ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI

SÖMÜRGELERİN ULUSLAŞMASI

(ASYA VE AFRİKA HALKLARININ ORTAYA ÇIKIŞLARI) 

Rubert EMERSON 

Çev : Dr. Türkkaya Ataöv. Türk Siyasi İlimler Der. Yay .Siyasi İlimler Serisi : 11. Ank. 1965   

 

 

 “...Ulusların istemlerine hiç önem vermeksizin tepeden inme yönetim demek olan imparatorluk ilkesi 1917-1918 yıllarında Avrupa’daki başlıca dayanaklarını kaybetti ve barış görüşmeleri sırasında yerini resmen, ulusların kendi geleceklerini tayin etmeleri ilkesine bıraktı. Woodrow Wilson ile Lenin, bu birbirine benzemeyen çift, ulusların kendi geleceklerini tayin etmeleri konusunda birleşerek on-dokuzuncu yüzyıldan miras aldıkları birbirinden farklı doktrinlerine yeni bir canlılık kazandırdılar. Almanya, Avusturya - Macaristan, Avrupa’daki kısmı ile Rusya ve Osmanlı imparatorluğu –hepsi- milletlerin birbirinden ayrılıp belirmesi olayına boyun eğmek zorunda kaldılar; uzlaştırma, işin kolayına kaçma eğilimleri ve durumun zorluğu bu olayın tam gelişmesini bir hayli engelleyip sınırladı ise de yine bu, eski düzenin sonu ve bir yenisinin başlangıcı demekti. Kendi geleceğini tayin etme ilkesi eski insan hakları ve insanların eşitliği ilkelerine nasıl olduğu pek belli olmayan bağlarla bağlanarak evrensel bir dogma halini aldı...” (sayfa: 4-5) 

“...Gerçekte batılı müttefikler bu ilkeyi Avrupa’nın sınırları dışında uygulamak niyetinde değildi...” (sf: 5) 

Avrupa’da da her biri kendi sınırları içine sokulmayı istemiyordu. 1914’deki, imparatorluk disiplini altında Avrupa’yı merkez alarak kurulmuş dünya düzenine geri dönüş  -Lenin’in aksine iddialarına rağmen- o sıralarda pek imkansız görünmüyordu. Oysa, Çin, Hindistan ve Mısır gibi eski uygarlık merkezlerinde “kabaran renkli insanlar dalgası”nın emperyalist sistemin tümünü tehdit etmekte olduğunu görmek için pek keskin bir göze ihtiyaç yoktu. Doğrudan doğruya yarattığı sonuçlar ve dolaylı olarak taşıdığı anlamlarla birincisinden çok daha geniş kapsamlı olan ikinci Cihan Savaşı kendi geleceğini tayin etme ilkesini Avrupa dışındaki dünya için yaşayan bir ilke haline getirdi ve iki savaş arası yıllarda gittikçe güçleşmiş olan milliyetçi istemlerin bütün güçleriyle kendilerini belirtmeleri için kapıyı açtı. Eski oyun oynanıp bitmişti; daha Birinci Cihan Savaşı patladığı devrede Batı emperyalizminin ileriye doğru hamlesi hızından kaybetmiş bulunuyordu; iki savaş arasındaki yıllarda ise emperyalist devletler ancak bir sıra tavizlerde bulunarak ve geri çekilme savaşları vere vere tutunabiliyorlardı. Gerçi ne o zamanki Milletler Cemiyeti, ne de büyük devletler ayrı ayrı olarak, Faşist İtalya’nın Habeşistan’a saldırmasını önlemek için yarım tedbirler almaktan öteye geçemediler, ama bu saldırının genellikle bir anakronizm sayılması devrin zihniyetini göstermesi bakımından anlamlıydı. 1945’ten sonra eski usul emperyalizm tam bozguna uğradı; yerlilerin çıkarlarının başta geldiğini belirten Birleşmiş Milletler Antlaşması sömürgecilikten kurtulma amacına götüren yola da işaret etmiş bulunuyordu. Asya ve Orta Doğu’da birbiriyle çatışan, hala Avrupa’ya bağlı ülkelerin bulunuşu, emperyalizmin eski ve yeni şekillerde yeniden dirileceği korkusuna rağmen, sömürgeciliğin artık ölmüş olduğu gerçeğini gizleyemiyordu. Eski durumun tersine döndüğü şundan da belliydi ki, Siam ile Afganistan’ın öbürlerinden ayrık olan bağımsız durumlarım izah etmek gerekirken, şimdi, Hong Kong’un, Hollanda Yeni Ginesi’nin ve daha durgun anafor sularında yüzer görünen Kuzey Borneo’nun hala neden sömürge durumunda olduklarım açıklayacak özel koşulları bulup ortaya çıkarmak gerekiyordu.

Hindistan’ın bağımsızlığını kazanması ve Çin’in Batı’nın etki alanından tüm sıyrılması dünyayı öyle bir duruma getirdi ki, artık bu durumda eski trafik işaretleri yol göstermekte işe yaramıyor, hatta tehlikeli surette yanlış yollara götürüyordu. Birleşmiş Milletlerde yeni bir Asya - Afrika blokunun belirli eski astların, şimdi, genellikle beyaz olmayan halkların ve özellikle sömürge halklarının üst perdeden konuşan ve çok uyanık savunucuları haline geldiklerini haber veriyordu. Bağımsızlıklarına kavuşmuş ülkeler uğruna gösterdikleri çabalar Birleşmiş Milletler Antlaşmasının sınırlarını zorluyordu, ama bu durum, bağımsızlıklarına yeni kavuşmuş ulusların -çoğu zaman Sovyet bloku ile işbirliği ederek- sömürgeciliği tasfiye etmek kararında olmaları gerçeğinden elbette ki çok daha az önemliydi. Bu uluslar artık kendi geleceklerim kendi ellerine almış durumdadırlar ve dünya işlerinin düzenlenmesinde etkili ve eşit rol oynamak isteğinde ısrar etmektedirler. Bazı yabancıların da girmesine müsaade edilen bir Avrupalılar kulübü sayılabilecek olan eski Milletler Cemiyeti sömürgeler meselesiyle genel olarak ilgilenmemişti; daha geniş bir tabana oturan Birleşmiş Milletler ise bu mesele ile hep didişti durdu. Sömürgeler, emperyalist sahiplerinin yedekte tuttukları özel tekelleri olmaktan çıkmıştı. Kendi yaşantılarım tüccarların ve sermayedarların, milyonerlerle diplomatların arzularına göre ayarlamakta kusur eden, direnen halkları, hücum botları ve donanma ile yola getirme devri genellikle geçmişti. 1956’da İngilizlerle Fransızların Mısır’a yaptıkları saldırının başarısızlığı da dramatik bir şekilde gösterdiği gibi, dünya kamuoyu ve dünyadaki güç dengesi temelden bir değişikliğe uğramıştı.

