Can Çekişen Ahtapot: SÖMÜRGECİLİK


Cemil MERİÇ,  

KIRK AMBAR, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1980
 

Çeşitli Tarifler

“Çağdaş sömürgeleştirme, kalın çizgileriyle, Avrupa ideallerinin ve metotlarının bir yayılışından ibaret” diyor Melvin Knight. “Maşinizmin (makinalaşmanın) başlayışından sonra bu akımı durdurabilecek ciddi ve sürekli bir engel görülememiştir. Bu günkü ileri aşamada ana problem, toplumdaki eski düzenlerin esas unsurlarını ani bir değişikliğe karşı korumak olsa gerek.”

Demek ki sömürgeleştirme, Avrupalılaştırma davasının bir başka yönüdür. Zaman zaman kanlı ve karanlık, zaman zaman sinsi ve barışçı bir yönü. Tarihimiz de, dilimiz de sömürgeciliğe yabancı. Aşağıdaki sayfalar bu kaypak mefhuma aydınlık getirmeye çalışacaktır.

Lügat, kolonizasyon ile kolonyalizmi birbirinden  şöyle ayırıyor:

Kolonizasyon, bir oluşu belirtir. Kolonyalizm, bir doktrinin, hiç değilse fikri ve hissi bir tutumun adı. Irk, kavim, iktisat, siyaset ve ahlak gibi sebeplere dayanarak sömürgeleştirmeyi ve onun yol açtığı durumu haklı çıkarmaya çalışır”.[1] 

Kolonyalizmi daha geniş olarak tanıyalım. Başlıca kaynağımız 1956 da yayımlanan İktisadi İlimler Sözlüğü.

Kelimenin kesin olarak köklerini tayin etmek güç? Sanıyoruz ki ilk defa olarak sistematik bir tarzda kullanılışına kolonyal yayılma politikalarının muarızları arasında ve bilhassa ondokuzuncu asrın ikinci yarısındaki sosyalistlerde rastlanmaktadır. Marx, kelimeyi bir çok kereler -özellikle Kapital de- kullanmıştır. Kolonyalizm, Marx’a göre, Avrupa ekonomisinin gelişmesinde kapitalizm öncesi döneme has bir vakıa.

Kelime Marx’dan sonra çeşitli yazarlar tarafından sık sık kullanılmıştır. (sayfa: 289) Birbirine hiç de benzemeyen durumlar kolonyalizm olarak adlandırılmış, kelimenin manası oldukça genişlemiştir.

Bununla beraber Kolonyalizm ya vakıanın kendisini, ya bu vakıayı yaratmak veya güçlendirmek amacı güden değer yargılarını içermektedir.

Sorunun iki yönünü de inceleyelim:

1. Hangi durumlarda kolonyalizmden söz edilebilir? Ortada bir kolonizatörle bir kolonize varsa, kolonize kolonizatöre tabi ise. Şüphe yok ki doğrudan doğruya fertler arası münasebetlerde kolonyalizmden söz edilemez. Kolonyalizm denince kastedilen umumiyetle -fakat her zaman değil- farklı ırklara mensup sosyal gruplar arasındaki münasebetlerdir. Kolonizator unsurun etkisi maddi temaslarla, yani kolonizatörleri temsil eden bazı kimselerin kolonize topluluğun içinde bilfiil bulunmasıyla gerçekleşir. Bu da bir göçü gerektirir. Ayrıca kolonizelerin, hiç değilse bazı alanlarda -bilhassa siyasi alanda-, kolonizatörlere tabi olması da şarttır. (Bkz. René Maunier, Sociologie coloniale, 3 yol. Paris Domat).

Ne var ki böyle bir tarif çok çeşitli durumlara uygulanabilir. Bu durumlardan çoğu kolonizasyonun klasik veya tipik biçimleridir. (La-bouret. Colonisation, colonialisme, decolonisation, Paris Larose 1952).

Bu biçimlerin özellikleri şöyle:

«Yabancı bir azınlığın yerli bir çoğunluğa empoze ettiği hakimiyet. Bu yabancı azınlık gerek soy gerek kültür bakımından farklıdır. Soyca ve kültürce üstünlüğünü bir nass olarak ileri sürer. Yerli çoğunluk, iktisaden (matériellement) geridir. Bu hakimiyet mahiyetçe çok ayrı medeniyetleri karşı karşıya getirir. (Georges Balandier, 1951, 1952 Cahiers inter de sociologie). Bu farklar daha çok ekonomik ve teknik alanda görülür. Ama felsefi hatta dini alanlarda da başkalıklar göze çarpar.

