MİLLİYETÇİLİK TEORİLERİ

Büşra ERSANLI 

 Avrasya'da Siyaset ve İlişkiler, Türkiye Günlüğü, Sayı: 50. Mart-Nisan 1998. s. 9-15                    

Milliyetçilik teorilerinin zenginleşme dönemi 1980'lerin başı, yani yaklaşık 20 yıl öncesidir. 20 yılda dünya da çok şey değişti, tabii millet ve milliyetçilik kavramlarının kullanılış biçimleri ve vurguları da. İşin değişmeyen, hatta kuvvetlenen yönü ise millet ve milliyetçilik tecrübe ve fikirlerinin siyasal alana daha yakınlaşmasıdır. Kısaca millet düşünürleri, milliyetçilik düşünürleri olmak zorunda kaldılar. Ancak milliyetçilik kavramının, birçok açıdan her türlü sosyal/ekonomik duruma, her ideolojik eğilime, her siyasal modele uyarlanabilir bir kavram oluşu, ona hem evrensel, hem de partikülarist bir kavram niteliği kazandırıyor, işte tam da bu nedenle milliyetçilik, bir teorinin ana çözümleme birimi olamıyor. Son 20 yılın çalışmaları bu kavramın tipolojiler düzeyinde incelenebileceğini gösteriyor.

Milliyetçiliği, uluslaşma süreciyle, yani sanayileşme döneminde gereksinim sonucu iktidara geçen kültür olarak açıklayan E. Gellner, doğrudan siyasal tarih çözümlemeleriyle milliyetçiliği kavramlaştıran daha önceki düşünürlerden ayrılıyordu[1]. 1970'lerin başında itibaren bazı milliyetçilik teorisyenleri bir dizi kitap yazdılar. Bunlar arasında A. Smith, milliyetçiliği teori kavramıyla birlikte ele alan bir yazardı (1971). Ancak teoriden çok milliyetçiliği bir doktrin olarak ele alıyor ve bu alanda o güne kadar varolan tanımları ve eleştirilerini gözden geçirerek bu doktrinin özellikle modernist anlamını daha etraflı çalışma gereğini vurguluyordu, özellikle ana tipolojiyi, yani Fransız ve Alman milliyetçiliklerinin tarihi dinamikler içindeki farklılaşmasını dünyanın diğer bölgelerindeki yansımalarıyla birlikte değerlendirmeye çalışıyordu. Dolayısıyla dünya milletlerinin gelişme noktasına Avrupa bölgesinden bakmaya yatkındı. Siyaset teorisinin, tarihî özgün bir dönemde milliyetçiliği oluşturduğu ancak bu oluşumun daha ziyade bir canlanış olarak, yani zaten varolan bir olgunun, uygun sosyo-ekonomik şartlarla ve siyasal dönüşümlerle bütünleşmesi olarak gördü.

Avrupa deneyiminden hareket eden bu iki düşünürün ayrıldıkları bir nokta da vardı. Gellner milliyetçiliğin potansiyel varlığından ziyade sanayileşme sürecinin üst kültürde yarattığı bir gereksinim, yani sonradan olma nitelisine ağırlık veriyordu. A. Smith ise milliyetçilikte gerekliliğin ve işlevselliğin yanı sıra süreklilik de görüyordu.

Benedict Anderson ise 1983'de yayınlanan Hayali Cemaatler” adlı eserinde milletleri, ne potansiyel olarak hep varolmuş bulunan, ne de doğrudan sanayi toplumlarının yarattığı bir gerçeklik olarak ele alıyordu. Tersine, milliyetçiliği farklı tecrübelerle farklılaşan gruplar tarafından tasarlanan bir proje olarak sunuyordu. Tabii ki bu farklılıkları olgunlaşan bazı şartlar, yani sosyal ve ekonomik olanaklar yaratabiliyordu. Bu farklı tasarımlar da dünya topluluklarının karşısına bir örnek tip çıkartmayı kolaylaştırmıyordu. Dolayısıyla aynı yıllarda Gellner'de bir modernist ve pozitivist toparlama dikkat çekerken, Anderson'da bir dağıtma ve daha geniş alana yayma eğilimi görülüyordu. Ancak hiçbir dağıtma eğilimi, Avrupa merkezli özgün bir siyasal oluşumu, aydınlatıcı baş örnek olarak kullanma alışkanlığını[2] ortadan kaldırmadı.