Büyük Sahra’nın güneyindeki Afrika topraklarının çoğu hala sömürge durumundadır, ama buralarda, daha on yıl önce bile hayal sayılacak bir hızla büyük değişmeler yer almaktadır. Altın Sahili’nin 1957’de Gana bağımsız devleti haline gelmesi, sömürgeciliğin kıta çapındaki bu son kalesinin duvarlarında gittikçe genişleyen bir gedik açtı. Büyük Devletler 1884’de Berlin Konferansında Afrika’yı nasıl bölüşeceklerinin temel kurallarım koymak üzere toplanmışlardı. 1958 yılının Aralık ayında ise Gana, bütün Afrika’nın birleştirilmesini temel sorunlardan biri olarak ele alan Afrika Ulusları Konferansında ev sahibi rolünü oynuyordu. Toplantı başkanı Kenyalı Tom Mboya, Berlin Konferansının resmen başlattığı, Avrupalıların Afrika ülkelerini kapışmaları çığırını açıkça reddeden “Avrupalılar, Afrika’dan çekip gidin” sloganını ortaya atıyordu.

İnsanlık tarihinin büyük bir çağı sona erdi: Batı’nın dünyadaki öbür insanlar üzerindeki baskı çağı. Bu çağ, ister Batı’dan, ister Doğu’dan olalım, gerektiği derecede objektif ve soğuk kanlı bir şekilde değerlendirebilmek imkanını vermeyecek kadar bizlere yakın,  günlük hayatımıza karışmış bir durumdadır. Bir kaç yüzyıl sonraki tarihçi veya Merih’ten gelmiş bir ziyaretçi durumuna geçmeğe çalışmak da tehlikeli bir iş. Bununla birlikte, akla yakın bir ihtimal olarak denebilir ki, gelecek kuşaklar bu son yüzyılların deniz aşırı emperyalizmine, işlediği baskı, sömürge ve ırk ayrımı günahlarından çok, Batı’da Rönesansla birlikte manevî, maddî ve bilimsel alanlarda başlayan devrimin dünyanın öbür bölgelerine yayılması aracı olarak bakacaktır.[1] Bu yorumu, Hindistan’daki İngiliz yönetimini inceleyen bir yazarın yaptığı gibi genişletip emperyalizmin çağlar boyunca “uygarlık yayan temel süreç”[2] olduğunu iddia etmek fazla büyük söylemek olur. Emperyalizmin oynadığı olumlu rolü belirtmek için, uygarlığın yayılmasındaki daha barışçı ve eşitliğe daha saygılı yolların önemini küçümsemek gerekmez.

İmparatorlukların çağlar boyunca uygarlığın yayılmasına hizmet ettiğini söylemek, her emperyalist yayılışın daha aşağı seviyedeki bir halka daha yüksek bir uygarlık getirdiği anlamına gelmez. Emperyalizm, tanımına göre, bir ulusun diğer bir ulus üzerine, daha kuvvetli toplumun daha zayıf toplum üzerine hakimiyetine dayanır; ama, kuvvetle yüksek kültür arasında evrensel bir bağıntı bulunduğunu varsaymak çok yanlış olur. Walter Bagehot’un, evrimci doktrininin ilk çiçek açtığı dönemde ileri sürdüğü görüşü, yani, en kuvvetli uluslar diğerlerine tahakküm etmek eğiliminde olmakla kalmayıp, “bazı özellikleri bakımından en kuvvetliler aynı zamanda an iyilerden olmak eğilimindedirler” iddiasını, bugün az kimse tutar; hele daha ayrıntılı olarak söyledikleri hiç tutulmaz:“...Ülkeler ele geçirmek, ulusal geleceklerin, savaşta kazanmağa en elverişli nitelikleri o ulusta geliştirmiş olmasının ödülüdür ve en elle tutulur sonuçlar bakımından bu savaş kazandırıcı nitelikler gerçekte en iyi olan niteliklerdir. Savaşta kazandıran savaşta kazanmasını dileyeceğimiz niteliklerdir...”(3)

Roma uygarlığının, Roma’nın ele geçirdiği ülkelerin çoğunun uygarlığına üstün olduğu pek tartışma götürmez bir gerçektir, ama Roma, Yunanistan’ı da almıştır ve kendisi daha sonra kuzeyden gelen barbarların istilasına uğramıştır. Moğollar Çin’e hakim olmuşlardır. Uygarlığın emperyalizm yoluyla yayılması hiç bir zaman tek taraflı bir iş olmamıştır. Bugün ise, Nazi emperyalizminin uygarlığın ilerlemesine yardım ettiğini savunacak pek az kimse çıkacaktır.

Çağdaş zamanların deniz-aşırı emperyalizmine gelince, Batı Avrupa ulusları geçirmekte oldukları devrimin yarattığı uygarlığı o devrimden güç ya da ilham alarak ve o devrim sayesinde gittikçe güçlenerek öbür ülkelere götürdüler. Bu, imparatorlukları kuranların bilerek, uygarlığı yayma misyonunu yerine getirmek amacı ile hareket ettikleri anlamına gelmez; yalnız ara sıra bununla övündükleri olmuştur ve onların avukatlığım yapanlar da böyle bir iddiaya dayanarak imparatorlukları savunmuşlardır. Belki çok seyrek durumlarda -o da olmuşsa eğer- emperyalist yayılma yoluna giren devletler ya da devlet adamları kendilerine yabancı, ama hemcinsleri olan insanlara iyilik etme isteği ile harekete geçmişlerdir. Şu ya da bu çeşitten misyonerlik gayretleri hemen her zaman az çok olmuştur, ama güç kazanmak ve kar etmek isteği, devletler ve uluslar arasında rekabet, hatta belki de bir güvensizlik duygusu, emperyalizmde daha temelli unsurlar olmuştur. Bununla birlikte, uzun vadeli açıdan bakılınca, niyet ve amaç sorunu, yapılan işlerin doğurduğu gerçek sonuçlardan daha az önemlidir. Öyle ki, ele geçirilen memleketler halkını geri durumda bırakmak için onların Avrupa dillerini ve uygarlığını öğrenmeleri önlendiği durumlarda bile bu siyaset, söz konuşu etkileri geciktirmekten fazla bir işe yaramamıştır. Avrupalılar geliştirdikleri yeni görüş ve tekniklerin yayılmasını ancak kendi ülkelerinden dışarı adım atmamak suretiyle önleyebilirlerdi, oysa imkansız olan tek şey de Avrupalıların kendi ülkelerinde kalabilmeleriydi. Kâr, stratejik üstünlük veya ulusal şan ve şeref peşinde dışa yönelen emperyalist, üstüne baskı yaptığı yerli toplumda, meslekten bir misyoner veya modernleşme taraftarı bir kimse kadar köklü dönüşümler yaratmak durumundaydı. Sovyet önderlerinden birinin deyimiyle “emperyalizmin kendisi ihtilalleri körükler.”[4] 

Burada ileri sürülen görüş asla, Batı Avrupa uygarlığının yayılması için emperyalizmin ideal bir yol olduğu ya da bu işi övünülecek şekilde başardığı şeklinde bir görüş değildir. Kusurları, üzerinde uzun boylu durmayı gerektirmeyecek kadar herkesçe bilinmektedir; köle ticareti, her iki Amerika’daki yerli Kızılderililerin yok edilişi, Güney Pasifikteki toplumların çözülüp dağılışı veya Belçika Kongosu’ndaki zulüm gibi insanlık tarihine leke vuran olayları içine almaktadır. Başarılarının ise ne kadar düşük seviyede olduğu, emperyalizmin sona ermekte olduğu şu sırada insanlığın dörtte uçunun gelişmemiş, aşağı durumuna bir göz atmakla anlaşılır.