Demek ki kolonyalizmin etkisi su veya bu alanda yoğunlaştığına göre çeşit çeşit kolonyalizmlerden söz edilebilir. İktisadi bir kolonyalizm, bir kültür kolonyalizmi, hatta dini bir kolonyalizm.. (Lebrun -Keris, Mort des Colonies? Paris, Le Centrion, 1953).

Demek ki aşırı formüllerle yetinmek hatadır. Mesela Ferhat Abbas’a göre kolonyalizm, bir kavmin başka bir kavme ait toprakları onun rızası olmadan işgal etmesi ve kendi yararına sömürmesidir. Yahut Jules Harmand’ın tarifi: Kolonyal vakıa bir ana kökten çıkan unsurların başka topraklara yerleşmesinden ibarettir. Ana kök sonradan (sayfa: 290) yerleşilen bölgeye kıyasla bir metropol olabilir de olmayabilir de. Çeşitli medeniyetlere mensup sosyal gruplar arasında kurulan münasebetlere umumi bir ad verilir: “hakimiyet münasebetleri”.

Kolonizasyon ile dominasyon aynı şey midir? Filhakika kolonizasyon, kolonizatörün kolonize üzerinde hakimiyet kurmasını gerektirir. Yoksa kolonizasyon sona erer. Yahut sadece maddi anlamda devam eder. O zamana kadar meskun olmayan veya hiç değilse teşkilattan mahrum bulunan bir ülkenin, dışardan gelen bir katkı ile işletilmesi manasına. Kolonyalizm bağımlılık münasebetlerinden yüzde yüz tecrit edilemez (Balandier). Ama sosyal bir grubun sosyal bir gruba karşı bağımlılığını, mahiyeti ne olursa olsun, ne şekilde tecelli ederse etsin kolonyalizm olarak vasıflandırmak da aşırı olur (Bourdet).

2. Doktrinal bakımdan, kolonyalizm sosyal bir grubun -daha genel olarak bir milletin-, dış ülkeler üzerinde hakimiyet kurmak arzusunun ifadesi diye tarif edilebilir. Hakimiyetin hudutları da biçimleri de çok farklı olarak düşünülebilir. Dış ülkelerin kolonizator ülkeden denizle ayrılmış olup olmaması mühim değildir. Demek ki kolonyalizm expansionisme’in[2] veya emperialisme’in tecellilerinden biridir, diyoruz, çünkü bir ülke yalnız koloni kurarak yayılmaz. Hatta bazı emperyalizmler (tarihinin bazı dönemlerinde Cermen emperyalizmi ile günümüzde Sovyet emperyalizmi) kolonyalizmi kabul etmemiş, hatta kolonyalizme karşı savaşmışlardır.

Bir metropolün hakimiyetini dışarıya yaymak arzusu çeşitli sebeplerden gelebilir, çok defa ekonomik sebeplerden. Ama iktisat tek başına her şeyi izah etmez. (bkz. Ch.-André Julien: kolonyal emperyalizm, iktisadi emperyalizmin çeşitli şekillerinden biridir). Kolonyal kök- salışlar, yüzdeyüz siyasi, askeri veya dini, hatta sırf tesadüfi sebeplerden de doğabilir. Yayılma arzusu bazı yazarlar tarafından tamamen hasbi olarak vasıflandırılmakta, bir kavmin başarı veya kazanç gözetmeden giriştiği maceracı zihniyetin bir tezahürü diye damgalanmaktadır. (Priestley et Klnight).

Sırf ekonomik saiklere gelince... Bunlar bazen terakkinin genel icabı diye (mesela Paul Leroy-Beualieu: medeni insanlık nail olduğu refahı da sanayiinin ve sosyal durumunun gelişmesini de büyük ölçüde kolonyalizme borçludur) bazen da özel sebepler (bir milletin kolonilerinde hammadde kaynakları veya mallarına alıcı, nüfus veya sermaye fazlasına alan, kadrolarına iş, deniz ticaretine müşteri, zaman zaman da ucuz iş gücü bulmak) olarak vasıflandırılabilir.