Yine aynı yıllarda John Breuilly (1982) millet olgusunu teoriyle hiç bağdaştırmadan dünyanın çeşitli deneyimlerini siyasal bir tipolojiyle ortaya açık bir biçimde koyuyordu. Tipolojisi siyasal-tarihsel bir açıklamadan çok işlevsel bir proje olarak dikkat çekiyordu. Breuilly'nin eseri, milliyetçiliği çalışanlar ve milliyetçilik üzerinde teorik tartışmaya girenler arasında fazla dikkat çekmemişti. Sadece ülkemizde değil, kendi ülkesi olan İngiltere'de bile bu konuda gönderme yapılan başlıca yazarlar arasında değildi. Breuilly 1990'Iarda İngiltere'de daha gözde bir konuma girdi ve kitapları yeniden basılmaya başlandı. Millet olgusunu sadece sosyo-ekonomik tarihî açıklamalara bağımlı kılmadan aynı zamanda siyasal çözümleme ve dönüşümlerle birlikte ele alan Breujlly, siyaset dışı kalarak milliyetçiliği açıklamaya çalışanlardan farklı bir noktada idi[3] 

Anthony Smith 1986'da yazdığı Milletlerin Etnik Kökenleri adlı eserinde ise milli potansiyelin zaten varolan yanını daha da öne çıkardı, etnisitenin özünü, nüvesini ve dayanılırlığını araştırmaya çalıştı. Modernist yaklaşıma bir alternatif sunmak istedi ancak bunu teorik düzeyde yapmadı ve nihayet 1990'iarın başında yazdıklarıyla, örneğin Milli Kimlik” adlı eseriyle, kendisinin milliyetçiliğin savunucusu olduğu yolundaki değerlendirmeleri reddetmedi. Çünkü milliyetçiliği bir seferberlik işleviyle birlikte ele alıyordu ve "civic" olanına iyilik, "ethnic" olanına kötülük bahşetmişti[4].

Bir yandan da tarihçi Hobsbawm'ın farklı tarihî oluşumların farklı milliyetçilikler yarattığını vurgulaması aslında bazı genelemelerle konuya yaklaşan yazarlara karşı çıkıyor ve böylece teorik bir varsayımdan uzaklaşmanın gerekliliğine işaret etmiş oluyordu. Nesnel kriterlerle şekillenen milliyetçilik fikri ile irade ile şekillenen milliyetçilik fikrinin iki ayrı akım olarak alınmasını tarihsel gerçeklikle bağdaştırmayan yazar, aslında Gellner gibi kültür ile iktidarın birleştiği noktalarda farklılaşan milliyetçilikleri vurgulayarak Batı Avrupa tecrübesinin tarihî tayin ediciliğini öne çıkarmıştır.[5] 

1990'ların başında Partha Chatterjee, Hindistan örneğinden hareket ederek Milleti araştırmaya kalkmanın bizleri doğrudan ve içerden bir modernite eleştirisine götüreceğini belirtiyor ve bunu da sermaye ile topluluk arasındaki çelişkiyle bağlantılı görüyordu. Yöre halklarının kendi ulusal kimliklerini, çok farklı bir alanda, kültür alanında maddî ve manevî, dışsal ve içsel olarak ayrıştırdığını ileri sürüyordu. Yine aynı yazar, Batı tecrübesinin teori niteliğini sürdüreceğini çünkü dünyanın diğer yörelerindeki topluluk benliklerinin bambaşka bir anlatıma sahip olduğunu ve bu nedenle teorileşemeyeceğini belirtiyordu. Yani mahalli bir Avrupa tecrübesinin bütün dünyaya mal edilmesinde çok ciddi bir iletişim kopukluğu olduğuna ve bunun sadece sermaye dolaşımıyla bir anlatıma sahip olabildiğine dikkat çekiyordu[6]. 

 

YENİ "ESKİ MİLLET"LER

Sovyetler Birliği'nin dağılması en başta Sovyet sistemine dahil olan ve bağımsızlığı hiç beklemeyen halkları ve aydınlarını şaşırttı. Aynı şekilde teorilerini ya da tipolojilerini bir modernleşme anlayışı içinde Avrupa tecrübelerine dayandıran millet düşünürlerini de şaşırttı. Sosyalizmin dağılışının yarattığı "ulus" devletler, kapitalist oluşumun ve modernleşme sürecinin yarattığı ulus-devlet kavramıyla açıklanabilir miydi? Ya Yugoslavya. Dağılımın şiddetli ancak coğrafi ölçeğin ufak olduğu bu Avrupalı "parçalanma" hangi evrensel milliyetçilik teorisiyle anlamlı bir açıklık kazanabilir? Manc'ın kapitalist ülkeler için öngördüğü proleterya devriminin bir köylü ülkesi olan Rusya'da gerçekleşmesi gibi, Avrupa merkezli "ideal milliyet" de esastan değişerek Avrasya denen geniş coğrafyanın, sanayileşme sürecini liberalizm ve demokrasi ile birlikte yaşayamamış halklarına mal olmuyor muydu?

