ÇOK ULUSLU BİR ŞİRKET OLARAK AFRİKA ÜNİVERSİTESİ

Ali Mazrui

Sömürgecilik ve Eğitim 

Haz: Philip G. Altbach Gail P. Kelly,   Çev: İbrahim Kalın, İnsan Yayınları, Sayfa: 61-86. İstanbul, 1991.
 
 

Bağımlılık ve Etkilenme Problemleri

Afrika’daki çokuluslu ticari kuruluşlara hamledilen pek çok özellik, aynı zamanda çok uluslu kültürel kuruluşlara da uygulanabilir. Üniversite bu konuda dikkate değer bir örnektir. Afrika Üniversitelerinin hemen hemen tamamı Avrupalı metro-politan kurumların denizaşırı yayılımları olarak (faaliyete) başladı ve eğitimsel gelişmenin önceliği için alınan kararlar, İngiltere, Fransa veya Belçika’daki ana kültürel kuruluşların direktiflerine bağlı kaldı.

Üniversitelerin sattığı kültürel metalar da, yeni Afrika alıcısının ihtiyaçlarıyla gerekli bağlantıya sahip değildi.

Ben bu denemede kısaca, Afrika’nın kültürel nüfuzu için ki kültürel bağımlılığın en karmaşık vasıtası olarak üniversitenin doğuşuyla sonuçlanmıştır. Avrupalıları harekete geçiren amilleri ele alacağım. Daha sonra bu bağımlılığın tabiatını inceleyecek ve sonuçta üniversitenin yavaş, fakat temelde kolonizasyon sürecini gözler önüne sereceğim.

Afrika’daki çok uluslu şirketlerin ve Afrikalı üniversitelerin her ikisi de aynı temel problem ile karşı karşıyadır: Modernizasyon sürecini sona (sayfa. 61) erdirmeden, sömürgecilikten kurtulmak nasıl mümkündür?

Kısmen ticari girişimlerle mukayese edilerek yapılacak Afrikalı üniversitelere yönelik bir incelemenin, ekonomik ve kültürel gelişme arasındaki ilişkileri olduğu kadar, ekonomik ve kültürel bağımlılık arasındaki ilişkileri de gün yüzüne çıkarması gerekir. 

 

Bağımlılığın Kökleri

Günümüzde her Afrika ülkesi bir bağımsızlık günü kutluyor. Fakat bu bağlamdaki bağımsızlık, tamamen siyasidir. Yabancı ekonomik ve kültürel tahakkümün ağırlığı devam etmektedir. Örneğin Afrika ekonomileri artan işgücünün kullanımındaki yetersizliklerine rağmen, fazlasıyla yabancı sermaye ve sermaye ağırlıklı projelere bağlıdır. Neyin üretileceğinin belirlenmesi konusunda, hala dış pazarlara güvenmektedirler. Yerel ürünlerin yerini alacak gelişmiş projelerden ziyade, yabancı metaları, neredeyse hiç bir ayrım gözetmeden ithal etmektedirler.

Tahakkümün bu ekonomik yönü, Avrupa’nın emperyalist yayılımından kaynaklandı.[1] Avrupa, sanayi kapitalizminin doğuşu, yeni fabrikalar için yeni hammadde ihtiyacı, denizaşırı yeni pazarlar bulma isteği, uzak ülkelerin maden zenginliği ve tropikal ürünlerin yetiştirilmesi için daha geniş yerlerin aranması nedeniyle, Afrika’yı özellikle kontrol altına almaya ihtiyaç duydu.

Afrika gelişimini ele alan pek çok analiz, ekonomik bağımlılık üzerinde durmuş; kültürel bağımlılık konularına ise edebiyat ya da siyaset forumlarında pek az dikkat gösterilmiştir. Bu ihmal, bazı Afrikalı milletlerin, Avrupa’nın kültürel etkilerini azaltmak için verdikleri mücadele açısından şaşırtıcıdır. Avrupa’nın, Afrika’daki kolonilerine hangi gözle baktığını hatırlarsak çok daha ürkütücü bir hale bürünür bu. (sayfa: 62)

Emperyalist yayılım, son tahlilde kültürel bir fenomen olan ırk merkeziyetçiliğine dayanıyordu. Hakim ırk ve tali kabileler imajı ve sosyal Darwinizm teorileri, emperyalizmin ortaya çıkışında yer alan güçlü kültürel amillerdi. Seküler ve dini İncil yayılımcılığı da önemliydi tabii. Seküler evangelizm, Batı medeniyetini yaymaya, Afrika’daki cehalet ve “barbarlığa” son vermeye ve “karanlık ve geri”  toplumlara Avrupa’nın aydınlık meşalesini sunmaya çalıştı. İncil ve Hıristiyanlığın yayılımını üstlenen dini Evangelizm de iki saiki elinde bulundurdu bir müddet. Hıristiyan misyonerler, Avrupa’da emperyalizmin sürekliliğini teşvik eden büyük bir lobi idiler, İngiltere’de öyle bir zaman yaşandı ki, hükümet, majestelerinin yeteri kadar Asyalı köleye sahip olduğuna ikna edilirken, İngiliz misyonerler, kilisenin yeterli sayıda siyah müridi bulunmadığını düşünüyordu. Uganda, kısmen misyoner baskısı nedeniyle ilhak edildi. Afrika’nın diğer kısımları ise, bu kadar erken kolonize ya da iskan edilmeyebilirdi; fakat dini grupların baskısı buna engel oldu.

Emperyalizmi harekete geçiren ekonomik ve kültürel amiller, kendini zamanla, Afrika’daki kuruluşlar vasıtasıyla izhar ettirdi. Ekonomik yayılım hassaten, madencilik, Batı ürünlerinin satımı ya da ihracat için peşin satılan mahsullerin yetiştirilmesiyle uğraşan çokuluslu şirketler içerisinde ortaya çıktı.

Afrikalı üniversite, kültürel tahakkümün en açık tecellisi haline geldi. 1950 ile birlikte, kültürel nüfuzun ana sembolü olarak ilkokul ve kiliselerin yerini aldı. Çokuluslu bu iki kuruluşun gördüğü işlevler, karşılıklı olarak takviye edilmekteydi. Üniversite, siyasi ve ekonomik sonuçlarıyla kültürel bir şirkettir ve çok uluslu ticari ortaklık da, siyasi ve kültürel sonuçlarıyla ekonomik bir şirkettir.