Şüpheci bir okuyucu, haklı olarak şöyle bir soru sorabilir: Uygarlığın kütle halinde yayılmasını sağlayacak bir başka sistem acaba daha mı başarılı olurdu? Özellikle soyut, ideal bir sistem değil de, gerçek dünyanın koşullarına yaklaşan somut bir sistem söz konusu olursa? Çin ya da Roma uygarlığının ya da Budizmin, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın yayılışı gibi büyük tarihsel olaylardan birbiriyle çelişen türlü sonuçlar çıkarılabilir. Bununla birlikte, Avrupalı olmayan uluslar, yerleşik hayat tarzlarım bırakmaları sonucunu doğuran toplumsal devrimleri bu kadar kısa zamanda başarmaya zor kullanmadan da, kendi istekleriyle götürülebilirlerdi gibi bir iddianın doğruluğu şüphelidir. Diğer taraftan, emperyalizm yoluna giren ulusların, daha talihsiz kardeşlerinin gelişme ve eğitimi için hayli masraflı propagandaların gerektireceği fedakarlıkları yapmağa hazır bulundukları da söylenemez. Manda Sistemi ile ilgili olarak yayınlanan görüşlerde, manda olan bir devletin bu durumdan faydalanmasını önleyecek kadar sıkı tedbirlerin alınması gerektiği, yoksa bunun manda alma isteğini kıracağı belirtilmişti ve bu iddiada sağlam bir gerçek payı vardı.

Hatta, şimdi içinde bulunduğumuz daha aydın devirde bile, o kadar çok sözü edilen, az gelişmiş ülkelerin kalkındırılması işinin başarılmasında gerek Birleşmiş Milletlerin, gerekse ayrı ayrı büyük devletlerin gösterdikleri çabaların yetersizliği ve bölük pörçüklüğü bazı sorunların varlığına işaret etmektedir.

Bundan başka, son derece karmaşık sosyal değişme sorunları hakkında, bu değişmeyi planlı ve güvenli bir şekilde yürütebilmemizi mümkün kılacak derecede bilgiye sahip bulunduğumuz da şüphelidir. Teknik yardım, sermaye yatırımları ve daha başka yollarla en etkili bir şekilde kalkınmayı sağlama yöntemleri üzerine bugün yürütülmekte olan tartışmalar, üzerinde fikirlerin hala uyuşmadığı büyük sorunlar bulunduğunu göstermektedir. Sömürgelerin kendilerinde ileri sürülen çözüm şekilleri ise, gelenekçi toplumların modern sanayileşme yönünde derhal ve sert usullerle değiştirilmesinden -ki bu yolu en fazla komünistler savunmaktadırlar- gelenekçi müesseseler ve fikirler çerçevesi içinde ağır, derece derece, dengeli bir gelişme tarzına kadar yelpazelenmektedir. Fransızlar için, ve bir başka şekilde olmakla beraber İngilizler için de, meselenin çözümünün kilit noktası sömürgeci devletle yerli halk arasında bağlantı görevini görebilecek olan “seçkin zümre” —elit— dir. Belçikalılara göre, çözümün anahtarı kütlenin kendisinde, ya da hiç değilse, kalabalıkça bir ortak sınıftadır; bu kütleyi, içinden Avrupalılaşmış bir kaçını sivriltmeksizin, olduğu gibi kalkındırmak gerektir. Uygarlıkların değinmesinden ve biribirine geçmesinden doğan sorunların çözümü üzerinde herkesin kabul ettiği bir formül bulunması imkansızsa, o halde, çok çeşitli denemelerin yapılmasına imkan vermiş olan emperyalizmin sebep olduğu olaylar için de söylenecek iyi bir söz bulunabilir.

Her ne olursa olsun, tarih nasıl gelişti ise öyle gelişmiş olan uzun bir dönemine sil baştan yeni bir şekil vermeye çalışmakta pek bir fayda yoktur; biz beğenelim ya da beğenmeyelim, olan olmuştur ve bu olanlar bugün içinde yaşadığımız dünyayı ortaya çıkarmıştır. Olup bitenleri, bize bıraktığı mirası, alınabilecek dersleri anlamaya çalışmak çok daha önemlidir. Bu açıdan bakılınca, meselenin bir yanı basit bir şekilde ifade olunabilir. Batı Avrupa’da son derece dinamik bir uygarlık gelişti ve çok geçmeden bu uygarlık kendi sınırlarından dışarı taşarak farklı, ve genellikle durgun, toplum düzenlerinde yaşayan milyonlarca insanın oturdukları ülkeleri bastı. Toplumsal düzen uyuşmazlıkları ve ayarlanmaları sorunları derhal kendini gösterdi. Her ne kadar kilise mensupları, devlet adamları ve daha başka kimselerin zaman zaman bunları büyük bir ciddiyetle inceledikleri olmuşsa da, genel olarak bu çeşit sorunlar, kendiliğinden nasıl çözülebilirse öyle çözülmek üzere bir tarafa bırakılmıştır. Emperyalist devletlerin, rastgele genişlemelerle üzerlerinde hakimiyet kurdukları deniz aşırı yabancı ülkelerin ilerlemesi ve refahını sağlamak görevini geçmişte benimsememiş olmalarını yermek için çok neden vardır. Ama böyle bir suçlama, bu ve daha başka devletlerin çok yakın bir zamana kadar kendi halklarına karşı da benzeri bir sorumluluk yüklenmediklerini hesaba katmadan yapılırsa, tarih gerçeğinden kopmuş bir yerme olur. Ayrıca, toplum yararına bir siyasetin ana vatanda kabulü ile bunun deniz aşın bağımlı ülkelere aktarılması arasında genellikle bir gecikme olur. Unutulmamalı ki, Amerika Birleşik Devletleri’nde kölelik yüz yıldan daha kısa bir zaman önce ortadan kalktı.[5] 

Durumdaki temel faktörlerden biri şuydu: On-dokuzuncu yüzyılda ileri Avrupa devletlerinin gücü, gittikçe daha fazla temaşa geldikleri diğer uluslarınkinden, bu uluslar sayıca kalabalık olsalar bile, daha yüksekti. Başlangıçta İngilizler Hindistan’a ticaret yapmak isteyen alçak gönüllü ricacılar olarak gelmişlerdi; en fazlası, iktidarda az çok bir eşitlik elde etmeyi umabilirlerdi. İki-yüzyıl sonra öyle örgütlü bir güç meydana getirmişlerdi ki, Hintliler arasındaki bölünmelerden faydalanarak bütün Hindistan’ı az, çok ele geçirmeleri, Çin’i diledikleri gibi silkip çevirmeleri Afrika’da karşılaştıkları direnişleri yok edivermeleri mümkün oldu. Ondokuzuncu yüzyılda kuvvetler dengesindeki bu temelden bozukluk, belki de kaçınılmaz bir sonuç olarak, Avrupa’yı dünyaya hakim kılan emperyalist sistemi doğurdu; bu hakimiyet bazı hallerde apaçık bir sömürge yönetimi kurulması şeklini alıyor, bazı hallerde de sözde bağımsız devletin serbestçe hareket edebilme sınırları kontrol ediliyordu. Bütün bu oluşum, insanların bilinçli ve kasıtlı hareketlerinden çok, onların ancak silik bir şekilde farkına varabildikleri bir takım toplumsal kuvvetlerin bir sonucuydu. Özet olarak denebilir ki, Avrupa uluslarında hem içten dinamik bir itiliş, hem de bunu verimli bir hale getirecek kudret vardı; Avrupalı olmayan uluslar ise etkili bir direnişte bulunma gücüne sahip değillerdi.