Bildiğimiz gibi teori, çeşitli verilerin sistemli bir biçimde sınıflandırılması sonucu evrensel boyutta açıklayıcı, yol gösterici özellikleri olan bir kurgudur. Yoksa teoriden söz etmek zorlaşır. Sadece tecrübelerin sınıflandırılması tabii ki bir teori olarak ele alınamaz. Bu tecrübelerin toplamının asgari müştereklerinin en azından belirli bir zaman dilimi için çözümleyici vasıf kazanması gerekir. Milletin modern tarihteki en çarpıcı özelliği, gelişme teorilerinin pratik hayatta randıman kazanmasını kolaylaştıran siyasi projeler oluşudur. Millet'in en uzun vadeli tarihi özelliği ise millet kavramıyla insanoğluna topluluk şahsiyeti bilincinin yakıştırılmasıdır. Bu noktada ise sosyo-psikolojik bir yoruma malzeme oluşturur.

"Millet oluş" tecrübelerini yeniden bir çerçeveye oturtmaya çalışan Roger Brubaker, 1990'ların ortasındaki eserlerinde millet olgusuyla ilgili olarak bir teori tasarlama girişimini eleştirmektedir. Ya da kendisi artık bu yoldan uzaklaşmıştır. Ancak doğal olarak örneklerini, bildiği dünya dan, yani Avrupa'dan ve zorunlu bir uzantısı olarak gördüğü Avrasya'dan vermektedir. Geniş Avrasya bölgesinde birçok yeni "eski" milletler var. özellikle de Kafkasya bölgesinde eskiliğini Batı diasporası veya merkezî Sovyet idaresi içinde ve yardımıyla kanıtlamış ülkeler: Sırasıyla Ermenistan ve Gürcistan. Bugün Azerbaycan da dahil her üç Kafkas cumhuriyetinde demokrasi kavramı ancak milliyetçilik hareketleriyle birlikte anlam kazanıyor. 1989-1991 yılları arasındaki çeşitli milliyetçi hareketlerin programlan ve idealleri, iktidara geçen eski komünist liderler için de ana ilham kaynaklarını oluşturmadı mı? Örneğin Azerbaycan'da o dönemde, Azerbaycan Halk Cephesi birkaç eğilimi bir araya getirip bağımsızlık konusunda Sosyal Demokrasi Partisi'nin bile desteğini kazanmadı mı? Ermenistan'da 1998 Mart sonu yapılan devlet başkanı seçimlerini kazanan milliyetçi lider Koçaryan'ın bu başarısı bazı Kafkas strateji çalışanları tarafından ilginç bir biçimde yorumlanıyor, örneğin Dağlık Karabağ sorununun çözümlenmesi açısından Koçaryan'ın barış yönünde atacağı adımların halk tarafından daha kolaylıkla benimseneceğini ileri sürenler var. Yani. Ter Petrosyan'ın esas olarak milliyetçi olmayan konumunun barış çabalarını halk nezdinde meşrulaştıramadığını düşünenler var.

Millet olgusunu küreselleşme boyutuna yayan siyasal projeler, artık hazmedilmiş olduğuna inanılan milliyetçilikleri evrensel bir misyon anlayışıyla tüm dünyaya yaymaktadır. Ve bununla eşzamanlı olarak küçük "eski millet"ler, millet özelliklerini demokratik prensibin bir parçası olarak vurgulamaya çalışırlar. Bu demokrasi anlayışında belki bir federasyon anlayışı ama daha güçlü olarak bölge ülkeleriyle, özellikle Ukrayna ve Türkiye ile sağlam işbirlikleri kurmaları ve birlikte bölgesel örgütsel ilişkileri kuvvetlendirmeleri, hatta yaratmaları milliyetçiliklerini ve demokrasilerini aynı derecede meşrulaştırmaktadır.