Afrika üniversitelerini, kültürel bağımlılığın sürekliliği için suçlamam okuyucuya garip gelebilir. Afrika üniversiteleri, ortaya çıkışından beri, kurtuluş için potansiyel bir güç olmuştur. Bu üniversiteler, pek çok Afrika kolonisindeki bağımsızlık hareketlerine yardım eden önemli siyasi kargaşalar çıkardılar. (sayfa: 63) İngiliz tarihçi Sir Eric Ashby’nin ifadesiyle: “Milliyetçilik akımları, üniversite mezunlarından, basına ve halka taştı. Afrika milliyetçilik kelimesini yeni anlamları ihata etmesi için esnetti. O da Amerika ve İngiltere’de doğmuştu; Paris kafelerinde bulunan Londra’daki Batı Afrika Öğrenciler Birliğinin toplantılarında, Amerika’daki Afrikalı öğrencilerin çıkardığı ‘Afrikan Interpreter’in editör odasında. İlham kaynakları Jefferson, Lincoln, J. Afrika Hobson ve Fabianlardı. Bu, gazetelerde, seçim alanlarında ve Batı Afrika’nın hedefleri arasında popüler bir hareket haline geldi.[2] 

Bağımsızlıktan sonra üniversite mezunları, bu ülkelerin ilerideki gelişiminden ümitliydiler. Ashby kadar keskin zekalı bir gözlemci de, kültürel bağımsızlığın siyasi kurtuluşa refakat ettiğine hükmediyordu. Afrika üniversiteleri aynı zamanda siyasi kurtuluş mekanizmaları ve kültürel bağımlılık vasıtaları olabilme özelliğine de sahipti. Afrika’daki üniversite mezunları, her yönden batılılaştırılmış Afrikalılar oldukları için, kültürel açıdan da en bağımlı kimselerdi. Bu tip kimseler, ne büyük kültürel dirilişçiler arasında bulundular, ne de yerel inanç sistemlerine, linguistik miraslarına, eğlence biçimlerine ya da estetik tecrübelerine saygı gösterdiler. Sömürge düzenine son vermeye ve Afrika’nın kendi yönetim biçimini kurmaya istekli milliyetçileri üreten aynı eğitim kurumları, aynı zamanda kültürel sömürgeciliğin daimiliğini de sağlamış oldu.  

 

Üniversite Yapısı ve Kültürel Bağımlılık

Afrika üniversitesi, çokuluslu şirket gibi, ne geçmişinde özgür olmuştur, ne de bugün özgürdür. Avrupa ve Amerika’dan yapacağı kültürel ihracatlara güvenir. Temel faraziye, Avrupalılara göre hazırlanan bir üniversite sisteminin, büyük bir değişikliğe uğratılmadan, Nijeryalılar veya Ugandalılar için de (sayfa: 64) hizmet verebileceği şeklindeydi. Afrika üniversiteleri, İngiltere, Fransa ve Belçika’daki üniversitelerin deniz aşırı kolej ya da resmi uzantıları olarak teşkil edildi. Örneğin, Uganda’daki Makerere Koleji, Nijerya-İbadan’daki Üniversite Koleji, Gana-Legon’daki Üniversite Koleji, aslen Londra Üniversitesi’nin şubeleriydi. Bu okulların her biri, Londra Üniversite’sinin özel şartlarına göre öğrenci aldı; hoca ve profesörleri, kısmen Londra’daki Üniversiteler Arası Yüksek Eğitim Meclisi’nin gösterdiği kolaylıklar sayesinde tayin etti. Londra ve Afrika şubeleri arasında belli bir istişare bulunmasına rağmen, müfredat programı ve imtihanlar için bile Londra’nın onayı gerekiyordu. imtihan soruları önce Afrika kolejlerinde belirleniyor, daha sonra eleştiri ve düzenleme için Londra ya sunuluyordu. Londra’da tasdik edilen sorular, burada basılıyor, zarflara konuyor, mühürleniyor, Afrika kampüslerine geri gönderiliyor ve imtihan gününe kadar açılmıyordu. Değişiklikler Londra’da yapılmışsa, bunlar, hoca tarafından hiç bir müdahalede bulunulamayacak kadar geç fark ediliyordu. Neticede Afrika Üniversitesi, kendi dersleri üzerinde çok az bir kontrole sahipti.

Ben, Makerere’deki Siyasi Bilimler Bölümü’nde yardımcı profesör iken, fakülte, siyaset felsefesinin işlendiği bir derste Marx’ın bir siyaset filozofu olup olmadığını gündeme getirdi ve sonuçta çalışmalarının müfredata alınmasına izin verdi. Ben siyaset felsefesi dersini vermeye devam ettim ve öğrencilerimi final imtihanına hazırlanırken Marx ve Lenin’e bir miktar bakmaları için teşvik ettim, imtihan metninin müsveddesini çıkarttım. Marksizm ile ilgili on iki sorunun üç tanesini yazdım ve eleştiri ve gözden geçirme için, gerektiği şekliyle, Londra’ya sundum, imtihanların olduğu gün, kendi sınıfıma nezaret ediyordum. Önemli bir fırsattı bu. Mührü kırdım ve kağıtları, sıkılgan öğrencilere dağıttım. Metin, benim Londra’ya arz ettiğimden çok daha kısaydı. Marksizm konusunda sadece bir soru vardı. Kızgınlık ve şaşkınlığımı göstermemeye çalıştım. Fakat bazı öğrencilerin gözünde bir ihanet havası sezinledim. (sayfa: 65)

Üniversite yönetmeliğine göre, öğrencilerime ne olduğunu açıklayamazdım. Şikâyetimi gizlice, ancak bölüm başkanına anlatabildim. Epey bir zaman sonra Londra’dan, hatanın aslında bir sansür amacı taşımadığını, fakat basımevinde meydana geldiğini duyduk. Marksizmle ilgili ek soruların silinmesinin, siyasi bir karar olmaktan çok bir basım hatası olduğuna ikna edildik. Belki de öyleydi. İmtihandan sonra sayfaları gözden geçirdim ve Londra’daki resmi kayıt için postaya verdim. Makerere öğrencileri hakkındaki karar Londra’dan dönene kadar bekledik. Buna benzer muameleler Londra Üniversitesinin diğer denizaşırı kollarında ve Durham Üniversitesinin bir uzantısı olan Sierra Leone’deki Fourah Bay Kolejinde de uygulanıyordu. İngiltere’ye bağlı Afrika üniversitelerinin açıkça yönetilmesinin yanısıra, Fransa’ya bağlı Afrika kuruluşları, kendi ana üniversitelerine çok daha sıkı bir şekilde bağlıydılar. Örneğin Fransız öğrenciler, çalışma programlarının bir bölümü olarak Senegal’daki Dakar Üniversitesine gidebiliyorlardı. Fransız hocalar ise Dakar ve Paris yahut Bordeoux üniversiteleri arasında mekik dokuyordu. Gerçekte de Dakar’daki hocaların ezici çoğunluğunu Fransızlar oluşturuyordu. Metropolitan sistemle bütünleşme, Afrikalı araştırmacıların önceliğini derinden etkiledi. Grekçe, Latince, Yunan ve Roma tarihi, Batı Afrika’daki tüm beşeri bilimlere temel teşkil etti. Afrika dilleri, hatta Arapça bile üniversite seviyesinde yıllarca tahsil edilemedi. Nijerya Abadan’daki Üniversite Kolejinin, Londra üniversitesiyle resmi bağlarını sürdürdüğü müddet boyunca, yüksek lisans imtihanı yapan yedi okulun üçü klasik olarak kaldı.[3] Uganda Makerere Üniversitesi’nde öğretilen tek dil, bağımsızlıktan sonra bile, İngilizceydi. Daha sonra üniversite buna Fransızca ve Almancayı ekledi; bunu Rusça takip etti. Tüm bunlar, yerli bir Uganda dilinin, (ya da Swahilinin, ki Urganda ve doğu Afrika’nın pek çok yerinde anlaşma dilidir) ya da Arapçanın (Uganda’nın Nile Valley’deki konuşulan en önemli dilidir) öğretime (sayfa: 66) geçirilmesinden önce meydana geldi. Afrika dilleri, son zamanlarda, Makerere Üniversitesi’nde bir ders olarak gösterilmeye başlamıştır. Öğrenciler, Bantu dil yapısının teknikleri üzerinde çalışabilmekteler; fakat Afrika dillerinin ya da yerel dillerdeki Afrika edebiyatının öğretimi en iyi durumda bile hala, gerçekleşmiş bir gerçek olmaktan çok, bir özlemden ibarettir.

