunluğun da kendi dilini kabul ettirebildikçe azınlığın mukavemetini kırabileceğine inanmaları sebepsiz değildir.

Dil birliğine kavuşma isteği her yerde görülmemektedir. Yalnız komünistler, bir çok dil konuşan ulusları reddetmelerine ve çok-uluslu ve böylece bir çok dilin konuşulduğu devlet kavramını kabullenmelerine rağmen, çok-dilli ulusları sadece hoş görmekle kalmayıp en ayrıntılı bir şekilde desteklemişlerdir. Hem yeni Çin, hem de Tito’nun Yugoslavya’sı dahil olmak üzere, komünist yönetimi altında olan ülkelerde çok-dilli devlet hem genel bir ilke, hem de bir tutum olarak kabul edilmiştir. Bu siyasetin uygulanışında bazı inhirafların oluşu ve Rusya’ya Sovyetler Birliği’nde ve daha küçük ölçüde peyklerde gittikçe daha fazla önem verilmesi asıl komünist tutumunun teorik gücünü zedelememektedir. 1950’lerde Sovyetler’de dille ilgili olarak yapılan tartışmalarda dilin önemi ve serbestliği açık bir şekilde ortaya konmuştu. Stalin’in kendi de ulusal dillerin ne bir sınıf sorunu olduğunu, ne de Marksist üst-yapıya dahil bulunduğunu, fakat hem burjuvazi, hem de proletaryaya hizmet eden bir ulusal kültürün parçası olduğunu söylemişti. Stalin komünizm bütün dünyaya yayılarak insanlar arasındaki bütün çalışmaları ortadan kaldırdığı zaman, mekanik gelişmeler yoluyla tek bir dünya dilinin kesin zaferine de inandığı halde, ulusal dillerin bağımsızlığı, böylece resmi ağızdan ilan edilmiş oluyordu. Fakat, açık amaçları ulusal devletler değil, zamanla bütün dünyayı kapsayacak çok-uluslu toplumlar kurmak olduğu da göz önünde tutulursa, çok-dilli toplumları kabul etmenin prestijine yalnız komünistlerin sahip çıkmalarına müsaade edilmemelidir. Aynı yönde başarıyla yürümüş, komünist olmayan ülkeler de vardır ve bir çok örnekler komünist tecrübesinden daha bile eskidir. İsviçre ve Belçika’nın daha önce sözü edilmişti; Kanada ve Güney Afrika gibi dili zaten kabul etmişlerdir; ve iki Cihan Savaşı arasında Çekoslovakya’da olduğu gibi, diğer bazı ülkeler de azınlık sorunlarının dille ilgili safhalarını hoşgörüyle karşılamışlardır.

Diğer yandan, daha sık rastlanan örnek ulusal varlığın ana nüvelerinden biri olarak tek bir ulusal dil üstünde ivedilikle ısrar etmek olmuştur ve olmakta devam, etmektedir. Ulusçu hareketlerin yanı başında her zaman filoloji alanındaki çalışmalar yer alır. Komünistlerin Rusları bütün özel şeylerin mucitleri ve kaşifleri olarak göstermeleri gibi, milliyetçi de yabancı kokusu olan terim ve cümle yapılarını bir kenara iterek dilini kendi yerli köklerinden geliştirmeye çalışmalıdır. Yabancı kök ve dalları kesip atarak ana dili geriye getirme çabaları içinde belki hem göze batan, hem de en az başarılı olanı İrlanda milliyetçilerinin İrlanda halkının benimsediği İngilizce yerine hemen hemen ortadan kalkmış olan Galce’yi yerleştirme istekleriydi.

Bütün sömürge halkları modern dünyaya ana dilin üstüne bir Avrupa dili geren emperyalizmin kanadı altında girmişlerdir. Bu emperyalist dil ulusal kültürel birlik yaratma çabasını açıkça etkileyen üç ana amaca hizmet etmiştir. Hiç değilse yüksek öğretimde eğitim dili olmuş, gelişmiş Avrupa ve Avrupa’dan gelen halklarla her türlü münasebetlerde kullanılacak araç olmuş ve 1955 Bandung Asya-Afrika Konferansı’nda İngilizce’nin oynadığı merkezi rol gibi,[5] bir çok ulusların içinde ve aralarında çok defa bir lingua franca olmuştur. Bazı misyonerler ve bilim adamları dışında, beyazlar bölgesel dilleri genellikle bir nezaket olarak ya da tabi halkları daha iyi yönetmek ya da onlarla daha iyi ticaret yapabilmek için öğrendiğinden emperyalist devletlerin dilleri, tabii, beyazların prestij sistemiyle yakından ilgilidir. Diğer yandan, ilerlemek isteyen yerlilerin yabancı dil bilir seviyeye yükselmeleri beklenir. Japonlar Kore ve Formoza’da aynı tavrı takınmış hele Kore’de Japonca’yı tek dil olarak zorla kabul ettirmeğe çalışmışlardı.