Sovyet sisteminin millî kimlikleri bastırdığı ileri sürülür, hatta bugün birçok eski Sovyet cumhuriyetinde millet olma bilincinin Sovyet sistemi ve Rus milliyetçiliği tarafından ellerinden alınmış olduğu düşünülür. Birçok milliyetçi aydın bu görüştedir. Bir yanıyla, yani yerel dillerin kavramsal ve bilimsel bir noktada gelişememesi, siyasal iradenin yerel aydınlardan esirgenmesi gibi noktalardan bakıldığında, bu doğrudur. Başka bir açıdan bakıldığında ise Sovyet sisteminin milletler politikasının, milli kültür ve özellikleri kurumsallaştırmış olduğunu[7] ve bağımsızlığın damdan düşer gibi geldiği andan itibaren aslında bu ülkelerin çok büyük bir zorluk geçirmeden Rus ve Sovyet milliyetçiliğinin yöntemlerine alışık bir biçimde egemen ye bağımsız devlet politikalarını yürütebildiklerini de düşünebiliriz.

Avrasya gerçeği, Sovyet sisteminin dünya siyasetine son katkısıdır. Lenin'in "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı" anlayışı, başından beri ulus-devlet modelini dışlamıştır, imparatorluk, sosyalist birlik ve Avrasya BDT’si bir tarihî devamlılık içinde çok-ulusluluğu bir kimlik haline getirmiştir. Rus siyasal düşüncesinde yüzyılın başından bu yana varolan ancak son on yılda politik anlamda gündeme gelen Avrasya anlayışı[8], aslında eski imparatorlukların sınırlarını anımsatır. Ve bu çerçevede millet bilincini ya da duygusunu, devlet sınırlarının dışına taşır. Ve bugünkü uluslararası ilişkilerin karşılıklı bağımlılık veya pragmatik bağımsızlık tecrübeleri içinde "Avrupa sınırlarını genişletmek" için Avrasya kavramına başvurmak, NATO sınırlarını genişletmek politikasından pek de farklı görünmemektedir. 

 

MİLLETİN BÖLGEYE YAYILMASI

Avrasya açılımıyla örneğin Rus milletinin bölgeye yayılması, itilen ve çekilen şekillerde gerçekleşiyor. Bir yandan Rusluk bilincinin kuvvetlenmesi çeşitli cumhuriyetlerdeki Rus azınlıkların, kendisi de çok milletli bir toplum olan Rusya Federasyonu'na doğru çekilmesi, diğer yandan sınırlan aşan milletin, merkezden bölgesel işbirliklerine ağırlık vermesi ya da en azından milletini denetleme dürtüsüyle bu ilişkileri bazı kuralları dayatan bir biçimde kullanması. Bugün bazı yazarlar Avrasya anlayışını, Rus milliyetçiliğinin şahlanışı olarak görüyor ve yayılmacı özellikleri olduğunu ileri sürüyorlar. Unutulmaması gereken, bugünkü dünya şartlarında "yayılmacılık"ın bölgesel hareketlilik olarak algılanmaya başladığıdır. Ayrıca Rus milliyetçiliği içinde dinin ve dilin önemli rolleri olduğu gibi Doğu-Batı senteziyle Avrupa'ya bir meydan okuma ve alternatif medeniyet sahasını diğer ulus ve kültürlerle birlikte oluşturma yaklaşımı da vardır. Pan-Slavizm Rus milliyetçiliğinin tek unsuru olmadığı gibi Türk milliyetçiliğinin tek biçimi de Pan-Türkizm değildir. Aslında Avrasya kavramını kullanan Rusya ve Türkiye, pragmatik bölge politikaları yoluyla milli menfaat gütme alanında "küreselleşme" mantığıyla uyum sağlamaya başlamışlardır. Avrasya çerçevesinde milletini bölgeselleşme politikalarıyla korumak ve güçlendirmek isteyen başka ülkeler de vardır. Orta Asya milletleri içinde bağımsızlıktan sonra bu alanda ilk adımları atan Kazakistan ve Kırgızistan'dır ancak kısa bir süre sonra Özbekistan'ın bu alanda daha iddialı olduğu gözlemlenmiştir. Özbekistan'ın özellikle 1994'den bu yana izlediği bölge politikası Pan-Türkizm değildir, yani bir "Türkleştirme" ya da "Özbekleştirme" siyasasından çok kültürel/ticari alanı Türkistan yaklaşımıyla canlandırma taktiğidir. Türkistan anlayışıyla ticaretin ve pazarın canlandırılması ve aynı zamanda sınır ötesi milletini içermek ve denetlemek siyasası, savunma alanında olduğu kadar kültürel alanda da güçlenmenin yeni egemenlik/bağımsızlık açısından önemini kavrayarak, Sovyet idari politikasını bölge lehine aşan bir yorumlamadır. Özbek dış politikasında Türkçülük, Özbekçilik gibi kavramlar hiç kullanılmaz hatta eleştirilir fakat tarihi Türkistan sahası bir kültürel/ticari dayanışma sloganı olarak sık sık kullanılır.