Sebeplerin hepsi bu kadar değil.

Öyle ki kolonyal doktrinlerin modern tarihi (onyedinci yüzyıldan bu yana) (sayfa: 291)  expansion’dan yana olanlarla anti kolonyalistler arasındaki çok defa sert tartışmalarla doludur. Ayrıntılara girmeyeceğiz. Fransa’yı ele alalım... Merkantilizmi savunanlar (bunlar devlet iktidarının chrysoédonique telakkisi ile kolonyalizmi bir birine bağlarlar), daha sonra çok farklı doktrinlere mensup çeşitli yazarlar (Saint-Simon’cu veya Fourier’ci sosyalistler, P. Leroy-Beaulieu gibi liberaller) hep expansioniste’tirler.

Ama aynı akımları (Abbe Raynal’dan ve Jean Babtiste Say’den bazı liberallere ve tabiatıyla çağdaş Marksistlere kadar) kolonyal maceranın hasımlarında da bulmak kabil.

 

Kolonyalizmin İktisadi Yönleri

Sosyal yönleri bakımından, kolonyal vak’anın yorumu önce olayın muhtevasını ele almak, sonra da tayin edici unsurlarını araştırmak, nihayet, neticelerini tahlil etmekle yapılır.

a) Kolonyal tabirini belli durumlar için kullanmak yerinde olur.

Kolonize ülke metropoluna karşı iktisaden bağımlıdır. Koloni dış ülkelerle münasebetlerinde kendi başına buyruk değildir, işlerini metropol aracılığı ile yürütür. 17. ve 18. asırlarda görülen bu duruma “pakt kolonyal” adı verilir. Dayandığı prensip “kolonileri yapan metropollerdir, kolonilerin hikmeti vücudu da metropollerdir”.

Koloniler mallarını başkasına satamazlar, başka yerlerden ihtiyaçlarını karşılayamazlar, yabancı gemi kullanamazlar. Hiç bir zaman yüzde yüz uygulanamamış olan bu rejim, 19. asırda büsbütün terkedilmiştir.

b) Kapitalizm ile kolonyalizm arasındaki münasebetler nelerdir?Kolonyal vak’a şüphesiz ki kapitalizmden öncedir. Acaba kapitalizmle birlikte sona mi erecektir kolonyalizm?

Kolonyalizm klasik biçimi ile tarihe karışmış gibidir. Yazarlar, “acaba kolonyalizmin sonu mu geldi, diyorlar, koloniler öldü mü?”

Çağdaş bir yazar, Jacquel Arnault soruların cevabını kolonizasyonun tarihinde arıyor. Okuyalım:

Bugünkü kolonizasyon ondördüncü asırda doğdu. İki ihtiyacın çocuğudur:En eski çağlardan beri, doğu ile batı arasında önemli mübadeleler oluyordu. Eskiden Doğu ileri idi Batı geri. Batı baharat, kumaş, işlenmiş maddeler, ve ham maddeler ithal ediyordu. Bu pahada ağır,  (sayfa: 292)  yükte hafif eşya, Karadeniz ve doğu Akdeniz kıyılarına kadar kervanlarla taşınıyor, sonra deniz yolu ile yahut tekrar kara yolundan Batı Avrupa’ya aktarılıyordu. Ondördüncü asırda, Türkler Ortadoğu üzerindeki hakimiyetlerini güçlendirdiler. Baharat yolu kesildi.

Bu arada Avrupa’da şehirler ve el sanatları gelişmişti. Beylerin şehir mallarını satın almak için gümüş veya altın ihtiyacı gittikçe artıyordu. Parayı kimden  alacaklar? Köylüden. Köylü de vergisini ödemek için pazara daha çok mal getirmek zorundadır. Ticari mübadeleler yoğunlaşır. Büyük bezirganlar türer.

Artan talebi karşılamak için sermaye lazım. Gerçek bir para susuzluğu Avrupa’yı kavrar. Marco Polo, zengin bir Venedikli tüccarın oğludur. Babasının ticaret işleri için Çin’e kadar uzanır. Seyahatnamesi Avrupalının muhayyilesini kanatlandırır. Altının nerede olduğu anlaşılmıştır artık. Baharat yolu aynı zamanda altın yoludur da. Denizcilik gelişir, yeni silahlar emniyeti daha çok sağlar. Ondördüncü yüzyılın sonunda, Avrupa’nın genç burjuvaları feodal engelleri kırmaya ve emeklerini birleştirmeye muvaffak oldukları ölçüde yeni bir baharat ve altın yolu aramaya girişirler.