Menşe olarak Belçika’daki Louvain’in şubesi olan Zaire-Kinshasa’daki Louvenium Üniversitesi, Afrika dillerini ve edebiyatını da kapsayan bu model için erken bir istisnaydı. Louvanium’daki öğrenciler, en azından Afrika tarihi, edebiyatı, felsefesi ve psikolojisini gördüler. Buna ilaveten Louvanium, Felsefe ve Metinler Fakültesinde Philologies Africans (Afrika filolojileri) adında, Afrika dil ve kültürlerini temel alan bir ders de vardı. Belçika’nın pratik ve Afrika ile bağlantılı sömürgeci bir eğitim kurma arzusu ve misyonerlerinin, Afrika kültür biçimlerini iyi bilen bir Afrikalı bilginler sınıfı üretme isteği, Louvainum’daki kültürel ilişkiye yardım etti. Fakat Louvainum, metropolitan standardlardan hiçbir zaman bütünüyle bağımsız değildi. Örneğin Felsefe ve Metinler Fakültesi, üniversiteye kabul şartı olarak bir diplome homolog ve d’humanite’s grecolatines’i istemeye devam etti.

Afrika dillerine gösterilen bu kayıtsızlık konusunda şaşırtıcı olan, bu kadar siyah aydın ve bilginin, bu duruma meşru gözle bakmaya devam etmesidir. Afrika dillerine daha fazla ilgi göstermek, hukuk mahkemeleri, parlamento ve bilimsel araştırma merkezleri gibi milli hayatın yeni alanları için sistematik olarak kelime yapıları kurmak ve bunları eğitim sistemiyle bütünleştirmek için yapılan teşvikler, siyah aydın ve ilim adamları arasında çoğu zaman ya gizli bir şüphecilik ya da açık bir alaycılık ile karşılandı.

Afrika eğitim sistemlerine olan bu belirgin uzaklık, Afrika müziği için de geçerlidir. Şarkı ve dans Avrupa’da boş bir uğraş olduğundan, Afrika eğitim kurumları, Afrika’nın şarkı ve dansına, (sayfa: 67) sanki insanları (Avrupa’daki gibi) çalışma ve verimlilikten uzaklaştıran bir şey gözüyle baktılar. Fakat gerçekte bu unsurlar, Afrika toplumlarında önemli bir sosyal rol üstlenmişlerdir.[4] 

Sanayileşmiş ülkeler enflasyon ve gerilemeden endişeliyken, tarım toplulukları sel ya da kuraklıktan endişe duyarlar. Kıtlık zamanlarında -ailelerin yetersiz kaynaklar için birbirleriyle rekabet etmelerinde olduğu gibi- daima sert bir husumet ve hırçınlık tehlikesi vardır. Şarkılar, kaçınılmaz olanın paylaşılması gereken yerde, ekonomik dayanışmayı desteklerler.

Topluluklar, kolektif kimliklerinin öne çıkarılmasına ihtiyaç duyarlar ve dans ve şarkılara, sadece neşelenmek ya da zor durumlarda moral bulmak için değil, aynı zamanda bir topluluğun yaşamak için katlanmak zorunda olduğu güç şartları vurgulamak için yönelirler.

Dans ve şarkı, sözlü geleneğin hakim olduğu bir toplumda gençliğin toplumsallaştırılması işlevini de üstlenmiştir. Ekonomik toplumsallaştırma, tüm ülkelerde, çocuklara kendi toplumlarının iktisadi ıslahı için gerekli değer ve yeteneklerin öğretimini içerir ve aileye hizmetin lüzumunu vurgular. Atasözleri ve şarkılar Afrika’da, gençlerin, toplumsal bağlılık ve vazifelerini bellemelerine ve akraba ve atalarına karşı ihanetin tehlikesini huşu içinde hatırlamalarına imkan veren araçlardır.

Avrupa’nın Afrika’yı sömürgeleştirmesi, Afrika dans modellerinin kısmen terk edilmesine sebebiyet verdi. Okulların çoğu, misyonerler ve Afrika dansını ilkel ve cinsi açıdan tahrik edici sayan kimseler tarafından açıldı. Böylece okul çocukları, kendi kültürel dans miraslarından uzaklaştırılmış oldular. Yetişkinler olarak eğitilmiş Afrikalılar ise, çeşitli oda dansları ve daha sonra da Rock’ın ön plana çıkartılmasıyla geleneksel danslardan uzaklaştılar. Geleneksel dans, batılılaştırılmasıyla birlikte Afrikalılardan gördüğü saygı ve rağbeti kaybetti.

Üniversitelerde hem sosyal bilimcilerin, hem de sanat uzmanlarının, Afrika deneyiminin bu yönüne son derece kayıtsız (sayfa: 68) kaldıkları görüldü. Afrika’daki üniversite sistemlerinin çoğu, Afrika müziği üzerinde çalışmak için gerekli teçhizata sahip değildir. Hatta Afrika dansının yeni bir saygınlığa ulaştığı Gana, Senegal ve Nijerya’daki üniversitelerde bile, Afrika müziğinin sosyolojisi, fiili bir eğitim programına layıkıyla henüz alınmamıştır. Afrika kültürünün bu temel öğesi ancak, Nijerya’daki İfe ve Tanzanya’daki Dar’üs Selam gibi üniversitelerde bulunan tiyatro sanatları bölümleri tarafından ciddiyetle ele alınmaktadır. Küçük olan bu tür bölümler ise, ancak bir avuç eğitilmiş Afrikalı nesli etkileyebilmektedir.

Üniversitenin mahiyet ve yapısının diğer alanlarında olduğu gibi, müzik ve dillerde görülen şey de, Afrika değerler sisteminin tahrif edilmesi olmuştur. Çok uluslu ticari kuruluşlar gibi, üniversiteler de Avrupa’daki karar mekanizmalarına son derece bağlı kaldılar ve metropolü, nihai başvuru kaynağı edindiler. Çokuluslu (şirketler) gibi üniversiteler de bir çeşit ticaretle uğraştılar. Yeni Afrika pazarına kültürel mallar sattılar. “Made in Europe” damgalı mallar.  

 

Kültürel ve Ekonomik Bağımlılık Arasındaki İlişki

Sömürge dönemi boyunca Afrika’daki Batılı eğitimin en mübrem gayesi, batılı ihtiyaçlara göre şekillendirilmiş insan gücü üretmekti. Fakat aynı derecede önemli bir diğer amaç da bu pazarı, batılı tüketim malları için genişletmekti. Bir Afrika üniversitesinin ticari kuruluşlar için önemi, kesinlikle şu iki alanda yatar: Uygun insan gücü üretme ve kültürel yozlaşma yoluyla pazarı yeniden belirleme.

Afrika’daki batılı eğitim tarihinin ilk safhalarında, sömürge yönetimi ve yabancı şirketler, düşük seviyeli insan gücüne ihtiyaç duydular. 1930’larda İngiliz hakimiyetindeki Afrika’da bulunan Cambridge okul sertifikalı genç Afrikalılar, banka yazıcıları, kıdemsiz memurlar, yardımcı yöneticiler, (sayfa: 69) hükümet idarecileri, polis okulu öğrencileri, öğretmenler ve acemi kilise papazları olarak büyük iş taleplerinde bulundular.

1940’larda ileriyi gören bazı şirketler, düşük seviyeli idari işler için Afrikalı kişiler alıyordu; fakat eğitim sistemleri bu taleplere ayak uyduramadı. Kenya Mombasa’da, 1948’de orta okulu bitirdiğimde, okulumun İngiliz müdürü bana, çokuluslu bir Hollanda şirketinde iş buldu. Hollandalı patronlarım, beni bir yardımcı-yönetici olarak yetiştirmek istiyorlardı; fakat bu sırada ben, üçüncü derece bir Cambridge okul sertifikasından daha fazla bir şeye sahip değildim, İki aylık deneyimden sonra patronlarım, benim, ne bir yardımcı-yönetici olmak için yeterli batı eğitimine ne de bu açığı kapatacak olgunluk ve tecrübeye sahip olmadığıma karar verdi. Bu açık isteksizlik sonucunda Hollandalı şirket, maiyetindeki genç Afrikalı kadronun işine son verdi. Tecrübem gösteriyor ki bu kimseler yerel insan gücü aramaya başlayan daha hassas yabancı firmalar olarak, batı tarzına göre eğitilmiş elemanlar istiyorlardı. Daha yüksek mevki için, daha yüksek batılı eğitim seviyesi gerekliydi. Çok geçmeden en yüksek idari mevkiler, asgari düzeyde, bir fakülte mezuniyeti derecesi isteyecekti. Komik olan şu ki, batılı eğitimin Afrika’daki batılı yatırım için önemi, Afrika milliyetçiliğinin gelişimiyle arttı. Batılı eğitim yerel milliyetçiliğin canlanmasına yardım etti ve milliyetçiler, yerel fabrikaların kurulmasını istedi. Fabrikalar kuruldu, insan gücü ihtiyacı fazlalaştı. Buna karşın Afrika’daki çokuluslu şirketler, yerel pazarları bilen ve bölgesel düşmanlıklar arasında tampon olabilecek yerli yöneticiler kullanmanın avantajlarını keşfettiler ilk olarak.

Milliyetçiler, mesleklerin çoğunun mümkün olduğunca Afrikalılaştırılmasını talep etti ve çokuluslu şirketler, yerel halkı, daha yüksek görevlere atamaya zorlandı. Yönetici masalarının arkasındaki yüzleri, artık Afrikalılar oluşturuyordu ve şirket idare üyeleri oy birliğiyle kabul edilmiş Afrikalıları da kapsıyordu. 1940’larda bulunması zor, batılılaştırılmış yerel (sayfa: 70) insan gücü, Afrika üniversitelerinin, yerel personeli batılı biçimlere göre sosyalize etmeyi başarması nedeniyle, bollaştı. Bu görevin başarılı bir şekilde yerine getirilmesinde üniversiteler ekonomik bağımlılığın pekiştirilmesine hizmet etmiş oldular.

Kültürel ve ticari kuruluşların birleştiği ikinci saha, pazarların batı tüketim malları için genişletilmesiydi. Konserve yiyecek maddeleri, kol saatleri, sabunlar, kozmetikler, kasetler, kasetçalarlar, hazır giyim maddeleri, çimbiçiciler, reçel ve marmelatlar, radyo ve televizyon setleri, deterjanlar, sigaralar ve keten bezleri- bu tüketim mallarının bazıları yerel olarak üretiyordu, fakat yerel mamullerin çoğu çokuluslu şirketlere bağlıydı. Bu arada, Afrika’daki bölgesel pazarlara göz dikmiş yabancı sanayileri cezbeden Kenya gibi Afrikalı “orta ülkeler” de vardı. Kenya’da üretilen mallar, Tanzanya, Uganda ve Zambiya’ya ihraç ediliyordu.

Batı tüketim mallarına hizmet eden bir pazarın gelişimi, kısmen de batı değerlerinin yayılımına bağlıydı. Batı zevkleri ve yaşam biçimleri, reklamlar, dergiler, filimler, televizyon ve bireysel numuneler aracılığıyla yaygınlaştı. Fakat Batılılaştırmanın asıl başarısı, batının ve kendi toplum liderlerinin ilk elden takipçileri olan eğitilmiş ve yarı eğitilmiş Afrikalıların her şeyleriyle toplumsallaştırılması oldu. Afrika kültürünün bazı yönleri, batıyı taklide teşvik edilen yerel liderleri güçlendirdi. Çünkü Afrika kültürü, geleneksel olarak kollektivist olmuş ve yüz yüze ilişkiler çerçevesinde tertip edilmiştir; prestij ve akrabayı methetme, pek çok Afrikalı için istisnai bir öneme sahiptir.[5] İletişimin, yüksek tirajlı gazete ya da dergilere bağlı olmadığı şifahi bir toplumda, nam salmak, gösteriş, hamilik ve misafirperverlik ile elde edilirdi. Avrupai yaşam tarzının, toplumsal prestij ölçüsünün parçası haline gelmesiyle, Batı tüketim mallarının hizmetindeki pazar- eğitilmiş Afrikalıların da ayak uydurmasıyla- daha da yaygınlaştı. Mercedes ve ithal maden suları gibi müfrit harcamaların zeval bulması mümkün iken, tahsilli Afrika elitin kolay kolay terk etmeyeceği batılı yaşama biçiminin diğer yönleri (hala) mevcuttur. (sayfa: 71)

Önceleri Uganda-Makerere Üniversitesindeki Ekonomi Bölümü’nde bulunan Irving Hershenberg, mevcut durumu, çokuluslu firmaların Uganda üzerindeki etkisini ele alırken tespit etmişti: “Çokuluslu yabancı şirket ile ekonomik açıdan gelişmemiş ülke arasındaki ilişkinin en muazzam yönü, çokuluslu şirketin, yerli insanları metropolitan merkezin kural ve değerlerine göre sosyalize edebilmiş olmasıdır. Bunun pratikteki anlamı, siyah Ugandalılara, terbiyeli bir İngiliz gibi davranmaları gerektiği düşüncesinin belletilmesidir. Bunlar böylece, onların önemli başvuru kaynakları haline gelir.”[6]Bu bağlamda batılılaştırılmış insan gücünün ve çokuluslu pazarların üreticileri olarak Afrika üniversiteleri, önemli bir rol oynamıştı. 

 

Kültürel Dış Vekalete Doğru

Bağımlılığın ortaya çıkardığı tüm bu durumlar nedeniyle, adamakıllı bir kafa yormaya ihtiyacımız var. Açıkçası üniversitenin yeri Afrika’dır; modernizasyonun da öyle. Modernizasyon süreci, üniversite de dahil, batı-tipi eğitim müesseselerinin kurulmasıyla desteklenmiştir. Modernizasyonun bütünüyle ortadan kaldırılmadan, dekolonize edilip edilemeyeceği sorunu, bir kez daha çıkıyor karşımıza.

Bu sorun büyük ölçüde, gelişmenin ne olduğuyla ilgilidir. Aslında gelişmeyi, üçüncü dünya içerisinde, bağımsız modernizasyon olarak tanımlayabiliriz, işte Afrika toplumlarının başına musallat olan denklem budur. Hayat standartlarını yükselten, çocuk ölümlerini azaltan, cehalet ve hastalıkları önleyen ve insanoğluna ve çevresine ait bilgileri arttıran değişiklikler, modernizasyonun geliştirilmesine yardım ettiği şeylerdir. Bu değişimler devam ettirilmeye layıktır. Fakat modernizasyon yerel bağımsızlığı kısan, kendine güveni sarsan ve ortak dünya kültürüne gerçekten yardım edecek Üçüncü (sayfa. 72) Dünya’nın mevcut kapasitesini yok eden yönleri, saf dışı edilmelidir. Modernizasyon kavramı, batılılaşma (westernizasyon) anlayışından uzaklaştırılmalıdır.