Bugünkü Özbekistan'da, Türk-İslam-Sovyet sentezi olarak değerlendirilebilecek bir oluşum göze çarpmaktadır. Zaman zaman "Türkistan" olarak dile getirilen bu yaklaşım, bir ulus-devlet idealini aşmaktadır[9] ancak "irredentist", yani Özbek adıyla ve soyuyla yayılma olduğu da söylenemez, çünkü Özbek aydınları ve yöneticileri bir federal yapı özlemi de taşımaktadırlar. Başka bir deyişle Rus çarlığının ve Sovyet rejiminin başta vurguladığı Türkistan idari yapısını, kültürel/ekonomik amaçla kullanmaktadırlar. Ayrıca Tacikistan'daki çatışmalardan sonra Özbekistan'da ciddi bir etnik ve "kökten dinci" patlama beklenmiştir ancak Fergana olayları ve Ahıska Türklerine uygulanan baskılardan sonra, yani 1993 yılından itibaren böyle çatışmalar görülmemiştir.

Özbekistan ve bölgesinde etnik, linguistik ve dini olarak sınırlar ötesi örtüşen özelliklere sahip halklar vardır. Fergana bölgesinde Kırgızlar, Semerkand, Buhara bölgesinde Tacikler, Hive yöresinde Türkmenler yöre nüfusu içinde önemli bir oran teşkil etmektedirler. Bu halklar aynı zamanda komşu bağımsız ülke halklarıdır. Tarihin çeşitli dönemlerinde konfederasyon ve federasyon şeklinde idari ortaklıklar yaşamışlardır. Günümüz şartlarında ise ekonomik/kültürel ortaklıklar önem kazanmaktadır. Özbekistan da bunun bilinciyle bir tarihî devamlılık kurgulamaktadır. Kısaca milletini bölgesel ölçekte ve ulus-devlet modeli ile kısıtlı kalmadan güçlendirmektedir.

Dış politika çerçevesinde baktığımızda bütün dünya da olduğu gibi bu yörede de, millî strateji dört şekilde oluşturulabilirdi. Birincisi, bazı bölge ya da dünya ülkelerini dışlayıcı, yani münferit ve içe kapanık dış politika izleyerek sürekli düşman ya da zanlı ülkeler tasvir etmek; ikincisi bölgesel planda kapsayıcı bir millî kimlik oluşturmaya çalışmak, siyasi bağımsızlığını bozmadan kültürel/ekonomik anlamda komşu ülkelerle çeşitli ve örtüşen işbirlikleri ve örgütlenmelerine gitmek; üçüncüsü, eritme yoluyla homojenleştirme ve bu yolla bölgesel entegrasyon sağlamak ki, bu durumda kendinden daha güçsüz olan komşu ülkelerle, özellikle etnik, dinî ve kültürel bağlan öne sürerek "büyük ağabey" tavrıyla siyaset yapmak; dördüncüsü ise katılımcı bir biçimde ekonomik ve kültürel olarak daha güçlü olduğuna inandığı komşu ülkelerin birinin ya da daha çoğunun liderliğini, yönlendiriciliğini gerçekçi görüp kabullenmek.

Dış politikada izlenen millîlik yolunu Özbekistan, kapsayıcılık ve katılımcılıkla göstermeye çalışmaktadır. Ne var ki birçok strateji uzmanı Özbekistan'ın bölge liderliği potansiyeli olduğu ancak daha büyük bölge lideri olan Rusya Federasyonu'nun Avrasyacı milliyetçiliğinin, Türkistan projesine izin vermeyeceği görüşündedir. Bu yorumlar dünyanın son 50 yılının tecrübeleri açısından mantıklı görünse de artık dünya şartları infiratçılıkla hiçbir milletin menfaat elde edemeyeceği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Ayrıca, nasıl irili ufaklı milletler eskilik ve yeniliklerine bakılmadan dünya da önemli roller oynadılarsa, bugün de farklı ticarî ve kültürel menfaatlerle oluşan bölgesel örgütlenmeler yayılmaya başlamıştır. Milliyetçilikler de artık bu dinamizmden beslenme yollarını aramaktadırlar."