Bu işe ilk hazırlananlar Portekizlilerdir. Afrika kıtasını dolaşarak doğu yolunu 75 yılda keşfederler. Hind’e varan ilk Portekizliler, 1503 Ekiminde, oradan bir gemi yükü ile dönerler. Lizbon piyasasında karabiber fiyatlan yarıya düşer. Portekizliler 1516 da Çin kıyılarına  çıkar, 1542 de Japonya’ya. Bu arada, El Mina (Gana) kalesini kurmuşlardır.

Peşlerinden İspanyollar gelir. Akdeniz’deki ticaretlerini korumak için büyük emekler harcadıktan sonra, madem ki dünya yuvarlaktır. Batıya gitmek suretiyle, Doğuyu bulmak kabil diye yola düşerler. 1492 Mayısında Karaib yerlileri Colomb’u keşfeder. Colomb’dan sonrakiler Amerika kıtasını hakimiyetleri altına alır ve korsanlıkla, ticaretle, savaşla ele geçirdikleri Amerikan altınını Batı Avrupa’ya boca ederler.

İspanyol boyunduruğundan kurtulan Hollandalı burjuvalar da Güney yoluna revan olurlar. Endonezya’ya varıp 1609 da ticari müesseseler kurarlar. Geçerken, Portekizlerin El Mina kalesine el koyarlar. Hollanda kolonizasyonundan itibaren koloni anlayışı değişir.

Yeni bir ekonomik nazariye yayılır. Bu nazariyeye göre, bir ülkenin zenginliği, halkının üretimden çok o ülkede tedavül eden altın ve  gümüş miktarına bağlıdır. Demek ki, Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu egzotik ürünleri Avrupa’nın dışından getirmektense (bunun için altın çıkarmak lazım) Avrupa’nın iklimi müsait ülkelerinde üretmeye çalışmak (sayfa: 293) daha doğru olur. Avrupalıların kolonileri, faaliyetlerinin meyvesini metropollerine aktarırlar. Metropol da onlara ihtiyaç duydukları malları satar. Hesap sonunda ticaret bilançosu metropolün lehinde ise amaca varılmış olur. Bu gaye ile, Fransızlarla İngilizler Kuzey Amerika’ya yerleşirler. İspanyollar ve Portekizliler de Güney Amerika’ya yerleşirler. Ama sistem mahiyeti icabı yıkılmaya mahkumdur. Metropol, koloninin gittikçe ihtisaslaşan üretiminin hepsini alamayınca sistem çökmüştür. O kadar da değil, koloni ihtiyaç duyduğu mamul eşyayı bizzat üretmeye veya başka ülkelerden daha ucuz tedarik etmeye başlayınca sistem yine bozulur. İskan kolonileri metropollerinden ayrılırlar (Kuzey Amerika, Latin Amerika, bu arada Küba) veya sistem çözülür (Antiller). 

 

Dünyanın Paylaşılması

Asırlar boyunca, Avrupa’nın tacirleri, bankerleri,  imalatçıları, kısmen kolonilerin kazancı sayesinde Avrupa ekonomisini değiştirmeye çalışırlar. Ondokuzuncu asrın başlarında sanayi şaşılacak bir gelişme kaydeder. Ham madde kaynaklarını ve belli pazarları elde etme arzusu, işçilerin aşırı istismarından doğacak sosyal bir kriz korkusu, milli rekabetler çok geçmeden Avrupa’nın en güçlü burjuvalarını devletlerinin aracılığı ile dünyayı paylaşmak gibi, görülmemiş bir maceraya iterler. Asrın sonunda kutuplar bir yana, bütün dünya parsellenmiştir. Bundan sonra ancak yeniden paylaşmalar söz konusu olabilir. Dünyanın yeniden paylaşılması için yapılan mücadele, dünya çapında çatışmalara yol açacaktır. Çünkü, dünyayı işgal etmek söz konusudur.