Batı’nın kuvvet üstünlüğünün aynı derecede kaçınılmaz bir sonucu da beyazların yönetimi altına giren ulusların çok geçmeden, beyaz adamın kuvvetinin sırrına ve kaynaklarına sahip olmayı özlemeleriydi. Sadece sağ kalabilmek için bile, kişiliklerini kaybetmek istemeyen beyazdan-gayri uluslar, emperyalistlere dünyayı ele geçirmek imkanını veren fikirleri, usulleri, müesseseleri ve araçları bir derece olsun benimsemek zorunluğunu duyuyorlardı. Aksi halde, ergeç yok olacakları hissidir ki, Japonları, modern dünyaya yabancı bir kuvvet tarafından itilerek girmekten ise, kendi öz çabalarıyla girmek yoluna soktu ve onları eşi görülmeyen bir başarıya ulaştırdı. Avrupalı olmayan toplumlar, kendi toplumsal düzenleri içinden, ortaya karşıt bir kuvvet çıkaramayınca, önlerinde açılan yollar keskince belirmiş oldu: Ya beyaz adamın kuvvet kaynaklarını arayıp bulmak ve benimsemek/ya da, tüm çözülüp dağılmakla da sonuçlanabilecek olan, sonu görünmez bir bağımlılık durumunu kabullenmek gerekiyordu.

Gerçek durumlarda mesele bu kadar keskin çizgili, basit tercihler şeklini almıyordu; çünkü sağ kalabilme isteği ile birlikte, yeni yeni beliren öncü kadroda istilacı Avrupa uygarlığım üstün ve arzu edilir bir uygarlık olarak görme eğilimi de hemen her zaman vardı. Batı’nın kendisini zorla kabul ettirmesine karşı ulusların ilk gösterdiği tepki mevcut düzeni savunan, yabancı düşmanı bir direnişti; ikinci safhada, meseleyi iyice incelemeden kendini hor görmeye ve yabancıların üstünlüğünü kabullenmeye doğru bir eğilim beliriyordu. Üçüncü safhada ise, Hegel’in diyalektiğine uygun bir şekilde milliyetçi bir sentez meydana geliyordu; bu sentezde toplumun kendisine ve geçmişine olan övünçlü inancı yeniden beliriyor, aynı zamanda Batılaşmaya ve modernleşmeye doğru yöneliş —hiç değilse toplumun liderleri arasında— devam ediyordu. Bu toplum liderlerinden istisnasız hemen hepsi Batı’yı bir hayli iyi bilen kimselerdi.

Avrupalı olmayan ulusların kendileri için de elde etmek istedikleri ve en göze çarpar şekilde meydanda olan şey, Batı’nın gerek barış, gerekse savaş amaçları için başarmış olduğu muazzam maddî ilerlemeydi. Gittikçe daha iyi anlıyorlardı ki, bu ilerleme, sadece, Batı’nın getirdiği her çeşitten maddî araç ve malzemeden ibaret değildi, bu maddî donanımın kaynağı olan bilimsel görüşü de içine alıyordu. Bilimsel görüş ise, eski hayat ve düşünce tarzlarını kökünden biçen devrimci bir rasyonalizme dayanıyordu. On-dokuzuncu yüzyılda Batı’dan yalnız askerî donanımı ve usulleri almak yolunda Osmanlı imparatorluğunun ve Mısır’da Mehmet Ali’nin gösterdikleri çabaların boşuna olduğu çok geçmeden anlaşılmıştı. Yeni taşıt ve haberleşme araçları, modem hekimlik, sağlık ve korunma şartları, iktisadî sistemin köklü bir şekilde yeniden düzenlenmesi ile hayat seviyesinin yükseltilmesi meseleleri Avrupalı olmayan ulusların artık erişilmesini gerekli gördükleri amaçlar haline geldi. Sömürge idarelerini, eski toplum düzenini insafsızca alt üst etmiş olmakla suçlandırmaya devam olunmakla beraber, bu suçlandırma artık, bu olaya dayandırılmaktan çok, eski toplumları sanayileştirme ve zorla modern dünyaya sokma işini bu kadar yetersiz şekilde yapmış olmalarına yöneltiliyordu.

Gerek seçkinler, gerekse halk kütleleri için Batı biçimi eğitim şiddetle isteniyordu. Bu Batı eğitimi, ekonomik ve diğer çeşitli baskılarla birlikte, bireyciliğin ve toplumsal ve siyasal hayatta daha büyük ölçüde bir eşitçiliğin kabulüne doğru bu toplumları iteledi. Fabrikalarda çalışma, tren ve otobüslerde seyahat etme şartları Hindistan’da kast sisteminin temellerini çökertti. Beri yandan Afrikalı kabile reisi halkının seçtiği kurulların deneti altına girdi. Kurtuluş yolunu Rus usulü Batılılaşmada arayanlar hariç, Batı biçimi parlamenter demokrasinin siyasal olgunluğu ifade ettiği hissi büyüdü. Orada burada küçük bir azınlık, Gandi gibi, Batı’yı örnek almayı reddettilerse de, çok daha yaygın olan davranış, önlerinde açılmış bulunan maddî ve manevî cephesiyle yeni aleme kendi istekleriyle girerek kurtuluş yolunu bulmaktı. Bununla asla, Hintlilerle Endonezyalılar, Iraklılarla Nijeryalılar, geleneksel kültürlerini toptan reddettiler demek istemiyoruz, yalnız, Avrupalı olmayan uluslar genellikle, ya da hiç değilse onların en önde giden ve sesini duyuran unsurları, on-dokuzuncu yüzyılda beyaz adamın o kadar büyük bir güvenle doğruluğuna inandığı Batı uygarlığının üstünlüğü fikrini büyük çapta kabul ettiler.

Batı üstünlüğünü kabul edişin en yakın belirtilerinden biri Belçika Kongosu’nda yayınlanan ilk siyasal manifestoda ifadesini buldu. Bir Kongolu seçkinler grubunun 1956’da yayınladıkları bildiride “Afrikalının karakter ve mizacı ile Batı uygarlığının temel zenginliklerinin bir sentezi” olacak yeni bir ulusun doğuşu belirtiliyordu:

Belçika’nın Kongo’daki uygarlaştırıcı etkisinden yeni bir ulus doğmaktadır. Bu bizim kendi uygarlığımız olacaktır. Batı uygarlığının ana unsurları Kongo’da gittikçe daha derine işlemektedir. Halk kütleleri için ilk eğitim vardır, seçkinler de üniversiteye gitmektedirler. Bilim ve çağdaş teknoloji hastalığa ve yoksulluğa karşı seferber edilmiştir ve gittikçe artan bir refahın temelini teşkil etmektedir. Hıristiyan dini bize hayatın daha derin bir anlamı olduğunu, kişinin insanlık haysiyetini ve bütün insanların kardeşliğini öğretmektedir.