Büyüklük"’ün ölçüsü henüz Soğuk Savaş yıllarındaki büyük/kutup-başlarıdır. Demek ki. Sovyet kolonyalizmine ve onun Slav/Ortodoks geleneğine ve bu geleneğin millî bilincin oluşmasındaki tayin edici rolüne baktığımızda anti-kolonyalist ya da anti-emperyalist reaksiyon ve çatışma potansiyeli Müslüman muhalif güçlerde görülmüştür çünkü farklılık bilincinin gelişmesi ve keskinleşmesi yönünden Müslüman halkların daha kuvvetli bir millî çıkış gösterecekleri varsayılmıştır. Dağılma sürecine baktığımızda ise Sovyetlerin Batı etkisiyle gelişmiş olan millî benlik coğrafyalarından, yani Baltık ülkelerinden ve "eski milletler olarak anılan Kafkasya bölgesinden başladığını görüyoruz. Gürcistan ve Azerbaycan, son bağımsızlıklarının ilk yıllarında bir süre de olsa Bağımsız Devletler Topluluğu dışında kalmışlardır. Lenin'in ulusların kendi kaderlerini tayin ilkesi yerine ayrılma hürriyeti kavramını benimsemesi Rus/Sovyet bilincinin gelişmesinde öncelikle bir bağımsız siyasal kurulusu değil, bir katılım tercihini teşvik etmiştir. İşte bu nedenledir ki, özellikle Müslüman-Türk ülkelerin tarihlerinde Sovyetler'e "gönüllü katılma" konusunda büyük tartışmalar çıkmaktadır. Önemli bir millî benlik unsuru olmasına rağmen itici güç ve keskin farklılaşma, varsayıldığı gibi İslam kültürünün tarihî bir güce sahip olduğu Orta Asya bölgesinde olmamıştır[10].

Tam tersine Müslüman Orta Asya ülkeleri, milli siyasal örgütlenmelerini, Rus millî kimliğinin gelişmesine dolaylı olarak hizmet etmiş olan otokrasi, bölgesel kapsama veya gizli federasyon yöntemleriyle sürdürmeye devam etmektedirler. Yani demokrasi, liberalizm, temsil ve katılım dengesi üzerine kurulan Batı'da sanayileşme süreci içinde gelişen ulusçuluk sürecini yaşamamaktadırlar.

Kısaca Rus ve Türk milliyetçilikleri, başta imparatorluk ya da çarlık (Müslüman halkların aydınları çar için padişah kavramını sık sık kullanırlar), efsaneler, destanlar ve dinin etkisi öncesi gelenekler çerçevesinde etnik özellikler, dinin her iki kültürü de Batıdan farklılaştıran öğeleri, Ortodoksluk ve Müslümanlık, Bizans mirasının önemli bir dönüşümü olarak tarihe bakış, köylülüğe verilen önem açılarından benzerlikler taşımaktadır, imparatorluk milliyetçiliği sembolleriyle ve bölgesel etki alanlarını kollama yöntemiyle, liderlerin tekliğine ve kahramanlaştırılmasına, yani halka şahsen mal olmasına dayanan otoriterlik veya organik milliyetçilik, etnik unsuru yayan pan-milliyetçilik, devletten güç alan popülist milliyetçilik, dini simgeleştiren evrensel milliyetçilik, bu ülkelerin çeşitli evrelerdeki dış politikalarına kısmen yansımış olsa da, bu farklı milliyetçilik tezahürleri son yıllarda en çok bölgesel faydacılık yolunda ilerlemektedir.

Gerek Rusların tarihinde, gerekse Türklerin tarihinde mahalli özelliklere, sosyal ve ekonomik dinamiklere bağımlı olan millî tanımlamalar vardır. Ruslar için on dokuzuncu yüzyılda köylülük, saflık, duygusallık, kendiliğindencilik yüksek millî vasıflar olarak ileri sürülmüştür[11]. Türkler için savaşkanlık, cesaret, doğru sözlülük benzer bir şekilde kullanılmıştır. Her iki ülke için sırasıyla Ortodoksluk ve İslam çok tayin edici millî vasıflar olarak görülmüştür. Kabaca bu vasıfların ortak noktaları, Batı medeniyetinin on dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılda vardığı ekonomik, sosyal ve kültürel noktaya karşı duyulan özenme/tepki karışımı reaksiyonlardır. 