Çokuluslu ticari kuruluşlar gibi üniversiteler de dışarıdan aktarıp durdukları şeyleri yeniden ele almalı ve dışarıya olan bağımlılıklarını azaltmalıdırlar. Yetenek ve değerlerle uğraşan bir kültürel kuruluş olarak üniversite kendine şunu sormalıdır: Yerel olarak geliştirilmesi gereken yetenekler hangileridir ve eğitim sistemini hangi değerler beslemelidir? Konumuzla ilgili iki kavram, bu yeniden gözden geçirmeye de uygun düşmektedir; yetenek konuları üzerine yoğunlaşan pratik münasebet ve değer konularına bağlı kültürel münasebet. Birbiri içine geçen bu iki boyutu, analitik açıdan tefrik edebiliriz.

Afrika üniversitelerindeki pratik münasebet etrafındaki tartışmalar, üniversitenin ekonomik ve toplumsal gelişme süreçleri için uygun personel üretip üretmediği konusuyla ilgili olmuştur. Modern tarımda yetenekli halkın yetiştirilmesi konusunda yapılan vurgu yeterli midir? Yoksa, yerel gelişmeden çok Shakespeare üzerinde mi duruyorlar?

Pek çok Afrika üniversitesi yetenekli insan gücü yetiştirecek eğitim merkezleri değil, liberal-sanat kolejleri olarak faaliyete başladı. Teknik derslere karşı besledikleri önyargının bir bölümünü, kendi metropolitan güçlerinden devraldılar. Avrupa’nın büyük bir bölümünde, üniversite seviyesindeki pratik dersler son sırada idi ve çoğu zaman da farklı eğitim kurumlarında bulunuyordu. Üniversiteler salt bilime, yüksek kültür araştırmalarına tahsis edildi. Nijerya’daki Abadan Üniversite Koleji, mühendislik, ekonomi, jeoloji, kamu yönetimi ve hatta öğretmen eğitimiyle ilgili derslerin gerekliliğinin farkına varmadan çok önce Latince, Grekçe, Hıristiyan öğretisi ve Ortaçağ Avrupa tarihi dersleri veriyordu, Uganda’daki Makerere üniversitesi, mühendislik, ormancılık ya da veterinerlik öğrenimini nazar-ı itibara almadan, 40 yıldan fazla sürdürdü mevcudiyetini. (sayfa: 73)

Namdi Azikiwe, Hsukka’daki Nijerya Üniversitesi’nin gelişiminde, tatbiki çalışmaları destekleyen özel bir kolej modeli kullandı. Gana’da Kwame Nkrumah, Kumasi’nin büyük bir teknolojik eğitim merkezi olarak geliştirilmesine yardım etti. Fakat bu tip teşvikler, genelde akademik toplulukların gayretlerinden çok, Afrika hükümetlerinin baskılarıyla yapıldı. Pratik açıdan ilgili eğitimin işlenmesi problemi, uygulamalı mevcut bölüm ve fakültelere eğilme problemini de içerir. Bir tıp okulu için ne tip bir personel yetiştirilmelidir örneğin? Seçkin bir İngiliz tıp profesörü olan Graham Beli, sorunu Nijerya’nın bağımsızlık yılı olan 1960’ta, bir Batı Afrika tıp dergisinde şöyle ifade ediyordu:

“Harcamalar, özellikle halk sağlığı alanında yapılmalıdır. İyileştirici hekimlik, çok idareli olarak kullanılması gereken bir lükstür. Kamuoyu, bir hastaneyi su tedarikine tercih edecek kadar cahildir, İngiliz ve Amerikan tıp okulları, Nijerya ve diğer tropik ülkelerde çalışacak doktorlar için gerekli müfredatı sağlayamamaktadır.”[7] 

Afrika üniversitelerindeki tıp okulları, aslında 1960’tan beri koruyucu hekimlik bölümlerini geliştirmiştir. Fakat okullardaki koruyucu hekimlik, ayrı kimlikleri nedeniyle birbirlerine hasımlık duyan bir düzine ya da daha fazla bölümün sadece bir tanesini oluşturur. Bazı bölümler arası ortaklıklar ve tropik hastalıklar konusunda önemli çalışmalar varsa da, koruyucu hekimlik, Afrika şartları için hala çok yetersizdir.

Konumuzla ilgili bir diğer sorun, Afrika tıp okullarının sadece geleneksel olarak yetiştirilen ve dünyanın diğer yerlerinde de iş yapabilir doktorlar üretmesi mi gerektiği; yoksa, daha sınırlı bir eğitim programının, kırsal klinikler için büyük sayıda tıbbi pratisyen üretmeye mi tahsis edilmesi gerektiğidir. Geleneksel olarak Afrika üniversitelerinin çoğu kendi “sulandırılmış” standartlarından hoşnutsuzluk duymuşlardır. Hatta, farklı türde tıbbi rütbeler düşüncesi bile, Lusaka’daki Zambia Üniversitesi’nden Kinsma’daki Zaire Üniversitesine kadar dikkate değer bir direnmeyle karşılaşmıştır. (sayfa: 74) 

Mühendislik okulları ya da teknoloji fakültelerine gelince, ara teknoloji konusuna karşı hala bir ilgisizlik var. Bu tip okullar, küçük çaplı ve işgücü ağırlıklı teknolojiler kullanan diğer ülkelerde, bunların Afrika’daki uygulanabilirliklerini ölçmek için deneyler yapabilirler. Fakat metropolitan modeli taklit etme zorunluluğu, bu alandaki ilerlemeye bir kez daha engel olmuştur.

Beşeri bilimlerdeki performans, hep yetersiz olmuştur. Afrika dillerine, müzik, dans ve çok genel olarak da sözlü geleneğine karşı gösterilen kayıtsızlığa atıfta bulunduk. Değişiklikler, bazı alanlarda gerçekleşiyor. Afrika tarihçilerinin çoğu, yeniden bir tarihi yapılanma için gerekli malzemenin sözlü geleneklerde olduğu konusunda hemfikirdirler. Afrika tarihinin, lingüistik deliller, sözlü gelenekler ve arkeolojik bulgular kullanılarak yorumlanması, Afrika’nın tarih yazımında önemli gelişmelere neden oldu. Edebiyat bölümleri ise, sözlü edebiyat çalışmalarında tarihçileri izlemeye başladıkları vakit, performansları daha da etkisiz olmuştur.