Modern kolonizasyon tarihi, kapitalizm tarihinin bir veçhesinden ibarettir. Kolonizasyon gelişmesinin başlangıcından itibaren amaçlarını da vasıtalarını da kapitalist ekonominin ihtiyaçlarına ve karakterlerine uygun olarak değiştirmiştir.

Kapitalizmin üç büyük dönemine (sermayenin birikimi, rekabet kapitalizmi, tekelci kapitalizm) kolonizasyonun üç merhalesi tekabül eder.

İlk dönemde, Avrupalı feodallerin ve bezirganların kolonyal siyaseti. Bu kolonyalizm, şöyle özetlenebilir: Daha zayıf kavimlerin altın ve gümüşlerine el koymak ve başka ülkelerden egzotik maddelerin benzerini temin etmek. Bunun için o ülkelerde ticarethaneler kurmak kafi. (sayfa: 294)   

İkinci dönemde, kolonyal teşebbüslerin amacı, en ileri Avrupa ülkelerinin ihtiyacı olan maddeleri deniz aşırı ülkelerde üretmek, kendi mamul maddeleri ve fazla tarım ürünleri için pazar bulmak, nüfus fazlasını boşaltacak topraklar elde etmek. Daha sonra da sanayileri için gerekli ham madde kaynaklarını sağlamak.

Üçüncü dönemde, kolonyal teşebbüslerin hedefi, yukarıdakilerden başka, ondokuzuncu asır sonundan itibaren sanayi Avrupa’sında kullanılabilir Sermaye için ihraç bölgeleri sağlamak. Kolonilere sahip olmak ve onları işletmek bu sermayelere yüksek kârlar sağlayacaktı. Böylece, dünyanın işgali tamamlanmış olur.

Dekolonizasyonun tarihi, kapitalist sistemin buhranı ve yeni bir sosyalist düzenin doğuşu ile başlar. Bu sistem de bir dünya sistemi olacaktır. Böylece dekolonizasyonun tarihi de sosyalizm tarihinin bir veçhesinden ibaret sayılacaktır. Sosyalizm  geliştikçe, kolonyal sistem de ister istemez çökecektir.

 

Çöküş

1914’de Kapitalizm, rakipsiz olarak dünyaya hakimdir. 1944’te de, 1917’de çöken Çarlık dünyasının büyük bir bölümü istisna edilirse durum değişmemiştir. On yıl sonra Asya siyasi bağımsızlığına kavuşmuştur. 64’lerde de Afrika. Aşağı yukarı yirmi yılda bütün kolonyal sistem sona ermiştir.

Neden?

Önce iç faktörler. Dünyanın fethi nispeten kolay olmuştu. Yenilen ülkeler, yabancı istilayı, silahlarının yetersizliğinden dolayı önleyememişlerdi.

Ama Kolonizasyon, çöküş sebeplerini kendi içinde taşıyordu. Çok geçmeden kolonilerin çıkarları ile metropoldeki imalatçıların çıkarları birbiriyle çatıştı. Bu arada göçen kavimler, ana vatanla münasebetlerini gevşetiyorlardı. Sömürgede doğan nesil, doğduğu ülke ile kaynaşıyordu. Metropol, kolonilerin isteklerini soğuk karşılıyor, bu düşmanlık koloni halkında yeni bir vatanperverlik doğuruyordu.

Bir iskan kolonisinden doğan bu yeni milletlerin ilk tipi ABD, Avustralya, Yeni Zelanda. İkinci tip, Orta Amerika Milletleri, Orta ve Güney Amerika, bu arada Küba.

İlk tipte Avrupa menşeli halkla, yerli halk arasında bir kaynaşma  (sayfa: 295)  olmamıştır. Avrupa kolonları, Kuzey Amerika halkını ya uzaklara sürmüş, yahut da yok etmiştir. Avustralya’da da öyle.

İkinci tipte, İspanyol ve Portekizlerle yerli ahali arasında bir melezleşme söz konusudur. Çünkü medeniyetleri nispeten daha yakındır birbirine.

Kanada’nın durumu ayrı. Avrupa kaynaklı halk Fransız ve İngiliz. İngilizler, askeri, siyasi ve sosyal bakımdan Fransızları alt ettiler. Fransızlar koloni durumuna düştü adeta.

Cezayir’de Fransız kaynaklı ahali de muhtariyet peşindeydi. Ne var ki karşısında kendisinden daha güçlü bir yerli halk mevcuttu, yok edilmesi imkansız bir halk. Yaşayışını sürdüremeyince göç etmeyi tercih etti.