Bununla birlikte, henüz yolun yarısındayız. Her yanı ile gelişmiş bir uygarlık istiyoruz. İleride daha büyük bir sorumluluğa ve girişim yeteneğine sahip olmak isteyen Kongoluların sayışı artmaktadır. Bunlar Batı uygarlığının öbür temel değerlerini de ulus hayatına maletmek istemektedirler: Irk ayrımı yapmaksızın, insanın kişiliğine ve temel hürriyetlerine saygı, sosyal adaleti daha büyük çapta gerçekleştirme, olgunluğa erişmiş halkların kendi kendilerim yönetme hakkını tanıma, bütün insanların eşitliği ve halkın memleket yönetimine katılması esasına dayanan gerçek bir demokrasi.[6] 

Avrupa tarihinde yüzyıllar süresince belirip gelişmiş olan fikirler, teknik ve müesseseler emperyalizm yolu ile dünyanın dört bucağına dağıldı. Emperyalizmin, Amerika’da, eski İngiliz dominyonlarında, kuzey ve güney Afrika’da olduğu gibi, bazı hallerde çok sayılı Avrupalının denizaşırı göç etmesi şeklinde beliren dolaysız baskısı, içine işlediği yerli toplumları ister istemez şu ya da bu derecede parçalayıp çözmek sonucunu doğurdu. Sürekli bir aşağılık durumunu kabule hazır olmayanları bu sonuç —uzun bir zaman süresinde hiç bir ulus aşağı durumda kalmaya razı değildir ya— kendi hayat düzenlerinin dayandığı temelleri bütünüyle yeniden incelemeğe ve kendilerine yabancı gelen iktidar araçlarını kabul edip kullanarak kendi varlıklarını yeniden belirtmeğe zorladı.

Burada kaçınılmaz, sonu gelmez ve bir sonuca bağlanamaz olan bir tartışmaya, bu kuvvetlerin toplam etkisinin bir ilerleme olup olmadığı meselesine, kısaca değineyim. İleri uluslar evrensel bir anlamda “ileri” midirler ve “gelişme” istenilecek bir şey midir? Bu tartışma kaçınılmazdır, çünkü toplumun ve toplum amaçlarının ta derinlerdeki kökleriyle ilgilidir: Sonu gelmez ve bir sonuca bağlanamaz bir tartışmadır, çünkü insanların üzerinde anlaşmaya varamadıkları ve hiç bir zaman da varamayacakları değerler etrafında dönüp dolaşmaktadır.

Bu tartışmanın tarihinde garip geri dönüşler olmuştur. On-dokuzuncu yüzyılda, bulduğu yeni usullerin ilerlemenin gerçek yolu olduğuna, Viktoria devrine özgü kesin bir güvenle inanarak işe koyulan Avrupa, yirminci yüzyılda kendi davasına inancım kaybetmeğe ve kendine özgü ilerleyişi dünyanın öbür ülkeleri için de bir ölçü olarak kabul etmenin isabetinden şüphe etmeğe başladı. Macaulay’ın 1835’de Hindistan’da eğitim üzerine verdiği o meşhur demecinde geçen “Avrupa’nın iyi bir kitaplığındaki bir tek raf, Hindistan ile Arabistan’ın millî edebiyatının tümüne bedeldir” gibi hükümler uzak geçmişte kalmıştır.[7] Batı kendine olan inancını kaybetmeye başlarken Asyalılar ile Afrikalılar kendilerine zorla kabul ettirilmek istenilen uygarlık karşısındaki ilk tutumlarından, onu reddetmekten, vaz geçerek onu kabul etmeğe doğru gittikçe kuvvetlenen bir eğilim gösteriyorlardı. İkinci Cihan Savaşından sonra toplumsal gelişmeye inancın yeni bir dalga halinde dünyaya yayılarak çeşitli millî ve milletlerarası yardım programlarında ve komünistlerin sanayileşmenin zorunluğu üzerinde ısrar edişlerinde ifadesini bulması, tarafların birbirinden uzaklaşan görüşlerinin tekrar birleşmesine ve Batı biçimi toplumsal değişmenin gerekliliğinin taraflarca kabulüne yol açtı. Bugün, hiç de mübalağaya kaçmadan denilebilir ki, eski yerleşik düzenleri alt-üst edip yerlerine yeni moda toplumsal buluşları koymak çabası tenkit edilecekse, artık bu tenkit, Batı’nın kendini beğenmiş sözcülerine değil, az gelişmiş ülkelerin kendi önderlerine yöneltilmelidir. Az gelişmiş ülkelerin toplum düzenine dokunulmamasını ve bu toplumların modern Batı dünyasına girmemelerini iddia etmek bugün bir insanı, gelişmeğe başlamış olan geri ulusları yollarından alıkoymak isteyen modası geçmiş bir sömürgeci olarak damgalattırır. Bu sözümüzün doğru olup olmadığı, Mao Tse-tung, Nehru, Nasır veya Nkrumah’ya modernleşmek ve sanayileşmekten vaz geçmeleri ve eski hayat tarzlarına dönmeleri söylendiğinde alınacak tepki ile kolayca anlaşılır.

Modern Batı dünyasının toplumsal ilerleme ile bir tutulduğunun pratik ispatı, Batı’dan en zarar görmüş toplumların, geleneksel kültürlerini imkan nispetinde sürdürmeye çalışmakla birlikte, Batılılaşma ile toplumsal gelişmeyi aynı anlamda kabul etmeleri olayıdır. Batı’nın dünya uygarlığına kattıkları arasında insanlığın kesinlikle yararına olan ve bir eşi daha görülmemiş unsurlar bulunduğu görüşünün burada savunmasını yapacak değilim. Kişiye ve sıradan adama saygı, tabiata hakim olabilmede ve insanları ortak amaçlar için örgütleyebilmede kazanılan muazzam güç, hastalık ve acıların önlenmesi ile ortalama ömür süresinin uzatılması ve bunlara benzer daha bir sürü başarı küçümsenecek gibi değildir. Ama bunlara karşı terazinin öbür kefesine toplum ve aile hayatının kararlılığının bozulması, modern savaşların yaptığı korkunç tahripler, şehirlerin yoksul mahallelerindeki sefalet ve totaliter rejimlerde insanın insana baskısı gibi olayları koymak gerekliliği de açıktır. Batı için söylenebilecek en doğru söz, daha üstün bir hayata erişebilmenin imkanını bulmuş olduğudur. Bir çok hallerde bu imkanı korkunç bir şekilde kullanmıştır. Bu mesele söz konuşu edildiğinde daima, bazen ön, bazen arka planda şu çifte soru belirir: Yanılmaz olmayan insanoğlu hangi hayat tarzının iyi olduğunu kesinlikle nasıl bilebilir? Bilemezse, hangi hakla belli bir hayat tarzının değiştirilip yerine bir başkasının konulmasının gerektiğim söyleyebilir? Afrika’daki köyü, kırılmamış geleneksel kabuğu içinde bırakmak mı en doğrusudur, yoksa, geleneksel hayatinin bedeli olan yanlış ve zararlı insanlara, bilgisizliğe, çocuk ölümlerine, açlığa, köleliğe ve kabileler arası savaşlara kargı cepheden harekete geçmek mi gereklidir? Toplumsal ilerlemenin ucuza mal olmadığı önceden kabul edilmelidir. Köylüler alıştıkları hayat yörüngesinden ayrılı? Batı uygarlığının kendilerine sağlayabileceği nimetlerden yararlanabilmek için ağır bir fiyat ödemek zorundadırlar. Ayrıca, içine sokulmak istendikleri, müsekkin ilaçlar, hidrojen bombaları, trafik tıkanmaları ve üstün satıcılık usulleri dünyası, bir cennet olmaktan daha bir hayli uzaktır. Bir Asya köyünde sadece sefalet ve pislik gören Batılının temel bir gerçeği gözden kaçırdığına işaret eden Maurice Zinkin aşağıdaki sözleriyle meselenin bir yanını iyi belirtmiş oluyor:

Bu ziyaretçi, insanlarının çoğu bugün bile hayatlarından derin, bir memnunluk duyan bir topluluğa bakmakta olduğunu unutmaktadır. Bu insanların o toplulukta belli bir yerleri vardır. Batı’dakinin tersine, Doğu’da insan komşularıyla ilişkilerinin ne olduğunu bilir. Komşuları onu, o da komşularım sevmeyebilir, ama komşuları onu kendi gruplarının bir üyesi olarak kabul etmek zorundadırlar.[8] 

Bununla birlikte, bu türlü soruların sorulması gerçek hayattan çok akademik alanda uygun düşer. Her ne olursa olsun, Batı’nın kuvvetleri dünyaya salıverilmiş, şimdiden hemen her yerde geleneğin kabuğu kırılmış durumdadır ve dünya Batı’nın izlediği yola girmiş görünüyor. Gerçekte mesele dünya ulusları bu yola girmeli mi, ya da girmek istiyorlar mı değil; onları bu yola zorlayan baskıları her hangi bir şekilde önlemek mümkün mü meselesidir. Avrupa’daki küçük bir başlangıç noktasından, kuvveti hesaplanamayacak kadar büyük etkili fikir ve araçlar harekete geçirilmiştir. Bu fikir ve araçların kendi ağırlık ve hızları ile dünyayı baştan başa kaplamaları ihtimali çok fazladır. Asyalı ve Afrikalı liderlerin, genellikle, böyle bir akışa kapılmayı istediklerim belirtmiş olmaları belki bir teselli noktasıdır, ama zamanın akışıyla nasıl olsa meydana gelecek olaylar bakımından bu isteğin bir önemi yoktur. Bu oluş yönetilebilir, geciktirilebilir veya hızlandırılabilir, ama durdurulabileceğim düşünmenin pek bir nedeni yoktur.

Toplumda kütle halinde hareketin esas zemberekleri ne gibi şeyler olduğu konusunda pek az bir bilgimiz vardır, oysa bu konu yüzyıllardır incelenmiştir. Savaşın veya emperyalizmin nedenleri üzerinde gerçek bir bilgimiz yok; son devrede hangi toplumsal kuvvetlerin Batı’nın deniz aşırı emperyalizmine son verdiğinden de emin değiliz.

Bu sona erişi, ahlakta bir ilerleme ve vicdanların tahakküm ve sömürmeyi artık kabul etmeyişi ile izah etmek Batılının gururunu okşar; emperyalizmden kurtulmakta olan ulusların yeni kazanmış oldukları kuvvetle ve onların dünyayı kendi davalarının doğruluğuna inandırabilmede gösterdikleri yetenekle izah etmek de aynı derecede bu ulusların gururunu okşar. Gerçi bütün bunların rolü oldu, ama daha başka etkenler de vardı. Batı’da aşağı yukarı son elli yıl içinde düşüncelerde köklü değişiklikler yer aldı. Bu yüzden, Batılı uluslar ve hükümetler yönetimleri altında bulunan ulusların istemleriyle daha ilgilenir ve emperyalizme özgü usulleri kullanmakta daha çekingen oldular. Gerçi Batı’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde halk kütlelerinin politik hayata katılmaları, bu kütlelerin emperyalist sloganlara ve maceralara genellikle karşı gelmeleri gibi bir durum yaratmadı, ama, demokrasinin, liberal ve sosyalist fikirlerin yayılmasının genel sonucu kamu vicdanım eskiden çok az kişinin üzerinde durmak gereğini duydukları sosyal günahlara karşı hassas hale getirdi. Amerika Birleşik Devletleri için İspanya savaşı, İngiltere için de Boer savağı emperyalizmin, hiç değilse en açık ve kaba şeklinin, maddî ve manevî bakımlardan gerilemeye başladığını gösteren işaretler olarak alınabilir. Her iki cihan savaşının etkisi de aynı yönde oldu. Savaş yıllarında Faşizme ve otokrasiye karşı yöneltilen suçlayıcı tenkitler ister istemez emperyalizm üzerine de yansıyor ve savaşın verdiği ilhamla işlenen demokrasi, kendi kaderim tayin etme, insan hakları, ırkçılıkla mücadele gibi konular, başka amaçlarla ele alındığı halde, hemen sömürgeciliğe karşı da kullanılmaya başlıyordu. Rus ihtilali, komünistlerin emperyalistlere ve sömürge idarelerine cepheden yaptıkları saldırıları arttırdı. Bundan başka, iki cihan savaşı Avrupalı devletlerin maddî gücünü zayıflattı ve onların gerek politik yeteneklerini, gerekse sömürge topraklarını genişletmek, hatta onları elde tutmak azmini az çok çökertti. Bir başka çok önemli neden de emperyalizmin bilmeden gördüğü tarihsel görevin, Batı’da yer alan yeni zamanların o büyük devriminin dinamizmim dünyaya yaymak görevinin, artık sona ermekte oluşuydu. Emperyalizmin etkisi altında şaheser sayılacak bir sentez ortaya çıkmamıştı, ama, emperyalizmin kendisini yok etmeye yarayacak kadar bir iş başarılmıştı. Yabancı efendileri tarafından itilerek modern aleme sokulan uluslar bundan böyle, modernleşme yolunda ilerleyişlerim kendilerinin yöneteceği hususunda ısrar edecek kadar bu olaydan bir ders almışlardı. Meseleyi en kısa şekilde özetlemek gerekirse, denilebilir ki, hakim Batılı devletler dünyayı fethetmek suretiyle onu kendilerine benzer bir biçime soktular ve emperyalizmin hem can düşmanı, hem de sapıtmış en güzel ürünü olan milliyetçilik hareketlerinin kendilerine kargı baş kaldırmasına sebep oldular.

Aradaki zaman ve yer farkları ne kadar büyük olursa olsun, benzer ekonomik, sosyal ve düşünsel kuvvetlerin harekete geçirilmesi ilgili ulus ve toplumlarda benzer sonuçlar doğurur. Daha somut olarak söylemek gerekirse, Batı’ya, öbür toplumlardan ayırt edici bir biçim vermiş olan unsurların Asya ve Afrika’daki toplumlara girmesiyle meydana gelen tepkiler örgüsü, daha önce Batı’da belirmiş olan aslına uygun düştü. Batı kendisi için geliştirdiklerim dünyanın öbür bölgelerine aktarınca, kendi değişimine sebep olmuş aynı kuvvetleri oralarda da harekete geçirmiş oldu.