 

SİYASET VE "İLİŞKİLER" KAPSAMINDA MİLLİYETÇİLİK

Bütün bu millet, milliyet, ulus, ulusçuluk, millî oluş, millî benlik, millîlik hali gibi kavramsallaştırmaların ve içeriklerinde bulunan vatan, toprak, tarih, kültür, dil, din, kan bağı veya etnisite, gelenek, doğal çevre/iklim, psikoloji vs.'nin yarattığı farklılıklar, mutlaka bir düşmanın sürekli olarak söylemde bulunmasını gerektirir mi?

Rekabet kavramı sadece ekonomik ilişkileri ve durumu açıklayan bir kavram mı?

Siyasal rekabet dünya milletlerinin ilişkilerinde ikincil mi?

Milliyetçilik ve millî oluş nasıl bir teorik çerçeveye oturtulabilir?

Bunu yapabilmek, en azından Sovyet sonrası bağımsız ülkelerin ve Avrasya kapsamına giren eski üç imparatorluk, Avusturya-Macaristan, Rusya ve Osmanlı coğrafyasının dünya ekonomik rekabeti içinde, dünya siyasal rekabeti için hangi çıkış yolları arayacaklarına bağlıdır. Bu süreç içinde sayıca artacak olan millîlik tipolojileri, milletlerin ne kadar dayanıklı olduklarına bağlı olarak millîlik halinin evrensel bir çözümleme birimi olup olmadığını gösterecektir. On dokuzuncu yüzyılın dayanıklı ulus-devletlerinin milliyetçiliği kendi millî söylemleriyle aşmak isterken kendileri gibi bir siyasî süreç geçirmeyen başka ülkelerin millîliklerini bir hiyerarşiye sokmaya çalışmaları boşunadır.

Milliyetçiliği ahlakî açıdan aşmaya çalışanlarla milliyetçiliği çok genişletme ya da çok daraltma yoluyla dünya siyasetine katılma yolları arayanlar arasında ciddi farklar vardır. Birincisi, bölgesel, yasal ve siyasal entegrasyonla güçlenirken, diğeri bölgesel, ekonomik ve kültürel dayanışma ile katılım benliğini ispat etmeye çalışmaktadır. Dünyanın sık sık milletle bütünleştiği noktalar olmuştur, örneğin 1991 Körfez Savaşında ABD "milleti", Falklands savaşında İngiliz "milleti", Almanya'ya karşı savaşta SSCB "milleti". Bunlar arasında en büyük ve kalıcı bütünleşme, sonuncusunda gerçekleşmiştir. Çağdaş milliyetçilik evrensel iddialar taşıyor[12]. Ancak bu iddia klasik kolonyalizmden çok siyasallaşan dünya rekabetiyle daha gerçekçi bir biçimde açıklanabilir.

Başka bir deyişle uluslararası siyasetin uluslararası "ilişkiler" olarak kavramsallaştırılması, halkların ve milletlerin siyasal aidiyet, siyasal ispat ve siyasal dayanıklılık arzularını ekonomik fayda hedeflerine tam anlamıyla tabi kılmamıştır. Siyasallıktan tamamen arınmış ilişkilerde masumiyet aramak da pek inandırıcı değildir. Bugünkü milliyetçiliklerin sanılanın tersine küçük iddialarla değil, büyük iddialarla donatılmaya çalışıldığı açıktır, en azından bölgeye yayılan kültürel ve ticari amaçları üstün tutan bir özellik dikkat çekmektedir. Millîlik hallerinin bu denli farklı siyasal ortamlarla bağdaşabilmesi, kavramın, bir teorinin çözümleyici birimi haline gelmesini belki yine en çok psikoloji ve iletişim alanlarında gerçekleştirebileceğimiz kanısını kuvvetlendirmektedir.

Stratejik silahların sınırlandırılması sürecinde önce büyük ülkeler sınırlandırmalara başladı, bu süreç içinde eski silahlar çevrede veya başka bir bölgede savaşan ya da savaşa götürecek ciddi çatışmalar içinde bulunan ülkelere satıldı. Aynı kendi milliyetçilik teorilerini artık uluslararası ekonomik rekabet şartlarına uygun olmadığı için çevre ülkelere sattıkları gibi. Uluslararası siyasetin, yani dünya ölçekli siyasetin uluslararası "ilişkiler" olarak adlandırılması da "globalizasyon" anlayışına kazandırılış bir masumiyet oldu. Son yıllarda özellikle artık en büyük ülke olarak görülen ABD bu girdaptan çıkmaya çalışmaktadır. Yeni "eski" milletlere verdiği krediler arasında özellikle demokratikleşme açısından bir adaletsizlik görmekte ve örneğin Ermenistan ile Azerbaycan'ın konumlarını eşit düzeyde destekleme kararları almaktadır. Aslında millet söylemini ideolojik nedenlerle SSCB'de olduğu gibi çoktan bırakmış görünenlerle milletini normatif açıdan yeni incelmiş politikalarla bir kenara koymak isteyenler mutlaka bir noktada buluşacaklardır.