Avrupa iskan kolonileri, iklimce metropollerine benzeyen ülkelerde kurulmuştu. Avrupalılar, başka topraklarda mekan tutamadılar.

Amaçları, bir an evvel koloninin servetini metropol tacirlerine ve bankalarına aktarmak oldu. Burada çözülmenin kaynağı Avrupalılar değil, yerli ahalinin ayaklanmasıdır.

Kolonizasyonun yerleştiği ülkelerde yerli halk, umumiyetle dilleri, faaliyetleri, zihniyetleri farklı bir mozaik gibidir. Ahalinin çoğu kapalı ekonomi halinde yaşar. (Aile veya aile grupları). Bu gruplar yabancı bir otoriteyi kabul eder veya ona boyun eğerken, köy ekonomisi hakim vasfını korur. Netice olarak kavimler birbirlerinden ayrı yaşarlar, dilleri hep ayrıdır.

Ne var ki kolonizatörlerin iktisadi faaliyetleri yollar ve taşıma araçları olmadan gerçekleşemez. Bunları kurmak için yerli halkın yardımına muhtaçtır, iş gücü lazımdır. Bu faaliyetler babadan kalma ekonomiyi alt üst eder. Birbirlerinden ayrı yaşayan ahali ilk defa karşılaşır. Metropol, kendi savaşları uğruna yüz binlerce genci silah altına alır. Bunlar birlikte yaşar, birlikte ölürler. Sağ kalanlar ülkelerine donup köylerine dağılınca yepyeni bir zihniyet kazanmışlardır.

Kolonizatörler, bütün arzularına rağmen hakim oldukları ülkeleri tek başlarına yönetemezler. Yerli kadrolara ihtiyaç vardır.

Böylece yerli köylülerin yanında yerli bir burjuvazi gelişir. Çıkarları az çok metropoldekilerle aynı olan bir burjuvazi. Mahalli aristokrasiden, müreffeh köylülerden, memurlardan gelen entelektüel bir tabaka, çok geçmeden kendi değerinin şuuruna varır. Tarım veya sanayi proletaryası ile birleşen bu entelektüeller yeni bir zihniyet yaratırlar. Hele kolonizatörler, işlerini kolaylaştırmak için kalburüstü halka kendi (sayfa: 296)  dillerini öğretmişlerse... Gana direnişinin dili İngilizce oldu. Fransızca, Afrika Demokratik Birliği’nin ve Cezayir FLN Hareketi’nin.

Kısaca bu ülkeler, Avrupa dilleri sayesinde kader ve menfaat birliklerinin şuuruna vardılar. Baskı ve şiddet politikası, milliyetçiliği mayalandırdı. Bütün aşiretleri kucaklayan yeni bir vatanperverlik.

Millet denen sosyal birlik Batı Avrupa’da onsekizinci yüzyılda ortaya çıktı, Orta Cağa kadar hakim olan feodal sistemin ağır ağır çözülüşü bu yeni topluluğun doğuş sebebidir.

Feodal birlik, yani fief, kendi kendine yetiyordu. Fiefler arasında mübadeleler oluyordu ama, arızî idi bunlar; olmasa da toplum ayakta durabiliyordu. Yeni teknik gelişmeler (yel değirmeni, su değirmeni, izabe fırınları) genelleşti. Üretim gücü arttı. Yeni üretim araçlarını çalıştırmak ve üretime pazar bulmak lazımdı. Fief, lüzumundan fazla küçük bir iktisadi birlik haline geldi. Zaruretler, feodal duvarları yıktı. Bu yıkılış, üretim araçlarında yeni gelişmeler gerektirdi.

Mübadeleler gittikçe genişleyen alanlara yayıldı. Yeni bir coğrafi iş bölümü kuruldu. ülkenin çeşitli bölgeleri, ortak pazarlarda toplandılar. Yerli konuşmalar yavaş yavaş silindi, lehçelerden biri yeni sosyal birliğin dili oldu.

Ortak ekonomi, ortak dil, genişleyen yeni sosyal alam tek birlik haline getirdi. Bu birlik, ortak iktisadi ve siyasi çıkarların temelini yarattı.

Asırlarca süren bu gelişme yeni bir şuur oluşturdu: Milli şuur.