Sosyal bilimlerde ise nasıl çalışıldığı değil, ne çalışıldığı konusunda değişiklikler olmuştur. Afrika ve ekonomik gelişme konusuyla ilgili pek çok ders başlatıldı; fakat sözlü geleneğin tarih yazımında kullanılmasıyla ilgili çok az metodolojik yenilik yapıldı. Bazı akademik reformcular, siyasal bilimler ve ekonomi alanlarında, standart batılı tahlillerin yerine, Marksist yaklaşımları koydular; fakat Marksizm, radikalliğine rağmen, aynı zamanda batıya ait bir gelenektir ve Afrikalı bilim adamları tarafından sorgusuz sualsiz kabul edilmesi, daimi entelektüel bağımlılığın bir çeşidini gösterir. Afrikalı ilim adamları, yabancı metodolojileri, Afrika toplumlarına özgü şartlara uydurmak için köklü bir şekilde değiştirmedikçe, kültürel dış- vekalet yolundan, bir adım bile öte gidemeyeceklerdir.[8] 

Çoğu kişi Afrika’daki zorluklar için dış güçleri suçlarken çözümleri de dışarıdan almaya devam eder. Ugandalı toplum felsefecisi Okot P’Bitek’in dediği gibi:

“Kolonyalistleri, (sayfa: 75) emperyalistleri ve neo-kolonyalistleri suçluyoruz; hem Moskova hem de Pekin’den gelen komünistleri suçluyor ve temsilcilerini kovuyoruz. Amerikalıları ve CIA’yi suçluyoruz... Tezat olan şey, yabancı ‘uzmanların’ ve barış dostlarının, ülkeye beyaz karıncalar gibi üşüşmesi. Ekonomik ‘danışmanların’, askeri ‘danışmanlar’ ve güvenlik ‘danışmanlar’ının liderlerimizin etrafını kuşatıvermesi.”[9] 

Okot P’Bitek bu tutumları eleştiriyor ve şunu söylüyor:

“Kendi toplumsal hastalıklarımızın çoğu yereldir; sorunlarımızın başlıca çözüm kaynağı yerlidir. Bunların kökleri toplumsal düzendedir. Temel çözümler, ithal edilemez; bunların, özel alanlar için geçerli kaynakların yeniden düzenlenerek ele alınması gerekir.”[10] 

Benim kendi görüşüm, P’Bitek’in konumuyla, eleştirdiği tutumlar arasındadır. Aslında kültürel bağımlılığın en kötü biçimi, tüm bozukluklar için dış güçleri suçlayıp çözümleri de dışarıdan aramak olan bu çifte bağımlılıktır. Gerçekte Afrika’ya ait problemlerin çoğu yereldir; fakat dış güçlerin yarattığı sorunlar da vardır. Bu Afrika problemlerine önerilecek bazı çözümler, dış ortaklıkları ya da tüm dünyada görülen değişiklikleri gerektirebilir; fakat çoğu, Afrika’nın kendi içerisinde bulunabilir.

Eğitim sistemlerini, Afrika toplumlarının kendi problemlerini çözmede daha büyük pay sahibi yapabilecek şekilde değiştirmeye karşı gösterilen isteksizlik, kültürel bağımlılığın en müzmin yönlerinden birini oluşturmaktadır. 

 

Üç Gelişme Stratejisi

Afrika’nın gerçek gelişimi, modernizasyonunun sömürgeden kurtarılmasını gerektiriyorsa, üç büyük stratejiyi de gerektiriyor demektir, İlk strateji, modernizasyonun mahalli kültürel ve  ekonomik ihtiyaçlara uyarlanması için bir teklif olan modernliğin (sayfa: 76) (modernity) yerlileştirilmesiyle ilgilidir. İkincisi, çağdaşlığın kültürel muhtevasının çeşitlendirilmesini içerir.

Bu yaklaşıma göre, bir Afrika kuruluşunun başvuracağı referans grupları, diğer Afrikalı olmayan medeniyetleri de içerecek şekilde Batı’nın ötesine geçecektir. En iddialı strateji belki de üçüncüsüdür: Bu, Afrika’nın bizzat Batı medeniyetine yönelik bir karşı nüfuz girişimini ihtiva etmektedir, İlk iki strateji kısa sürede uygulanabilir, üçüncüsü ise çok daha coşkulu bir çabayı gerektirmektedir. 

 

Yerlileştirme Stratejiği

Afrikalı eğitim kurumları, eğitilmiş insan gücü üretimi, yeni tabakalaşma biçimlerinin oluşturulması ve batılılaşmanın ve modernizasyonun hızlandırılması süreçlerinde Batı’nın Afrika dünyasını etkileyip değiştirmesi için büyük vasıtalar olmuşlardır. Üniversiteler adeta, Batı medeniyetini yücelten kurumlar olarak tanımlanmıştı. Afrika toplumları, bu tanımı değiştirmek için, kendi eğitim sistemleri üzerinde etki sahibi olmalıdırlar. Shakespeare’i ve hatta Nijeryalı oyun yazarı Wole Soyinka’nın bir oyununu temsil için köylere gezici tiyatrolar göndermek, bir Afrika üniversitesi için yeterli değildir. Üniversite dışı hocalar için bölümler ve ek hizmet servisleri açmak da yetmez; mamafih bunlar, yeteneklerin geliştirilmesi ve kırsal topluluklardaki sosyal bilincin yaygınlaştırılması için kullanılabilir. Makerere’deki pek çok hoca gibi ben de, Uganda’da yürütülen milli siyaset nedeniyle, kırsal okullardaki ve yerel topluluklardaki öğrencilere hitap etmek için zor yolculuklar yaptım. Fakat bu tip çabalar, köylerdeki halkın deneyimlerinin artmasına katkıda bulunurken, toplumsal etki hala tek taraflıdır.

Sömürgeleştirmeye karşı modernliğe yönelik ilk iş, toplumun üniversite siyaseti üzerindeki etkisini, batınınkiyle dengeleyebilmektir. Somut ifadelerle, bu nasıl gerçekleştirilebilir? Afrika eğitim sistemlerinin yerlileştirilmesi için, üç büyük alanın yeniden ele alınması gerekir: Üniversiteye giriş şartları (sayfa: 77) ve bunların ilk ve ortaokul müfredatına uygulanması, fakülteye giriş ölçüsü ve üniversite organizasyonu.

Üniversiteye giriş şartları, yerel konulara ağırlık verecek şekilde yeniden düzenlenmelidir. Aynen Batı fakültelerinin giriş için Latince’yi istemeleri gibi, bir Afrika dilini yeterli derecede bilmek de resmen istenmelidir. Afrika tarihi, edebiyatı ve toplumsal ve kültürel antropolojisiyle ilgili bazı bilgiler de üniversiteye giriş için şart koşulmalıdır; bu konulardaki zorlu imtihanlar onların ilk ve ortaokul seviyesinde gördüğü eğitimi ilerletmelidir. Aynı şekilde, Afrika dans ve müziğine, iktidardaki misyonerlerin hassaslıklarına kulak asmadan, üniversite öncesi eğitimde yeni bir meşruluk kazandırılmalıdır.

Yerel kültürlere yönelme, üniversitedeki fakülteye kabul ölçüsünü de etkileyecektir. Tüm öğretmenler resmi unvanlara sahip olmalı mıdır? Ya da, fakültenin başka ölçülere göre belirleyebildiği uzmanlık alanlarının bulunması gerekir mi? Örneğin, Afrika dillerini sadece konuşmayıp, linguistik özelliklerini de bilen, sertifikasız uzmanlar var. Bir Amerikan üniversitesinde, bu alandaki resmi unvanlılardan çok daha üstün bir biçimde Swahili dilini yıllarca öğreten bir Kenyalı tanıyorum. İleri bir dereceye (rütbeye) sahip olmadığı için, Amerika’da memuriyet elde etmeyi ya da okutmanlık üstü bir mevkiye gelmeyi umut edemedi hiçbir zaman. Kenya’ya döndüğünde, üniversite aynı standartları uyguladı ve onu bir hoca olarak atamayı düşünmedi. Fakat aynı üniversite, resmi unvan sahibi, kendini 20-30 yıldır göstermiş Kenyalıya nazaran belirli Afrika dilleriyle daha az içli dışlı bir İngiliz Swahili okutmanını tayin etti.

Bütün bunların anlamı, üniversiteye giriş ölçüsünün hem resmi unvanları hem de -uygun olduğu yerlerde- yerel kabiliyetleri içerecek şekilde genişletilmesi gerektiğidir. Sosyoloji fakülteleri, sözlü geleneklerde uzman olmuş kişileri alabilir; tıp bölümleri hastalıkların tedavisinde tabii bitkilerin kullanımlarını anlatan dersler verebilir ve hatta, kırsal bölge doktorlarının (sayfa: 78) eğitiminin bir bölümü olarak, sihir ve büyücülüğün tıbbi yönlerini inceleyebilir. Tarih, edebiyat, müzikoloji, felsefe ve dini araştırmalar bölümleri, fakülteye girişi, batı kuruluşlarında saygı gören kişilerin yanısıra, yeteneklere göre de belirleyebilirler.

Dahası, üniversitenin yapı ve organizasyonu, Afrika’nın ihtiyaçları doğrultusunda tetkik edilmelidir. Geleneksel batılı disiplinlere ek olarak, bir yandan, tarım, antropoloji ve kırsal koruyucu hekimliği içeren bir Kırsal Araştırmalar Okulu, öte yandan da, şehir ve ülke, iş göçleri, etnik birlikler, krimonoloji ve şehir koruyucu hekimliği arasındaki ilişkilere karşı duyarlı bir Şehir Araştırmaları Okulu’na ihtiyaç vardır. Bu diziye, Sözlü Gelenek ve Tarih yazımı, Diller ve Sözlü Edebiyat ve Din ve Büyü Okullarının eklenmesi de mümkündür.

Eğitimin toplumdaki rolü de incelenmelidir. Julius Nyerere Tanzanya’da, bir ülkenin eğitim sistemi ile halkının ekonomik talepleri arasındaki bağı görmüş ve bundan dolayı da Tanzanya eğitim sistemini köklü bir şekilde değiştirmek zorunda kalmıştı. (Bu makale yazılırken, Darüs-Selam Üniversitesi, ürettiği insan gücünün ve aktardığı değerlerin türünü değiştirmek için yeniden organize ediliyordu. Eğitime kabul şartlarında yapılan motivasyonun ve zihni yeterliliğin değerlendirilmesi gibi değişiklikler, bu akademik ders yılında denendi.) Tanzanya, kendi çokuluslu kültürel teşekkülünün yerelleştirilmesi gerektiğinin farkına varmıştır. 

 

Çeşitlendirme Stratejisi

Sömürgeleşmeyi önleyici bir modernlik için ikinci strateji, modernliğin kültürel muhtevasının çeşitlendirilmesini içerir. Bu yaklaşım kısmen, şu faraziye dayanır: Ekonomik açıdan bir ülkeye bağlı olmak, çok sayıda ülkeye bağlı olmaktan daha büyük bir risktir; kültürel açıdan yabancı bir velinimet, birkaçından daha baskıcıdır. Bir kişinin hakimiyetine girmek, açıkça köle olmaktır; birbirine karşı oynayabilen çok sayıda efendiye ait olmak, özgürlüğün başlangıcı olabilir. Kültürel açıdan, bir (sayfa: 79) dış kaynağa güvenmek, kesin bir bağımlılıktır; çeşitli dış medeniyetlere güvenmek ise bağımsızlığın başlangıcı olabilir.

Bununla beraber Afrika geleneklerini Batıdan gelen şeylerle birleştirmek, üniversiteler için yeterli değildir. Çifte bir işlem uygulamalıdır: Toplumun, üniversitenin karşılıklı etkisine izin vermesi yoluyla, yaygın bir Afrikalılaştırma ve eğitimdeki yabancı payına, daha az Batı merkezli ve insanlık mirasının diğer yönlerine karşı daha duyarlı hale gelmesi yoluyla, yaygın bir milletlerarasılaştırma. Hepsinden önemlisi Afrikalı üniversitelerin diğer medeniyetlerin deneyim ve kültürlerini ciddiye almasıdır. Eğitim sistemi sadece Avrupa ve Afrika değil, aynı zamanda Hindistan, Çin ve çok daha önemlisi İslam medeniyeti üzerine odaklaşmalıdır. Arapça, Afrika’nın konuşulan en yaygın dili olmasına rağmen, Sahra’nın güneyindeki Afrika okullarında ve hatta Arapça konuşulan bölgelere sınır ya da büyük sayıda Müslüman vatandaşa sahip ülkelerde bile çok az ilgi görmüştür. Çin üzerine yapılan çalışmalarda, bazı siyaset bilimi bölümleri Mao’yu inceler; fakat Konfüçyüs’ten hala habersizdirler.

Kültürel çeşitlenme, üniversitenin ihtiyaçlarını ve yeni derslerin verilmesini ihtiva edecektir. Bağımlılık, Afrikalı okul çocukları arasında kısmen Batı bilimi korkusundan kaynaklandığı için, daha lise seviyesinde bilim tarihi verilmelidir. Batı dünyasının prestiji, bunun farkında olan bir kıtada, batının bilim ve teknikteki liderliğinden ileri gelmektedir. Son üçyüz yıldır devam eden batı liderliğindeki batılılaşma ve bilim, artık bazı genç Afrikalılar arasında eski itibarını kaybetmiştir. Batının bilimsel üstünlüğüne reaksiyon olarak bazı Afrikalılar, çareyi zenciliği yüceltmede buldular. Zenci hareketi lideri ve Senegal Devlet başkanı Leopold Senghor, bilimin yerine, Afrika’nın manevi ve duygusal telakkilerini, “dünyaya karşı duygusal tutumlarını” öne çıkarmıştı.[11] Bilim tarafından gözleri kamaşmış diğer bazı Afrikalılar da cevabı Marksizm’de aradılar. Çünkü Marksizm, Afrikalılara, Batı’ya karşı başkaldırıyı -bilimsel olmayı kesintiye uğratmadan- kısmen sunar görünmektedir. (sayfa: 80) Siyah milliyetçi (negritudist) kendi mirasını idealize ederek batıya başkaldırır; Afrikalı Marksist ise Batıya alternatif bir “bilimciliği” benimseyerek başkaldırır. Bu durumlar arasındaki uyuşmazlıklar, Afrika okullarının müfredatında gösterilmelidir.

Fakat en az bunun kadar temel bir mesele de, Batı biliminin diğer medeniyetlere ne kadar borçlu olduğudur. Hint vadisinden, antik Mısır’a, Çin imparatorluğundan Ortaçağ İslamına kadar Batı, zihni ve bilimsel velinimetlerini buralarda bulmuştu. Afrika okullarındaki genç çocuklara, bu tarihin çok az bir kısmı anlatılır. Bunların Batı hakkında besledikleri duygu, zihni bağımlılık için bir temel haline gelir. Afrika’nın ortaokul ders müfredatına, bilimi uygun tarihi bağlamında ele alan, insanoğlunun mirasının çeşitliliğini gösteren ve batıya münhasır bir bilimsel tekçilik mitini yıkacak zorunlu bir ders konmalıdır. İlk ve ortaokullarda yapılması gereken bir başka değişiklik, her Afrika çocuğunun asgari üç dil öğrenmesidir -bir Avrupa, bir Asya ve bir Afrika dili. Diğer dil mirasları göz ardı edilirken, birden fazla Avrupa dilinin öğrenilmesine, kısa sürede son verilmelidir.

Dünya kültür silsilesinden örneklerle desteklenerek, üniversite seviyesinde verilecek bir “Büyük Düşünce Sistemleri” dersi, beşeri ve sosyal bilimlerdeki tüm üniversite talebelerine sunulmalıdır. Tüm üniversiteliler, özel branşlarına bakılmaksızın, gerek bir Asya gerekse de bir Afrika dilinde, ileri bir dereceye sahip olmalıdır. Buna ilaveten, seçtikleri dille bağlantılı; fakat zorunlu olmayan bir “Üçüncü Dünya Medeniyeti” dersi de görmelidirler.