[1] Günay G. Özdogan ve Büşra E. Behar. "Ernest Gellner ve Ulusçuluk", Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk içinde, İstanbul 1992, insan Yayınları, s. 7
[2] Millet fikrini Hindistan örneğinden hareketle inceleyen P. Chatterjee bunu. Batı sosyal felsefesinde pek de teorileştirilmemiş olan "millet" fikrinde sermaye tarafından beslenen bir topluluk anlayışının varlığına bağlıyor. Partha Chatterjee, The A/af/on andlts Fragments.- Colonialand Post Colonial Histories, New Jersey, Princeton University Press, 1993, s. 237.
[3] Son yıllarda yine siyasal ağırlıklı bir sınıflandırma ile millet olgusunu ele alan John Hail, Breuilly'nin yolundan yürümektedir. Aslında Brubaker da 1996 tarihli son eserinde bu yaklaşıma daha yatkındır ve milliyetçilik kavramını teoriden arındırır. )ohn A. Hail, "Nationalisms, Classified and Explained," in Sukumar Periwal (ed.), Notions of Nationalism; Brubaker, Nationalism Reframed, Nationhood and the National Ouestion in the New Europe, Cambridge University Press, 1996
[4] Smith'in görüşlerinin eleştirel bir değerlendirmesi için bkz B. Ersanlı Behar. "Milliyetçilik Siyasal Mı Kültürel Mi?". Toplum ve Bilim. 62, Yaz-Cüz, 1993. Geniş anlamda etnik, yani kültürel milliyetçiliğin kötü, siyasal yani "civic" olanının iyi itan edilmesi bir anlamda Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" görüşüne yatkınlık da çağrıştırıyor. Ahmet O. Akarh, "Milliyetçilik Sorununa Çağdaş Yaklaşımlar", a.y.. s. 156-170.
[5] Ahmet O. Akarlı, “Milliyetçilik Sorununa Çağdaş Yaklaşımlar”, a.y.,s156-170.
[6] P. Chatterjee, a.g.y., s. 13.
[7] Roger Brubaker, a.g.y., s. 17-23.
[8] Avrasya düşüncesinin gelişmesi ve Rus milliyetçiliğiyle bağlantısı açısından değerlendirilmesi için bkz. Oimitry Shlapentokh, "Eurasianism Past and Present", Communist and Post-Communist Studies. Cilt 30, No. 2. s. 129-151, 1997. Bugünkü Avrupa ve Avrasya bölgeleri içindeki milliyetçilik sorununu eski imparatorluklarla ve "dış millî vatanlarla açıklamak mümkün, örneğin bkz. Brubaker. a.y.s.
[9] Benzer bir yorum için bkz. Donald S. Carlisle, "Geopolitics and Ethnic Problems of Uzbekistan and its Neighbours", Müslim Eurasia: Confficting Legacies (ed. Yaacov Ro'i). Londra, Frank Cass. 1995, s. 90. Özbek dış politikasının son 5 yıllık eğilimi ve bölgesel potansiyeli, Iran. Rusya ve Türkiye ile ilişkileri için bkz. Aziz Hasanov, "Central Asia and the Great Three: Russia. Turkey and Iran", Marmara Üniversitesi. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış MasterTtezi. 1997
[10] ) Ben Fowkes, The Disintegration ofthe Soviet Union, A Study in the Rise and Triumph of Nationalism. New York. St. Martin's Press, 1997. s. 10-11.
[11] Liah Greenfed. Nationalism: Five Roads to Modernity. Harvard University Press, 1992. Rus milliyetçiliğinin farklı tezahürleri için bkz. idil Tunçer, 'A Historical Overview of Motifs of Russian Nationalism: From Tsarist Russia to Dissolution of Soviet Union", Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Yayınlanmamış Master Tezi, 1997.
[12] Michael Billig. Banal Nationalism, Londra. Sage Publications. 1995.
Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Makale MİLLİYETÇİLİK TEORİLERİ