Kolonilerden doğan millet tipleri bu örneğe tıpatıp uymaz. Daha çok yabancı müdahalelerin eseridir. Eseridir ama, sömürge halkında milli şuur uyanır uyanmaz, yabancı hakimiyetine karşı direnme başlar. 1917’den sonra iktidara geçen sosyalizm, kapitalizme karşı savaşında, sömürge halklarından faydalanmak ister. Demek ki sömürgeciliğin mezar kazıcısı olarak çağımızın iki büyük ideolojisi el ele vermiştir: Milliyetçilik ve sosyalizm.

Ne var ki Avrupa çıkarından vaz geçmemiştir. Sömürgecilik daha sevimli, daha yumuşak, daha sinsi bir hüviyetle yaşamaktadır: Kültür sömürgeciliği. Bir kelimeyle çağdaş sömürgecilik, Avrupalılaştırma davasının bir diğer çehresidir. (297) 



[1] Koloni kelimesini her rastlanılan yerde sömürge diye çevirmek yanlıştır. Nitekim eskiden müsta’mere karşılığı kullanılmıştı. Müstamere, imar edilen yer demek. Filhakika tarihin ilk çağlarında bir imar hareketi söz konusudur. Daha sonra müstemleke tabiri ortaya çıktı. Sömürge, kolonyalizme karşı doğan tepkinin, öfkenin ilham ettiği bir karşılık.Kolonyalizm, geçen asrın sözlüklerinde yoktur. Kelime yirminci yüzyılda yerleşmeye başlamıştır. Mefhumu bütünüyle tanımak için türevlerini teker teker incelemek en emin yol. 
Kolon: (XIV. aır). Latince colonus, colone'den; ekip, biçmek.1. Ortakçı, yarıcı. Roma İmparatorluğu sonunda, orta çağda: Ekip biçtiği toprağa bağlı olan, hür olmayan kişi. Orta çağda kolonların durumu, toprak kölelerinkinden (serf) daha iyi idi. Geniş anlamda, tarımla uğraşan herkes, çiftçi.2. Bir koloniye yerleşen, bir koloniyi işleten kimse. Amerika’nın ilk kolonları. Geniş anlamda, kolonilerde doğan, kolonilerde oturan kimse. Zıddı; metropolde doğan veya oturan kimse. 
Kolonyal: Kolonilere ait: Kolonyal yayılma, kolonyal rejim, kolonyal hukuk, kolonyal banka, kolonyal emtia-tahıl, kolonyal ürünler. Kolonilerden gelen. 
Koloni: 1. Bir ülkeden kalkıp başka bir ülkeye yerleşmeye, başka bir ülkeyi işlemeye giden insanlar topluluğu. 2. Kolonların yasadığı yer. 3. İşgal eden ülkenin hakimiyeti altına girmiş yabancı bir ülkede bir milletin kurduğu teşkilat. 4. Tarım kolonisi: Yerlilere iş sağlamak, tutukluları (çalıştırmak için kurulan kırsal işletme. Ceza kolonisi: Genç suçlular için kurulmuş müessese. Mecburi çalışmaya mahkum edilmiş kimselerin cezalarını çektikleri koloni toprağı. Tatil kolonisi: Köye tatil yapmaya giden kentli çocuklar topluluğu. Koloninin tersi metropol, fert.
Kolonize: Kolonlar yerleştirmek, bir ülkeyi koloni yapmak, kolonileştirmek.
Kolonizasyon: Kolonileştirme. Avrupa’nın Amerika’yı kolonileştirmesi. 
Kolonizator: Kolonileştiren. (Bkz. Paul Robert). Bloch ile Wartburg, kelimelerin Fransızcıya giriş tarihlerini söyle sıralar: Kolonyal, 1787. Kolonize, 1798. Kolonizasyon, 1798. Kolonizator, 1835. Kolonizabl, 1845. Ayno lügatte Kolonyalizm kelimesine yer verilmemiştirHançeri’nin lügatinde Koloni, kolon... mefhumları göç, göçler, karargah... kelimeleriyle karşılanmaktadır. Şemsettin Sami'de ise müstamere, istimar, muhacir, müstemleke kelimelerini buluyoruz.
[2] Yayılma siyaseti.
Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Deneme Can Çekişen Ahtapot: SÖMÜRGECİLİK