Üniversite reformları, Afrika üniversitelerinin tüm bölümlerinde, baskıcı Batı merkeziyetçiliğinden, yaygın Afrikalaştırma ve uluslararasılaştırmaya doğru, köklü bir tutum değişikliği gerektirecektir. Bu geniş çaplı düzenleme, Afrika üniversitesini, hakikaten çokuluslu bir ortaklığa tebdil edebilir. (sayfa: 81) 

 

Karşı Nüfuz stratejisi

Modernliğin yerlileştirilmesi ve Afrika’nın kültürel muhtevasının çeşitlendirilmesi, Afrika’nın bizzat kendisi Batı medeniyetini etkilemediği müddetçe, başarıya tam anlamıyla ulaşmış olmayacaktır. Afrika’da sadece yerlileştirmeyi savunan reformcular var; bunların bazıları tek bir kültürel hakimiyetten yana, fakat dünya kültüründen kaçmak, çoğu kararların tüm insan ırkını etkileyebildiği noktaya çekilmiş bir dünyanın evrensel olayları içerisinde Afrika’nın marjinalitesinin devam etmesine neden olacaktır. Köşeye çekilme ya da bağlantıları bütünüyle koparma işine girişmek, Afrika için boş bir uğraştır. Hızla gelişen bir dünya kültürü var; amaç bu kültürü Batı merkezli olmaktan kurtarmaktır.[12] 

Karşı nüfuz stratejisi, burada elzem hale gelir. Batı kültürünün, Afrika medeniyetlerine bu kadar nüfuz ettiği bir zamanda Afrika Batı düşünce ve değerlerini etkileyebilir mi? Batı, Afrika’nın kültürel etkisinden bütünüyle kurtulmuş değildir. Bugün Afrika’nın ilk oymacılık eserlerinin, Avrupa’ya 1504 yılında bir Portekiz ticaret gemisiyle ulaştığı kabul ediliyor. Afrika’nın el ürünü deri ve belki de altın işleri, Avrupa’ya bu tarihten çok daha önce ulaşmıştır.[13] Afrika’nın; yeni dünyaya kız ve erkeklerin köleler olarak götürülmesi yoluyla caz ve müziğin diğer biçimlerini etkilediği zaten belgelenmiştir. Aynı şey Afrika hikayelerinin diğer ülke edebiyatlarını ve özellikle Amerika’nın güneydoğusunu ve Karayib adalarını etkilemesinde de müşahede etmekteyiz.[14] 

Fakat tüm bunlar söylenip yapıldığında bile, Afrika’nın Batı üzerindeki kültürel etkisi Batının Afrika üzerindeki etkisinden çok daha mütevazi olmuştur. Oransızlık en azından bu yüzyılın sonuna kadar devam edecektir; fakat kültürel alışverişin dengesi eski haline getirilerek kurulabilir. Afrika, karşı nüfuz uğraşısında, müttefiklere ihtiyaç duyacaktır. Kıtanın en tabi müttefikleri, Arap dünyası ve siyah diaspora’dan ibarettir. Araplar bir kıtayı, siyah insanlarla paylaşmakta. Gerçekte (sayfa: 82)de Arapların ve Arap topraklarının büyük bir çoğunluğu Afrika’dadır. Afrika Birliği Organizasyonu, hem siyah, hem de Arap devletlerini içerir. Bu şartları, her iki halkın da avantajlarına göre işler hale getirmek mümkündür.

Arap petrol üreticileri, batıya yönelik ekonomik karşı nüfuzu zaten başlattılar. Faaliyetleri İngiltere’de mülk sahibi olmaktan, Amerika’daki bankaları kontrol etmeye, Batı Alman sanayiindeki kazancı paylaşmaktan, İtalya’ya kredi vermeye kadar uzanıyor. Dolayısıyla Batı, petrol dolarları için istekliyken, batının uzun vadedeki ekonomik bağımsızlığı için endişelidir.[15] Arap petrol üreticilerinin, Afrika’da hükümran bir rol oynayabilme riski de var. Bu zevat, Afrika’da işletilecek çokuluslu şirketler aramaya başlamıştır. Fakat yeni bir emperyalizm riskiyle beraber, Üçüncü Dünya ittifakı için bir fırsat da zuhur etmektedir. Ekonomik güç ve kültürel etki bir kez daha birbirine bağlanabilir. Petrol İhraç Eden Ülkeler Organizasyonu’nun (OPEC) kurulması, geçici olmakla beraber, İslam’ın siyasi dirilişinin habercisi olabilir. OPEC üyelerinin üçte ikisi-ki OPEC’in petrol rezervinin üçte ikisinden daha fazlasını kontrol etmektedir Müslümanlar- bu yüzyıl bitmeden önce Afrikalı Müslümanlar Arapları sayıca geçip İslam’ın liderliğini paylaşmada güçlü bir rakip olabilir. İslami karşı -nüfuz için para, Arap petrol üreticilerinden gelirken, Amerika’daki İslami karşı- nüfuz, kısmen Afrika’nın yerli kültürünün aktarılmasıyla sağlanabilir. Afrikalı Müslümanlar, şu bir kaç on yıl içerisinde, Harlem’de okul ve hastaneler kurup, siyah Amerikalılara İslam’ı tebliğ ederlerse, buna şaşmamak gerekir.

Siyah Müslümanlar, Afrika kültürünün batıya girişi için en az Arap parası kadar önemlidir. Onlar, yirminci yüzyıldaki en zengin ve en güçlü ülkenin vatandaşları olarak, Nijerya’dan sonra, dünyanın en büyük siyah nüfusunu oluşturuyorlar. Siyah Amerikalılar daha da zenginleştikçe, daha az sosyal ve siyasi engellerle karşılaşıp dünya olaylarına daha etkili bir biçimde katıldıkça, etkileri daha da artacaktır.

Afrika üniversiteleri, siyah Amerikalılarla dostluk kurmada önemli bir rol üstlenebilir. Siyah Amerika vasıtasıyla, diğer batı milletlerine yetişebilirler. Afrika üniversiteleri, Afrika’da tahsil için daha fazla siyah Amerikalıyı cesaretlendirecektir. Arap parası burada, ilmi çalışmalar için kullanılabilir. Güney Amerikalı ve Karayibli siyahlar, Afrika üniversitelerine gitmek için, aynı şekilde teşvik edilebilirler. Karşı nüfuzun çeşitlenmeden daha uzun süreceğini unutmamalıyız. Karşı nüfuz, Afrika’nın dünyanın diğer kısımlarının da uygulayabileceği yenilikleri geliştirecek ekonomik ve teknik kaynaklara sahip olmasını gerektirir. Eğer Afrikalılar, yerel kültürler ile, yabancı kültürel, fikri ve teknik imkanlarla beslenmiş eğitim sistemleri arasında gerçek bir işbirliği kurabilirlerse akademik akımların, sadece takipçisi değil, liderleri haline de gelebilirler.

Afrika eğitim sistemi ancak Afrika bağımsız bir yenilik yolu geliştirdiğinde kemale ulaşacaktır. Bağımsızlık, Afrika’nın üç büyük işe girişmesin

Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Makale ÇOK ULUSLU BİR ŞİRKET OLARAK AFRİKA ÜNİVERSİTESİ