Batı Avrupa’da belirmiş olan yeni düşünce, teknik ve araçların deniz aşırı ülkelerde de devrimci bir etkisi oldu ve önce burjuvaziyi, sonra da daha geniş kütleleri toplumda aktif rol oynamağa götürdü. O zamana kadar varlıkları, bilinmeyen bu sınıflar durgunluktan sıyrılıp tarih sahnesinde yerlerim alınca, daha önce Avrupa’da geçirilen tecrübeyi tekrarladılar, yeni kazandıkları kuvvetin en önemli bir belirtisi olarak milliyetçiliğe sarıldılar. Afrika milliyetçiliğinden söz açan Thomas Hodgkin bunun Afrika’ya özgü bir nitelik taşıdığını, ama başka ülkelerde görülen milliyetçiliğe de kesinlikle benzediğini belirtiyor. Onun dediğine göre, “Afrika milliyetçiliğinin bir zincirleme-tepkiler serisinin son safhası olduğu ve bu milliyetçiliği harekete getiren fikirlerin —insan Hakları, Ulusların Hakları şeklinde yorumlanarak— Fransız İhtilali kaynağından geldiği düşünülürse”[9] aradaki benzerlikler normal görülür.

Emperyalist devletlere karşı başarı ile meydan okuyanlar, bir türlü kalkınamayan eski Endonezya Sultanları, ya da Nijeryalı kabile reisleri, ya da her hangi bir ülkedeki okuma yazma bilmez, geleneklere bağlı köylü kütleleri değil, Sun Yat-sen, Gandi, Nehru, Burgiba, Azikive ve Nkrumah gibi Batı kültür ve eğitiminin derinden derine etkisinde kalmış yeni biçim önderlerdi. İstenmeden gelen yabancıya karşı içgüdü ile yapılan ilk düşmanca tepki, çok seyrek görülen bazı durumlar bir yana, eski toplumun değişmeyi reddeden boşuna bir çabasıydı. Kuvvetler dengesini emperyalizm, aleyhine bozan hareket, Batı’nın kendi silahlarının, fikirlerinim araçlarının ve müesseselerinin Batı’ya karşı kullanılması oldu. Hint isyanı, Sudan’da Mehdî hareketi, veya Boxer isyanı, hepsi, devrini yaşamış eski düzenin birer tepkisiydi. Bağımsızlığı kazandıran, Hindistan’da Millî Kongre, Altın Kıyısı’nda Halk Partisi Konvansiyonu gibi çağdaş anlamda millî hareketlerdi.

Emperyalizmi yerinden oynatmak için kurbanlarının kullandıkları araçları emperyalizm kendisi meydana getirdi. Bu bakımdan emperyalizm son derecede başarılı oldu, ama Batı uygarlığını yaymak bakımından başarısı çok daha sınırlıydı. Dünya ulusları, dünya çapında tek bir seviyeye doğru önemli bir yaklaşma kaydetmiş olmaktan bile hala çok uzaktırlar. Uluslar arasında büyük bir kuvvet dengesizliği, hayat seviyelerinde ve Batı’yı Batı yapan çağdaş kavram ve teknikleri kullanabilme yeteneğinde göze çarpar büyük farklar vardır. Uzun süreli akımlar, farkların dünya çapında düzenlenmesine doğru yönelmiş olabilir, ama bu noktaya erişebilmek için aşılması gereken yol çok uzundur. Bugün maddî refah ve teknolojik ilerleme bakımından gelişmiş uluslarla az-gelişmiş uluslar arasındaki uçurum, kapanmak şöyle dursun, daha da genişlemektedir.

Yapılan işin çok yetersiz olduğunun çok canlı bir örneği de az-gelişmiş ülkelerin hepsinde görülen çeşitli nüfus gruplarının çağdaş dünyayı çok farklı derecelerde bilmeleri durumudur. Gerçi bu durum ülkeden ülkeye çok değişmektedir ve Batı sömürgeciliği altında uzun ve derin bir tecrübe geçirmiş bulunan Filipinler ve Seylan gibi ülkelerle bu sömürgeciliğin değinmemiş veya az değinmiş olduğu Suudî Arabistan ile Afganistan gibi ülkeler arasında bazı önemli farklar vardır. Ama gene de hepsinde ortak bir durumun şekillendiği sezilmektedir. Her yerde sadece küçük bir azınlık dışarıda, imparatorluk merkezlerinde veya içerde Batılıların kurmuş oldukları okul ve üniversitelerde okuyarak Batı’yı yakından tanıma fırsatım bulmuştur. Hindistan ile Endonezya’da, Tunus ile Gana’da olsun, çoğu şehirlerde toplanmış bulunan son derece Batılılaşmış bir seçkinler azınlığı ulusal harekete önderlik etmiş ve bağımsızlık kazanılınca da yeni hükümetlerin kadrosunu teşkil etmiştir. Fransız sömürgelerinde baş vermekte olan krizlerin niteliğini Bertrand de Jouvenel şöyle belirtmektedir:

Bu, Fransız düşüncesi ve siyasal terimleri içinde yer alan bir fikir savaşıdır. Fransa’nın deniz aşırı topraklarında Fransız yönetimine karşı ayaklananların, basında gelenler Fransa’ya en az yabancı olan kimselerdir. Bunlar, Lafayette, Mirabeau veya Robespierre’in bilinçli kopyaları olarak tanımlanabilirler. Fransızca bir metinden öğrendikleri rolü Fransa’ya karşı oynamaktadırlar.[10] 

Toplumsal piramidin geniş tabanını meydana getiren yüzyılların köylü kütlesi emperyalist yönetimlerin mirasçısı küçük azınlıktan çok uzakta durmaktadır. Yoksul, okuma yazma bilmez, kendi yakın çevrelerinin ötesiyle pek ilgilenmeyen köylü kütleleri hemen her yerde dış kuvvet ve fikirlerin az çok etkisinde kalmışlar, yeni bir bekleyiş havasının estiğini sezinlemişlerdir. Epeyce kabarık sayılarda askerlik hizmeti ile, ya da yabancıların tarım işletmelerinde, madenlerinde, fabrikalarında veya hükümet hizmetlerinde çalışmak için başka bölgelere gitmişlerdir. Ama gene de, bütün bunları ve şehirlerde mantar gibi türeyen işçi sınıflarını da hesaba kattıktan sonra, Batı’nın ancak incecik üst bir tabakaya kendi öz maddesini aşılayabildiği, yeniliklerin bölük pörçük etkisinde kalan geniş halk kütlelerinin ise hala eski düzenden kopmadığı bir gerçektir. Ayrıca, bu yeniliklerin büyük bir kısmı halkı hiç de ilgilendirmemektedir; Endonezya’nın milyonlarca köylüsü için parti çekişmeleri, kabine değişiklikleri ve başkentte yer alan hükümet buhranları, günlük hayatın önemli sorunları üzerinde pek az bir etkisi olan, normal düzen dışı olaylardır.