Bağımsızlığa doğru gidildikçe, çok defa orada lingua franca ve hakim aydın zümrenin dili olarak devam etmekte olduğu kadar Batı’ya açılan ana kapı görevini gören yabancı dilin yeri hakkında sıkıntılı sorunlar ortaya çıkar. Ulusal gurur ulusal dilin öne geçmesini ister ve çoğu okuma-yazma bilmeyen fakir ülkelerde halkın oldukça kabarık kısmına bir ya da daha çok Avrupa dili öğretmenin büyük pratik güçlükleri vardır. Yığınlara inen eğitimin o halkın dilinde olması hem uygun, hem kaçınılmazdır. Üniversitelerle ilgili olarak kurulan bir Hindistan hükümeti komisyonu İngilizce’nin devlet dili olarak yerini muhafaza edemeyeceğini söyleyerek meseleyi böyle ortaya koymuştu:

"...İngilizce kullanma halkı, diğerinin dilini konuşamayan ve karşılıklı anlaşamayan yöneten azınlık ve yönetilen çoğunluk olarak iki ulusa bölmektedir. Bu, demokrasiyle bağdaşmaz...”(6) 

Diğer yandan, ana Avrupa dillerinin genel anlaşma aracı ve bugün için fenni ve teknik bilgi ve ilerlemenin ana hazinesi olarak milletlerarası değeri bulunduğu bir gerçektir. Bu durumun bugün bile yavaş yavaş değişmekte olduğu ve bütünüyle değişebileceği emperyalizmin ulusçu varislerinin önündeki çıkmaza kolay bir cevap teşkil etmez. Ulusal dile birdenbire ve kesin bir şekilde dönüş Batı’nın bilgi ve tekniğinden faydalanarak onunla eşit duruma gelmek için çırpınıldığı bir sırada ilerlemiş dünya ile teması kaybetmek gibi ciddi bir sonuç da doğurabilir.

Asya ve Afrika’da Batı dillerinin ilerde oynayacağı rol sorunu bazı ülkelerde ulusal dillerin kendiyle ilgili daha önemli sorunlar kadar belirli değildir. Böyle bir dilin var olduğu, yani nüfusun büyük bir çoğunluğunun aşağı, yukarı ortak bir dil konuştuğu yerlerde, tek dile geçişin zorlukları bir hayli olabilirse de, genel yönü aşağı, yukarı bellidir. Örneğin, Çin’de, anlamı ifade eden şekillerin zorluğu bir yana, standart bir yazılı dilin varlığı farklı bölgesel lehçeler yerine tek bir ortak dil yerleştirmeyi kolaylaştırmaktadır. Çince’yi standart hale sokup okumuş aydınla halk yığınları arasındaki farkı kapatmak için ulusal planda bir yığın eğitiminin etken bir aracı yapmanın türlü ciddi zorlukları vardır, fakat sağlam, esasların temeli çok eskiden atılmıştır. Eski geleneklere seleflerinden daha az bağlı olan komünistler, daha fazla etkili olabilmek ve ekonomi sağlayabilmek ve halkın siyasal eğitimini daha iyi yapabilmek için, fonetik alfabeye geçme imkanlarını araştırmak da dahil olmak üzere, bu sorunu enerjik bir şekilde ele aldılar.[7] 

Buna benzer bir güçlük hem lehçe, hem klasik Arapça’yla yazılan ve konuşulan dil arasındaki farklardan ötürü çağdaş ihtiyaçları karşılamak üzere dil sorununa yeni bir şekil verme zorunluluğunun çıktığı Arap dünyasında da vardı.

Atatürk zamanında Türkiye olağanüstü bir şekilde tekrar yoğrulurken ulusal gururu yükselterek Türkçe’yi daha kolaylıkla faydalı bir modern araç haline sokmak için Güneş-dil teorisi gibi bir perde ustaca düşünülmüştü. Bu teoriye göre, Türkçe bütün dillerin anasıydı ve “böylece, herhangi bir yabancı terim Türkçe telaffuz edilerek dile ‘tekrar’ alınabilirdi.”[8] Yabancı kelimeler ve milletlerarası teknik terimler kimsenin duygusunu zedelemeden dile alınabilecekti. Bundan başka, Atatürk çok kısa bir süre içinde Arap harfleri yerine Latin yazı ve alfabesini, Türkiye’nin ihtiyaçlarına uyacak şekilde, başarıyla kabul ettirdi. Yalnız, Müslümanlıktan ciddi bir kopma gibi görünen, geleneksel Arap duaları yerine Türkçe çeviriler ciddi mukavemetle karşılaştı.

Aşağı, yukarı tek bir dil olmayan yerlerde ulusçu hareket başladıktan sonra çok tehlikeli durumlar ortaya çıkmaktadır. Gerçekten, en ciddi sorunlar yaygın ve dil açısından birbirine benzemeyen halkların bulunduğu Hindistan’dadır. Fakat Hindistan’daki gibi dil bakımından çeşitliliğe, değişik derecelerde, Pakistan, Seylan, Endonezya ve Filipinler ile Sahra’nın güneyindeki bütün Afrika’da rastlanır.                                                            

Teori alanında çok-dilli ulusların durumunu en aşırı bir şekilde 1913’de bir çırpıda böyle bir şeyin olamayacağını söyleyen Stalin çözdü. Aynı dili başka ulusların da konuşabileceğini kabul etmekle birlikte, bir ulusu devletten ayıran özelliklerden birini kesin olarak şöyle tanımlıyordu: “Ortak bir dil olmadan bir ulusal topluluk düşünülemez... Aynı anda bir çok dil konuşan bir ulus da yoktur.”[9] Bu doktrin bugün de var olup başka yerler için de ileri sürülmektedir. 1957’de bir Sovyet Afrika uzmanı insanların aynı dili konuşamadıkça anlaşamayacaklarını ve “böylece tek bir ulus meydana getiremeyeceklerini”[10] söylemişti. Bu düşünce bir komünist doktrini olarak sağlam olmakla birlikte, bunu Hindliler ya da Pakistanlılar, Filipinliler ya da Nijeryalılar, ortada ulusları diye bir şey kalmayacağından, pek tutacağa benzemezler.

Güney Asya ve dünyanın diğer bölgelerindeki çok dilli toplumlar bu Stalinist yargıya karşı gelebilirlerse de, kendi durumlarından da memnun değildirler. Evrensel eğilim tek bir ulusal dil kabul ederek klasik Avrupa örneğine yaklaşmak olmuştur. Böylece, Hindistan Hindçe’yi, Filipinler Tagalog’u ve Endonezya da Bahasa Endonezya’yı resmi dil olarak kabul etmişlerdir. Fakat kanunlarda yazılanlarla genel kabul arasındaki büyük adımın var olduğunu eklemek bile gereksizdir. İbranice’nin İsrail’in ulusal dili olarak kabul edilmesi şaşılacak derecede başarılı olmuştur. Başbakan Ben Gurion’a göre, 

“...Sadece yüzyıl önce dünyada ana dil İbranice olan tek bir Yahudi yoktu; bugün ise, yüzbinlerin konuştuğu dildir...” (11)

Toprak bakımından bölünmüş olan Pakistan’da Batı Pakistan’ın gücüne dayanarak Urduca’ya doğru ilk yanaşma Doğu Pakistan’dan Müslüman Cemiyeti Partisinden kopma ve Pakistan’dan ayrılma söylentileri de dahil olmak üzere, Bengalce’nin resmi dillerden biri olarak kabul edilmesi konusunda ciddi istekler doğmasıyla sonuçlandı. O sıralarda, 1954’de, Anayasa Meclisi diğer bölgesel dilleri de tanıma olasılığını verecek şekilde hareket etti. 1956’da kabul edilen Pakistan Anayasası, İngilizce’yi daha yirmi yıl kaldırmayarak, Urduca vc Bengalce’yi resmi diller olarak ilan etti, fakat burada, Hindistan’da ve hele Filipinler’de olduğu gibi, İngilizce ona ayrılan süreyi aşacak kadar kuvvetle yerleşmiştir. Ulusal birliği sağlayacak herhangi bir şey arayan Malaya Malay, Çince ve İngilizce arasında bocalayıp durmuştur; bu üçü ve bir takım Hind dilleri çok dilli eğitim sisteminde rol oynamışlardır. Bağımsızlıkla birlikte Malay ulusal dil olarak kabul edilmiş, fakat İngilizce ile diğer dillerin kullanılması için kapılar açık bırakılmıştır. Seylan’da Sinhallerin kendi dillerine ayrı bir ulusal statü tanınması isteği 1956 seçimlerinde önemli bir rol oynamış ve nüfusun üçte birini meydana getiren Tamillerle ciddi çatışmalara yol açmıştı.

Hindistan'ın başını ağrıtan dil sorunları aşırı bir örnek olduğu için diğerlerinden daha geniş bir incelemeyi gerektirir. Dil bakımından Hindistan kendi içinde bölünmüş bir ulustur. Optimizm ve Hind birliğine olan vazgeçilmez inancından hareket eden Nehru “etrafına bakan herkesin görebileceği gibi, uçsuz-bucaksız büyüklüğü göz önünde tutulursa, Hindistan’da az sayıda dil vardır ve bunlar birbirine çok yakındır”[12] demektedir. Fakat etrafına bakan bir çok kimse en göze batan özelliğin ulusal birlik duygusunu çeşitli derecelerde sarsacak çok sayıda büyük dil bölgelerinin var olduğunu görürler.

Burada Hind dillerinin tam sayısı ve onların en iyi şekilde nasıl sınıflandırılabilecekleri konusunda tartışmalara girmek gereksizdir. Bazılarının birbiriyle pek ilgisi olmayan, her biri bir milyondan fazla insan tarafından konuşulan ve hepsi birden nüfusun çoğunluğunu kapsayan bir düzüne ya da fazla ana dil vardır. Bunlara her birini 100.000 ya da daha fazla sayıda insanın konuştuğu yirmi-dört kabile dili ya da lehçesi, her biri 100.000’den biraz az insanın konuştuğu 720 Hind dili ya da lehçesi ve, 171.742 kişinin ana dili olan İngilizce başlarda gelmek şartıyla, altmış-üç Hindçe olmayan dili eklemek gerektir.[13] Dil bakımından en büyük ve siyasi bakımdan en önemli boşluklardan biri, Hind dili de dahil olmak üzere, Sanskritçe’den gelen ya da adamakıllı etkilenen Kuzey dilleri ile Tamil ya da bundan oldukça başka olan Dravidian grubuna dahil olan Telegu gibi Gtiney dilleri arasındaki farktır.

Dil sorunlarından doğan bir çok sonuçlar ve dil ile birlik duygusu arasındaki yakın bağ bir yana, dil farklılığı kaçınılmaz olarak siyasi etkiler yapmıştır. Stalin 1925’de Doğu Halkları Üniversitesi öğrencilerine Hindistan’ın tek bir bütün olduğu söyleniyorsa da “Hindistan’ın ihtilalci bir çalkantı anında, kendi dili ve kendi farklı kültürü olan, o zamana kadar işitilmemiş milliyetlerin sahneye çıkacakları”nda[14] şüphe olmadığını söylemekle sağlam zemine basıyordu. Zaten karışık olan durum Hind Ulusal Kongre Partisinin idari coğrafyasıyla İngiliz Hindistan’ı eyaletleri arasındaki farktan ötürü daha da şaşırmıştı. 1920’lerde, Kongre bir yığın partisi oldukça Gandi’nin önderliğinde ana dillerin konuşulduğu bölgelere uyacak şekilde yeni baştan düzenlenmişti. Fakat eyaletlerin siyasi sınırlarını aynı dili konuşan toplumları kapsayacak şekilde tekrar çizme dileğinde başarılı olamadı. Bundan başka, geleceğin ulusal dili olarak Hintçe’yi adamakıllı benimseyen Kongre Partisi azınlıkların kültür dil ve alfabesini koruyacağını da ilan etmiştir. Nehru da Hintçe’yi ulusal dil olarak benimsemesine rağmen eğitim yayılıp halk siyasal bilincini kazandıkça lehçelerin bir ayrılma sebebi olacağını söylüyordu.[15] 

Kongre Partisi bağımsız Hindistan’da iktidara gelince ülkeyi dil esasına göre yeni baştan düzenlemede İngilizleri çıkarmak için halk desteği aradığı zamanlardan daha az şanslıydı. Eyaletleri dile göre ayırmak yolunda daha önceki teze, artık, davranışların parti tutumuna göre değiştiren fakat zaman, zaman ayrı dil konuşan “milliyetler”e birlikten ayrılma hakkını bile tanıyan komünistlerin sahip çıkması ufak bir teselliydi.

Hükümet bu sorunu ele aldığı zaman devletleri dil esasına göre tekrar düzenleme yolunda hem halktan gelen, hem siyasal baskıları göz önünde bulundurmak ve aynı zamanda ayırıcı kuvvetleri çok fazla cesaretlendirmeye karşı durmak zorundaydı. Dinsel nedenlerden ötürü zaten bir defa ikiye bölünmüş olan bir ülke siyasal dil ayrımına siyasal bir bütünlüğe dayanarak yeni bölünmeler yaratma tehlikesine hiç yanaşmaz. Bağımsızlık kazanıldıktan sonra malum taktiklere başvurularak bu sorun kurul ve komisyonlara verilerek bir parça zaman kazanılmaya çalışılmıştı. İlkenin kendi inkar edilmemekle birlikte, hem bu kurullar, hem de ileri gelen politikacılar Kongre Partisi’nin daha önceki tutumuna şüpheci bir gözle bakma eğilimindeydiler. Anayasa Meclisinin 1948’de kurduğu Dil Esasına Göre Eyaletler Komisyonu Hindistan’ın birliği ve güvenliğinin dil esasına göre ileri sürülen iddialardan daha önemli olduğu üstünde durarak tehlikenin şeklini açıklamıştı. Raporunda Kongre Partisinin bir ulus yaratma çabasında “...birbirleriyle ciddi bir çatışma halinde olan ve kökleri yüzlerce yıl önceki Hindistan’da bulunan küçük sadakat, kıskançlık ve cahilce tarafgirlikle karşı karşıya olduğunu ve üstüne bastığımız zeminin ne kadar ince olduğunu dehşetle gördük. Ülkenin bazı en yetenekli kişileri karşımıza geçip kendilerinden güvenle ve önemle bu ülkede dilin kültür, ırk, tarih, kişilik ve nihayet ve aynı bir ulusu temsil ettiğini söylediler...” [16] diyordu.

Kongre Partisi vaatlerini yerine getirmekte gecikince hükümet Andhra ileri gelenlerinden birinin oruçtan ötürü ölümünden sonra, başlayan gürültü ve nümayişlerine karşılık, 1953’de, dil esasına bağlı ilk devlet olarak Andhra’yı kurdu. (Geçerken işaret edelim ki bir siyasal baskı yöntemi olarak Gandi’nin oruç taktiği Kongre Partisi iktidarda olunca pek tutunmamıştı.) Zaman ve perspektif kazanabilmek için Nehru’nun yıl sonlarına doğru tayin ettiği Devletleri Yeniden Örgütleme Kurulu 1955’deki raporunda dil esasına göre kurulan federal birliklerden doğacak faydalarla bu birliklerin yol açacağı ayrımlar ve farklılıklar arasında bir denge kurmağa çalıştı. Bir önceki gibi, bu Komisyon da dil farklarının Hind tarihinde derin kökleri olduğuna işaret ederek dil esasında toplanan farklı kültürlü birimlerin alelade bir Hindli için Hind milliyetçiliğinden daha anlaşılabilir olduğunu ileri sürdü. Komisyon “geleneksel bölgesel bağların ayırıcı çekimine dayanabilmek amacıyla ideolojik bakımdan yeterli olabilmesi için Hind milliyetçiliği daha çok muhteva kazanmak zorundadır” [17]diyordu.

1955 ve 1956’da hükümet bu rapora dayanarak yaşayabilecek bir düzen kurmakla uğraştı. Sikh’lerin iddialarla ortaya çıktıkları Pencap, sonra Bengal, Bihar ve başka yerlerde çalkantılar olduysa da en ciddi zorluklar Maharagtra ve Gucerat devletlerinin kurulmasını isteyenlerin tarihsel ve etnik esaslar öne sürerek Bombay şehrine sahip çıkmak istemelerinden doğdu.[18] Aylarca süren şiddetli çalkantılar ve kan dökümünden sonra anlaşmazlık, dil esasına göre devlet ilkesi bu defa terk edilerek hem bu iki devleti, hem de şehri içine alan koca bir Bombay devleti kurmakla nihayet çözüldü. Bombay’ın iş gücünün büyük bir çoğunluğunu meydana getiren Maharagtranlar bir çok fabrika ve dükkanların sahibi olan Guceratiler tarafından sömürüldüklerini iddia ettiklerinden, burada da, başka yerlerde olduğu gibi, dil ve siyasal esasa dayanan sorunlara bir de ekonomik düşünceler eklenmektedir. Merkezden yönetilen altı bölgeden başka, devletlerin sayısını on-dörde, ya da öncekinin yarısına indirmek Hindistan’ın siyasal birimlerinin tekrar düzenlenmesiyle ilgili acı tartışmayı sona erdirdi. On-dört devletten çoğu ayrı dili konuşan toplulukları temsil ediyordu, fakat Bombay ve Pencap bile bile çok-dilli bir esasa oturtuldular. Bu sorunun çözülüp çözülmediği ilerde görülecekse de sonuçları potansiyel bakımdan patlayıcı niteliktedir.

Hindistan'ın dil sorununa verdiği önem Anayasada buna sık, sık atıf yapmakla da anlaşılmaktadır. Anayasanın sadece dil sorunlarına ayrılan XVI’nci bölümü “Birliğin resmi dilinin Devanagari alfabesinde yazılan Hindi olduğu”nu söylerse de Anayasanın kabulünden bu yana, on-beş yıldan beri resmi amaçlar için İngilizce kullanılmış olup Parlamento bu süreyi daha da uzatabilir. Farklı muamele gütmeme ilkesinin Anayasaca tanınmasına uygun olarak, yurttaşların ana haklarına belirli bir dil, alfabe ve kendine göre kültürü olan grupların bunları korumaya hakları ve devlet meclislerinin o bölgenin dilini kullanabilmeleri de dahildir.

Eğitim amaçları için, ayrı sorunlarla karşılaşmakta olan diğer ülkelerde de görüldüğü gibi, üçlü bir bünye geliştirilmiştir. Çocukların en iyi ana dilleri kanalıyla öğrenebilecekleri düşünülerek okulları bölgesel dille eğitim yapmaya başlar. Hindi daha sonra ve İngilizce ile diğer yabancı diller daha ilerlemiş öğrencilere öğretilir. Ana dille bu önemli bağı korumak akıllıca bir iş olmasına rağmen, bugün kısmen görülebilen önemli kültürel ve siyasal sonuçlar doğuracağından şüphe edilmemelidir. Toplumda bugüne kadar pasif kalmış olan unsurlar toplumsal ve ekonomik alanda ilerler ve bölgesel dilleri öğrenirlerse, Bütün Hindistan sathına yayılan bir ulusal bilince sığmayan bölgesellik duygusunu kamçılayabilir. Büyük ve bütün bloklar halinde dil esasına dayanan Hind toplumları siyasi manevralara kolaylıkla düşmektedirler. Üstelik, Hindistan’daki dil sorunlarına kendini vermiş olan biri, hiç değilse başlarda, Hind halkının bölgeler arasında şehir merkezlerine hicretinin bölgesel ve toplumsal bağları söküp atmadığına işaret ediyor:

"... Hindistan'da bir çok dil konuşanların işçi olarak bir araya geldikleri endüstri aleminde taraflar arasında sürtünme daha da artmaktadır. Hindistan’daki azınlıklar nereye giderlerse gitsinler ana dilleri ve memleketlerinden getirdikleri evlenme   adetlerini bırakmayarak adeta kendi içlerine kapanık yaşamaktadırlar...” [19] 

Hindi ve İngilizce’yi öğrenmenin kolay ve önemli olduğu toplumun yukarı tabakalarıyla bölgesel dil ve onun kültür ufuklarından pek ileri gidemeyecek olan daha az eğitim görmüş halk yığınları arasında fark Hind demokrasisini nasıl etkileyecektir? Kişiliği siyasal ve duygusal bir potansiyeli olan belirli bir dil bölgesiyle sınırlı ve ulusal çapta taraftar toplamak isteyenlerin gücünü azaltan önderlerin gittikçe artması olasılığı vardır. Uyuşmazlık ve ayrılık tehlikeleri şüphesiz gerçek olmakla birlikte, farklılıkları ezip yok ederek ulusal birliğe zorla ulaşmaya çalışmaktansa farklılıkları kabul ederek birliği öyle kurmak daha akıllıca bir iştir.

 Anayasanın amacı diğer Hind dillerinden bazı parçaları benimseyerek zenginleşecek olan Hindi’nin “Hindistan’ın karmaşık kültürünün bütün unsurları için bir ifade aracı” olarak gelişip İngilizce’nin yerini almasıdır. Bu rüyanın sözü edildiği gibi on-beş yılda, ya da hatta daha uzun bir süre içinde gerçekleşeceğini çok kimse şüpheyle karşılamaktadır. Dravidian dil grubunun hakim olduğu güneyde önceliği Hindi’ye bırakacak olan diller, eğer bırakırlarsa, bu ancak çetin bir savaş verdikten sonra olacaktır. Buradakilerin çoğu Hindi’nin üstünlüğünü kabul etmektense İngilizce’nin Bütün Hindistan’ın dili olarak devam etmesini tercih ederler. Güney Hindistan’da kuzeyin sözde Brahma emperyalizminde büyük değişiklikler isteyen kültürel ve siyasal müesseseler kurulmuştur. Stalin’in Hindistan’ın bir ulus olabileceğini dolaylı olarak inkar etmesini kabul etmek gerekli değilse de geniş ve derin iç yarılmaları olan bir ulusun tehlikelere açık olmadığını farz etmek de boş bir iddiadır. Afrika’da Sahra’nın güneyinde uluslar meydana geldikçe onların da Hindistan ve diğer Asya ülkelerinin karşılaştıkları kadar ciddi dil sorunlarının olması muhtemeldir. Dünyanın bu iki kıtası arasındaki farklar büyükse de, benzerlikler de büyüktür. Afrika uygarlıklarının gelişmelerinin daha aşağı bir seviyede olduğunu gösteren en önemli fark Afrika dillerinin Avrupalılar ortaya çıkmadan önce yazılı bir şekle kavuşmamış olmasıdır. Buradaki amacımız açısından ana benzerlik de, genellikle, Hindistan’da olduğu gibi, ulusal toprakların bir çok farklı dilleri kapsamasıdır. Bantu gibi büyük Afrika dil aileleri varsa da bir sürü dil ya da lehçelerin pek az kimse tarafından konuşularak tek bir ulusal dili bulma ve yerleştirmeyi daha güçleştirmesi ilerdeki zorlukları daha da büyüten bir gerçektir. Örneğin, Swahili’nin doğu kıyılarında ve gerisinde olduğu gibi, kıtanın bazı yerlerinde bölgesel diller lingua franca olarak kabul edilmiştir.

 Burada işaret etmek gerekir ki bir Swahili bölgesi olan Kenya’da ilk öğretimde yirmi kadar lehçe kullanılmaktadır ve komşu Uganda’da Swahili’yi Doğu Afrika’nın diğer bölgeleriyle bağlama girişimi yerli Uganda dilini kullanma haklarını savunan Kabaka’lıların karşı koymasıyla başarısızlığa uğramıştır.

Afrika dillerinin parça, parça olması ve bundan doğan sorunun niteliği Lord Hailey’nin bazı Afrika bölgelerinde kullanılan dillerle ilgili olarak sunduğu malzemeye bir göz atmakla ortaya çıkar.[20] Kuzey Rodezya halkı beşinin resmen tanındığı kırk ayrı dil konuşmaktadır. Kuzey Nigerya’da bir çok diller konuşulmasına rağmen Hausa ağır basmaktadır; güney Nijerya’da Batı Bölgesinde Yaruba kuvvetliyse de güneyin diğer kısımlarında kırık-dökük bir İngilizce dışında kıyı ülkelerinde ortak bir dil olmayıp bir sürü dil konuşulur.

 Nijerya'da yapılan eğitme kampanyasıyla ilgili olarak Hausa, Tiv, Yoruba, Ibo ve Efik dillerinde geniş yayınlar yapıldıysa da bunlar konuşulan dilleri yitirmekten çok uzaktır. Gana’nın güney kısmında daha bir çok lehçelere ayrılan dört ana dil Twi, Fante, Ga ve Ewe’ dir. Fransız Batı Afrikası’ndaki dillerin 126’yı geçtiği söylenir. Belçika Kongosu’nda Avrupalılarla Afrikalılar arasında anlaşmayı sağlamak için dört ana dil, ilk öğretimde dört başka dil ve bazı bölgelerde de daha üç dil kullanılmaktadır.

Bir çok dillerin konuşulduğu bir toplumda siyasi güçlükler Oron’un bölgesel dil olduğu Nijerya’da Oyubia köyünde bir seçim konuşmasında ortaya çıkmıştı.[21] O zaman, Efik, Ibo, Yoruba ve Hausa dillerini bildiği söylenen fakat Oron dilini konuşmayan Doğu Bölgesi Başbakanı Ibo dilinde konuşmuştu. Adayın kendi Oron dilini kullanmış, diğer iki kişi Efik dilini, ikisi de İngilizce kullanmışlardı.

Unesco'un mantıklı olarak kabul ettiği ve bir Birleşmiş Milletler Genel Kurul kararında da desteklediği gibi,[22] özellikle ilkokul yıllarında, bölgesel lehçe, bugün olduğu üzere, eğitim dili olarak kullanılmakta devam ettikçe, Afrika ülkelerinin “bir ülke, bir halk, bir dil” ulusçu sloganının gerçekleşmesi hiç değilse daha uzun bir süre geri kalacaktır. Bir çok ülkelerde ortak dil olarak bir Avrupa dili kullanma isteği Asya’dakinden daha fazla olacaktır.[23] Altın Kıyısı, bağımsızlıktan bir süre önce, eğitimde yeli lehçeler yerine İngilizce’yi yerleştirmeye çalıştı, ve 1958 Bütün Afrika Halkları Konferansı Afrika dilleri öğretimini desteklemekle birlikte, Afrikalıların temaslarını kıta çapında geliştirmek amacıyla Fransızca konuşulan bölgelerdeki orta eğitim okullarında İngilizce ve İngilizce konuşulan yerlerde de Fransızca öğretilmesini ileri sürdü. Avrupa dillerine böyle bir dönüş, bütünüyle yabancı bir dile bir yığın halinde geçmeyi gerektirecek şekilde pürüzsüz bir Afrika dili geleneğinin verdiği gururu paylaşma olacaktır. Bunun yerine, ilerde Swahili gibi daha büyük kütleler tarafından konuşulan dillerin yayılması ve bazı ülkelerde eğitim ve yönetim amaçları için bir ya da daha fazla bölgesel dillerin kullanılması olasılığı vardır.

 Dil bakımından çıkarılacak bir sonuç dünyanın bir çok yerlerinde dille ulus arasında büyük bir baş eksikliği olduğudur. Dil ayrımının kuvvetli olduğu yerlerde ulusal dil olarak kabul edilen bir dili yerleştirme çabası büyük bir pahayla başarılabilir (eğer başarılabilirse) ve yerleşmiş bir dili yıkmaya çalışmanın yıkıcı etkileri büyük olabilir. Yerli bir dil, ya da bir Avrupa dili asıl lehçeden sonra gelecek olursa durum, tabii, daha kolaydır. Eğitimciler yerli lehçeyle başlayan bir çocuğun ikinci bir dile o dilin çocuğa başında zorla kabul ettirilmesinden daha kolay kayabileceğini söylemektedirler.

Okul sistemini bugünkü sınırların çok dışına taşırarak eğitim yığınlara indikçe bu sorun yeni nitelikler kazanmaktadır. Daha köklü bir eğitimi yalnız bir avuç Asyalı ve Afrikalı gördüğü zaman, bu ufak aydın zümresi için yabancı dil eğitimi nispeten basitti. Koca halk yığınlarına okuma yazma öğretme sorununa gelince iş büyümektedir; ve çok-dilli toplumlarda bölgesel lehçelere dönüşün etnik farklılaşmayı engellemekten çok belirtmesi kaçınılmazdır. Bu durumda biriken birinin kabul edilmesi gerektir ve bunun da her ulusun kendi dili vardır ve olmalıdır diyen klasik Avrupa görüşü olması muhtemeldir. Yalnız, sağlam bir devletin başka esaslar üstüne de oturabileceğini gösteren bir çok önemli örnekler bulunduğu gibi çok-uluslu Sovyetler Birliği’de gözümüzün önündedir.

Önümüzde yatan en göz kamaştırıcı gelişme ise doğrudan doğruya dille ilgili olmayıp okuma yazmanın, daha geniş bir deyimle, eğitimin yayılmasıyla yakından ilgilidir. Avrupa’da milliyetçilik ve halkçı siyasal ve ekonomik hareketler toplumun yeni unsurlarını aktif olarak harekete geçiren ve bilincine kavuşturan ulusal lehçeyle laik eğitimin gelişmesiyle yakından ilgiliydi. Bir çok Asya ve Afrika ülkelerinde, bugün de, eğitimin Aynı şekilde gelişmesi kültürel, ekonomik ve siyasal denge aynı ana değişikliklerle ilgili olmak zorundadır. Avrupa’da krallar, aristokratlar ve yüksek burjuvanın iktidarına başarılı bir şekilde nasıl karşı gelindiyse, Avrupa dışındaki ülkelerde de uzun bir süredir karanlıklar içinde kalan köylü ve işçi yığınları hakim zümrenin gittikçe karşısına çıkacaklardır. Bu zümrenin ulusal hareketi yaratanlar ve onların kahramanların olması yerlerini yeni davranışlar ve ülkülerle ortaya çıkan yeni nesillere bırakmasını engelleyemeyecektir. Eğitimin ektiği tohumlar öylesine büyüyecektir ki bugün başı güneşlerde olanlar gölgede kalacaktır.



[1] Edward A. Freeman, “Race and Language,” Historical Essays, 3. Seri, London, Macmillan, 1879, s. 203.
[2] A Study of History, C. VIII, s. 536.
[3] Uriel Weinrich'in Languages in Contact (New-York, Publications of the Linguistic Circle of New York, 1953, No. 1, s. vii.) adlı kitabının önsözünde Andre Martinet, dili meydana getiren ana unsurlardan biri olarak “lisana bağlılığı” gösterir ve bu fikre örnek olarak lisana bağlılık unsurunun Çek ve Slovak dillerinin ayrı ayrı mevcudiyetinde diğer maddi ve fiili unsurlardan daha fazla etkili olduğunu ileri sürer. Ayrıca bak: H. Munro Chadwick, The Nationalities of Europe and the Growth of National Ideologies, New York, MacMillan, 1964, s. 14.
[4] Essays on Nationalism, New York, MacMillan, 1926, s. 47.
[5] Endonezya'da, bağımsızlıkla birlikte Flaman dilinden, ikinci bir dil olarak İngilizce’ye doğru hızlı bir değişme oldu. Ortak bir hakim dile sahip olarak komşu Asya ülkeleriyle yakın münasebetleri kolaylaştırma isteği kısmen de olsa bu yönde bir gelişmeye diğer bölgelerde de yol açmaktadır.
[6]  The New York Times, 24 Eylül 1955. Diğer yandan, İngilizce’den çok uzaklaşmanın yaratacağı tehlikeler Nehru tarafından belirtilmiş ve 1959'da yüksek eğitimle ilgili özel bir kurul, Hind üniversitelerinde başlıca eğitim aracı olarak kullanılan bu dilin süratle bırakılması fikrine karşı durmuştur. The New York Times, 16 Ekim 1955 ve 16 Şubat 1959.
[7] Bak: Tao-tai Hsia, “The Language Revolution in Communist China,” Far Eastern Survey, C. XXV, No. 10 (Ekim 1056), s. 145-154. Bununla birlikte, gelenek ağır basmış ve 1957'de Eğitim Bakanlığının çıkarttığı bir genelgede öğrencilerin Çin harflerini dolma-kalem yerine kullanılan fırçalarla yazmaları mecburiyeti konmuştur. The New York Times, 8 Temmuz 1957.
[8] L. Szabe, “Regression or New Development? Twenty Years of Linguistic Reform in Turkey,” Civilisations, C. 11, No. 1 (1952'), s. 50.
[9] Marxism and the National and Colonial Question, Moscow, Foreign Languages Publishing House, 1940, s. 5-6.
[10] I. Potekhin;, “De quelques problemes methodologiques pour 1'etude de la formation des Nations en Afrique au sud du Sahara,” Presence Africaine, No. 17 (Aralık 1957 - Ocak 1958), s. 62.
[11] The New York Times Magazine, 20 Nisan 1958, s. 9.
[12] “The Question of Language,” The Unity of India, London, Lindsay Drummond, 1941, s. 241. 
[13] Bu rakamlar Census of India: 1951 istatistiklerinin ilk sahifelerinden alınmıştır. (Yeni Delhi, 1954), Paper No. 1. Dil istatistiklerinin ilk sahifelerinden teknik sorunlar dışında başka nedenlerle de engellendiği ana dili resmi Hindi olanlar i(;in ayrı bir rakam vermeme nedenleriyle de gösterilmektedir (s. 1-2). Sayım dolayısıyla beş eyalette halk arasında ortaya çıkan kaynaşma sonucu “hangi dili konuşuyorsunuz?” sorusu çok belirli bir şekilde doğru olarak cevaplandırılmıyor ve verilen cevaplardaki açık çelişmeler   Hindi dilini konuşanları, Urdu, Hindustani, Pencabi dillerini konuşanlarla birleştirmeyi gerektiriyordu. Bu sırada, mahallelerin birinde ortaya çıkan karışıklıklarda bir kişi öldürülmüştü.
[14] Stalin, Marxism an«l the National and Colonial Question, s. 184. Aynı kavramın daha bilimsel bir tanımı için bak: Deutsch,  Nationalism and Social Communication, s. 110-111 ve Ek III.
[15] The Unity of India, s. 243-244.
[16] Selig S. Harrison,  “The Challenge to Indian Nationalism,”  Foreign Affairs, C. XXXIV, No. 4 (Temmuz 1956), s. 621. Genel olarak bütün konu için bak: Marshall Windmiller,   “Linguistic Regionalism in India,”   Pacific Affairs, C. XXVII, No. 4 (Aralik 1954), s. 291-318.
[17] Report of the States Re-organization Commission, New Delhi, 1955, s. 43.
[18] Bak: Marshall Windmiller, “The Politics of States Reorganisation in India: The Case of Bombay,” Far Eastern Survey, C. XXV, No. 9 (Eyiul 1956).
[19] Selig S. Harrison, The Most Dangerous Decades: An Introduction to the Comparative Study of Language Policy in Multi-Lingual States, New York, Columbia University, Language and Communication Center, 1957, s. 9.  Bu ilk araştırmada dünyanın çeşitli bölgelerinde dile dayanan siyasi sorunlarla ilgili bibliyografyalar vardır.
[20] Bak: An African Survey, bölüm III. Lord Hailey Afrika'da konuşulan diller hakkında çok yetersiz bilgiye sahip olduğuna işaretle birkaç bilginin bu konuda yaptığı incelemelere dayanarak dünyada mevcut olduğu tahmin edilen 2000 dilden, 700-1000 tanesinin  Afrika'da konuşulduğunu  ifade eder (s. 79).  Bir UNESCO yayını yalnız İngiliz Afrikasında 369 ayrı dil ve lehçenin konuşulduğunu belirtmektedir. The Use of Vernacular Languages in Education. Monographs on Fundamental Education, No. 8, Paris, UNESCO, 1953.
[21] Matchet's Diary, West Africa, No. 2081 (2 Mart 1957), s. 196.
[22]  2 Aralık 1949'da kabul edilen 329 (IV) numaralı karar.
Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Makale SÖMÜRGELERİN ULUSLAŞMASI