İçten böyle derin bölünmeler, hiç şüphesiz, ileride, büyük zorluklarla karşılaşacağına, ya da uzun bir süre değişen kuvvetler dengesine göre ayarlamalar yapmakla vakit geçirileceğine işarettir. Bu toplulukların iç dinamizminin şeklini, içlerinde değişik yönlerde gelişmekte olan çeşitli unsurların dengesi tayin edecektir. Sonunda ne biçim bir toplum olacakları ve dünyada nasıl bir rol oynayacakları soruşu şimdiden kesinlikle cevaplandırılamaz.

Maddî alana bakınca da görülen tablo karışıktır. Kara yolları, demiryolları, hava şebekeleri, çok gelişmiş madencilik ve tarım işletmeleri, çağdaş makine sanayiinin ilk belirtileri hep vardır, ama bütün bunlar halkın çoğunluğunun hayatına karışmış, onun ayrılmaz bir parçası durumuna gelmiş değildir. Büyük iç ve dış ticaret muameleleri, bankacılık ve malî sermaye ve iç tevzi mekanizmasının üst basamakları hala Avrupalıların veya daha başka yabancı azınlıkların, mesela Güneydoğu Asya’da ‘Çinlilerin ve Doğu Afrika’da Hintlilerin, elindedir. Yönetim, ve denetim genellikle yabancıların elinde bulunduğundan karlar da çoğu zaman dışarıya akmaktadır. Şüphe yok ki üretim araçlarında ve üretimde büyük bir artış olmuştur. Ama bu artışla birlikte çağdaş hekimliğin ve sağlığı koruma tedbirlerinin de henüz yetersiz derecede de olsa bu ülkelere girmiş olması nüfus sayısının birden kabarıp yükselmesine sebep olmuştur. Bu kabaran nüfus dalgası Hindistan, Cava, Mısır ve Porto Riko gibi ülkelerde hayat seviyesinin eskiden beri olduğu gibi gene ancak sağ kalınabilecek kadar bir geçim çizgisini aşmamasına sebep olmakta ve gelecekteki üretim artışlarını da etkisiz bırakmak tehlikesini göstermektedir. Bu toplumlarda, genellikle doğrudan doğruya yabancıların nüfuzu altında bulunan bir sektör ortaya çıkmıştır; bu yeni üst kısım eski toplum düzeninin yerine geçmiştir. Japonya’dan başka hemen hiç bir yerde toplumun kendi içinden fışkıran bir hız ve gelişme görülmemektedir.

Emperyalizm Batı uygarlığının devrimci tohumlarını rastgele dünyaya savurmuş ve bu tohumların filiz vermesini sağlamıştır. Emperyalizmin doğurduğu en önemli sonuç da -ne kadar tuhaftır- devamını imkansız kılan milliyetçi hareketleri, hatta bazı durumlarda ulusların kendisini yaratmış olmasıdır. Emperyalizm birdenbire sona ermeğe yüz tutunca, onun istemeyerek başlattığı gelişmeler henüz tamamlanmış olmaktan çok uzaktırlar. Dünya hala Batı tahakkümünün kendine göre çözüm yollarına bağladığı koşul ve sorunlarla başa çıkmak zorunluğu karşısındadır. Sömürge ve yarı sömürgeleri bağımsız egemen devletler haline getirmekle emperyalist sistemin biribirine dolaşmış, karmaşık bağlarının, gelecek nesilleri bir sürü eski ve yeni sorunları miras bırakmaksızın kesilip atılabileceğini ancak çok safdil ya da doktriner anti-emperyalistler söyleyebilir. Ana amacı olan, bir avuç gelişmiş ülkenin çıkarlarına hizmet etmesi bakımından emperyalizmin kötülenmesi, onun kendi zamanındaki dünya düzeninin orta direği olduğu gerçeğim unutturmamalıdır. Her biri kendi çıkarı peşinde koşan az sayıda bir devletler grubunun insanlığın geri kalanını etkili bir şekilde denetleri altına almaları yeni zamanların en başta gelen toplumsal, siyasal ve ekonomik bir olgusudur. Bu sistemin birden bire kökten zedelenmesi dünyayı, temelinden değiştirerek yeni bir kalıba dökmek zorunluğunu doğurmuştur.

Bu yeniden kalıba dökülme işinden en başta yararlananlar, imparatorlukların yerine geçip-yabancı tahakkümünü reddeden ve kendi kaderlerini tekrar kendi ellerine alan yeni devletler oldu. Bu kitap işte bu yeni devletlerle, onların temsil ettikleri uluslarla ve ilham kaynakları olan milliyetçilik hareketleriyle ilgilidir.

 


[1] "Sanırım ki geleceğin tarihçileri yirminci yüzyılın en büyük olayının Batı Uygarlığının bütün diğer yaşayan toplumlar üstündeki etkisi olduğunu söyleyecekler. Bu etkinin, tek, tek kadın ve çocukların tutum, görünüş, duygu ve inançlarım içten değiştirerek, sadece dış maddî güçlerin dokunamadığı insan ruhunun tellerini, ne kadar can sıkıcı ve ürkütücü olursa olsun, titreterek, bütün kurbanlarım değiştirdiğim gösterecekler." A. J. Toynbee, "Encounters Between Civilizations," Harper's Magazine, C. 194, No. 1163 (Nisan 1947), s. 290.
[2] Sir Percival Griffiths, The British impact on india, London, MacDonald, 1952, s. 15.
[3] R. Barrington, der., Physics and Politics, London, Longmans, Green, 1915, s. 29, 139. Bu çalışma ilk olarak 1872'de yayınlanmıştır.
[4] Bir Moskova yaymında L. M. Kaganoviç. New York Times. 7 Kasım 1955, s. 8.
[5] A. B. D. Yüksek Mahkemesi 17 Mayıs 1954'de ırk ayrımı olaylarıyla ilgili olarak karar verirken 1868'de 14'üncü Tadilatın kabulü sırasında kamu eğitiminin durumu hakkında şunları söylemişti: "Güneyde genel vergileme ile desteklenen ücretsiz halk okulları hareketi henüz yerleşmemişti. Beyaz çocuklarının eğitimi daha çok özel grupların elindeydi. Zencilerin eğitimi diye bir şey aşağı, yukarı yok gibiydi ve zenci ırkı topyekün okuma-yazma bilmiyordu. Hatta, bazı federe devletlerde zencinin okuması yasaktı." Brown v. Board of Education, 347 U.S. 483, 489, 490 (1954).
[6] "Political Development in the Congo, "Th® Belgian Con.go To-Day, C. V, No. 4 (Ekim 1956), s. 140-141.
[7] Demetrius C. Boulger, Lord Willıam Bentinck, Oxford, Clarendon Press, 1892, s. 154.
[8] Devdopment tor Free Asia, Fair Lawn, N. J., Essential Books, Inc., 1956, s. l.
[9] Natîonalism in Colonial Africa, London, Frederick Muiier, Ltd., 1956, s. 17.
[10] "Reflections on Colonialism," Confluence, C. IV, No. 3 (Ekim 1955), s. 263.
Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Makale ULUSLARIN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI