Kuzey Kafkasya Üzerine Düşünceler

Sunuş

 Elinizdeki kitap, 1926-1939 arasında Kuzey Kafkasya bağımsızlık mücadelesinde önemli roller yüklenen bir mülteci teşkilatı olan “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” (KDHP) periyodiklerinde yer alan bazı yazıların sadeleştirilerek bir araya getirilmesi ile oluşturulmuştur.  

Kuzey Kafkasya’nın Bolşevik Rus hegamonyasına sokulması sürecinde yurtdışına çıkan bir Oset aileye mensup bulunan Balo Bilatti tarafından kaleme alınan bu satırlar, onun çağdaşlarından hayli farklı profile sahip olduğunu da göstermektedir.  

Mücadele arkadaşlarının birçoğu gibi mühendislik formasyonu almasına rağmen, Balo Bilatti, 1928 sonbaharında vefat eden ünlü politik mülteci Ahmet Tsalıkkatı’nın ardından KDHP hareketinin kuramsal zeminiyle ilgilenen başlıca sima olarak dikkat çekmektedir. Dönemin batı sosyolojisini ve siyasi akımlarını olduğu kadar, köklü felsefi ekollerini de yakından takip eden Bilatti, Kuzey Kafkasyalı mülteciler arasında 1930'lu yıllarda düşünsel arkaplanı en güçlü siyasi kişiliklerden biri halinde karşımıza çıkmaktadır.   Gerçek ve takma adlarla bir çok yazıya imza atan Balo Bilatti çeşitli platformlarda “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi”ni temsil ettiği gibi (1), 1935’ten itibaren Sovyet Rusya mahkumu milletlere mensup mülteci teşkilatların bir üst organizasyonu olarak faaliyet gösteren “Promethe Birliği”nin yönetiminde de bulunmuştur. Balo Bilatti, “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi”nin bazı zaruri sebeplerle “Severnıy Kavkaz” dergisiyle eşzamanlı neşrettiği Türkçe-Rusça dergilerden olup, ilk sayısı ve Mayıs-Haziran 1938’de birleşik sayı halinde çıkan “Prizıv”in yöneticiliğini de yapmıştır.  

Almanya’nın Polonya’yı işgalinde M. Said Şamil, Ayaz İshaki, M. Emin Resulzade, Edige M. Kırımal, Mirza Bala, Ali Azertekin gibi Promethe liderleriyle birlikte, Polonya hükümetinin tahsis ettiği iki araba ve koruma grubu eşliğinde 6 Eylül 1939'da Varşova’dan ayrılarak 17 Eylül 1939 günü Romanya’ya geçmiştir.  I

I. Dünya Savaşı’nı takip eden dönemde Alihan Kantemir ve Ahmet Nabi Magoma ile birlikte “Kavkaz” dergisinin yayınlanmasında rol oynayan Bilatti, yerleştiği ABD’nde “Kafkasya” (Der Kaukasus) ve “Birleşik Kafkasya” (Vereınıgtes Kaukasien) dergilerinin temsilciliğini yapmış; 1970 yılında yaşama veda etmiştir.

Kitapta yer alan yazılar, Bilatti’nin KDHP periyodiklerindeki birçok çalışması içinde birbirini tamamlayan nitelikteki yazılarıdır. Doğal olarak, kaleme alındığı dönemin izlerini taşıyan “Milli Hareketlerin İdeolojik Esasları” (2), “Federatif Devletin Esasları” (3), “Millet ve Dil” (4) ve “Milli Merkeziyetçilik” (5) başlıklı bu çalışmalar, onun temel ilgi alanında yer alıp, farklı süreçleri içeren “devlet kurma” ile “toplum kurma” sorunu çerçevesinde kaleme alınmıştır.   

Birleşik Kafkasya Hareketinin tarihsel gelişimi üzerine yapılan çalışmalara önemli katkıda bulunacak “Kuzey Kafkasya Üzerine Düşünceler”in ilgiyle takip edileceğini ummaktayız.  

M. Aydın Turan

Mayıs 2004-İstanbul  

(1) Örneğin “Promethe Birliği”ne dahil Kafkasya teşkilatlarının “yaşamsal çıkarların korunması” hedefiyle 14 Temmuz 1934’de Brüksel’de imzaladığı “Kafkasya Konfederasyon Anlaşması”nı, düzenlenen bir toplantıda Balo Bilatti “Kafkasya Konfederasyon Misakı’nın Ehemniyeti” başlıklı anlatımla değerlendirmiştir. (Bkz: “Varşova’da Kafkasyalılar”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1934, No:7, s:29). M. Emin Resulzade, Ali Merdan Topçubaşı (Azerbaycan), Noe Jordania, Akaki Çhenkeli (Gürcistan), Mehmet Girey Sunç, İbrahim Çulik ve Tausultan Şakman (Kuzey Kafkasya) tarafından imzalanan anlaşma, her bir Kafkasya cumhuriyetinin, milli karakter ve mülki bütünlüğünü muhafaza ederek katılacağı, dışta tüm cumhuriyetler namına hareket edecek “Kafkasya Konfederasyonu”nu öngörüyordu. Projeye göre, müşterek siyasi ve gümrük sınırları olacak bu devletin dış politikası konfederasyonun yetkili organlarınca idare edilecek, sınırların korunması bu yapıya dahil cumhuriyetlerin ordularından oluşan ve tek kumanda altındaki “konfederasyon ordusuna” bırakılacak, cumhuriyetler arasında çıkabilecek ihtilaflar tüm kararlarına kayıtsız şekilde uyulacak “Konfederasyon Yüksek Mahkemesi”nce çözümlenecek, bu esaslardan hareketle uzmanlar tarafından anayasa projesi hazırlanacaktı. (Tam metni için bkz: “Kafkasya Konfederasyon Misakı”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1934, No:3, s:7-8). 10 Şubat 1935’te Varşova'da Promethe Kulübü binasında, Azeri siyasetçi Ali Merdan Topçubaşı için yapılan anma toplantısında KDHP’ni temsilen bulunan Balo Bilatti  (Bkz: “Ali Merdan Bey İhtifali”, Kurtuluş, 1935, No:4, s:124-125); 28 Mayıs 1938’de Azerbaycan’ın yirminci bağımsızlık yıldönümü merasimine sahne olan “Varşova Şark Enstitüsü” binasında bulunuyordu. “Varşova Şark Enstitüsü” başkanı Sedletski tarafından açılan törende Kırım adına Cafer Seydahmed'in mektubu İbrahim Otar tarafından okunmuş ve çeşitli örgüt temsilcileri konuşma yapmıştı. Ukrayna kolonisi adına Kovalski ve İdil-Ural muhacereti adına Ayaz İshaki’nin ardından Balo Bilatti “hazirunu Kafkasya milletlerinin kısaca tarihi, yurtta ve muhacerette yapılan istiklal mücadelesi ve esaretten gelen binbir fecayi ve rus-bolşevik mezalimi ile aşina eden” yirmi dakikalık konuşmasını Leh dilinde yapmıştı (Bkz: Kurtuluş, 1938, No: 44, s:1207 (21).

(2) Balo Bilatti – “Milli Hareketlerin İdeolojik Esasları”, Gortsı Kavkaza, Varşova, 1934, No:50, s:2-7.

(3) Balo Bilatti – “Federatif Devletin Esasları”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1935, No:11-12; s:2-5.

(4) Balo Bilatti –  “Millet ve Dil”, Severnıy Kavkaz, Varşova, 1935, No:15, s:2-4.

(5) Balo Bilatti – “Milli Merkeziyetçilik”, Natsionalnaya Mısl, Varşova, 1937, No:3, s: 6-7.                                        

 

Introduction 

The book you are about to read is made up of certain of the abridged articles that appeared in the periodicals published by a refugee organization called “The Popular Party of the Highlanders of  Caucasus” (PPHC) that played an important role in North Caucasia’s fight for independence between 1926-1939. 

The articles written by Balo Bilatti, a member of the Oset family that migrated from the country during the subjugation process of Northern Caucasia by the Bolshevik Russian’s give to understand that he has a profile quite apart from his contemporaries.  

Although being engineering educated like many of his friends in arms, Bilatti was considered as the most important individual to deal with the theoretical foundation of the PPHC movement after the role of Ahmet Tsalikkati, who died in the fall of 1928. Bilatti, who became a prominent figure as such kept in touch with the sociological and political currents of the period and followed up the rooted philosophical schools, emerges in the thirties as one of the personalities with the strongest political background, among Northern Caucasia’s refugees. 

Balo Bilatti, who has written a great many articles under his own and under different permanents, not only represented on various platforms the “The Popular Party of the Highlanders of  Caucasus” (1), but also took part as from 1935 in the management of the “Prometheus Unity” that appeared as on upper agency of the refuse organizations of the peoples dominated by Soviet Russia. Bilatti also undertook the editorship of “Priziv”, one of the many magazines published by the “The Popular Party of the Highlanders of  Caucasus” for some compulsory reasons simultaneously with “Severniy Kavkaz”, being a double issue that appeared for May-June 1938. 

After Polonia was occupied by the Germany, Balo Bilatti left Warsaw on September 6, 1939 by two cars and accompanied with a protector group that had been assigned to him by the Polish government, together with the Prometheus leaders including M. Said Şamil, Ayaz İshaki, M. Emin Resulzade, Edige M. Kirimal, Mirza Bala and Ali Azertekin to reach Romania on September 17, 1939.  

Following the World War II Balo Bilatti, who contributed his efforts to the publication of the magazine called “Kavkaz” together with Alihan Kantemir and Ahmet Nabi Magoma, undertook in the United States where he settled the representation of the magazines “Kafkasya” (Der Caucasus) and “Birleşik Kafkasya” (Vereinigtes Kaukasien), and died in 1970. 

The form articles by Bilatti we have edited for publication are complementary ones that appeared previously in PPHC periodicals. The said articles entitled “Ideological Principles of National Movement” (2), “Principles of the Federative States” (3) “Nation and the Language” (4) and “National Centralism” (5) carry the marks of the period during which they were composed of and evolved around such issues as the “creation of a state” and “creation of a society” that constituted the scope of interest of the author.  

Hoping that “Thought on Northern Caucasia” that will contribute to a large extend to the work undertaken on the historical development of the United Caucasus Movement will be interest to those concerned. 

M. Aydın Turan

Mayıs 2004-İstanbul 

(1) For instance in a lecture entitled “Importance of the Caucasian Confederation Pact” Balo Bilatti had appraised at a meeting the “Caucasian Confederation Pact” signed bye the Caucasian organizations included in the “Prometheus Union” with a view to “protecting the vital interests” (See “The Caucasians in Warsaw”, Severniy Kavkaz, Warsaw, 1934, No.7, P.29). The Pact signed by M. Emin Resulzade, Ali Merdan Topçubaşı in the varm of Azerbaijan, Noe Jordania, Akak Çhenkeli in the name of Georgia and Mehmet Girey Sunç, İbrahim Çulik and Tausultan Şakman in the name of Northern Caucasia provided for a “Caucasian Confederation” in which each Caucasian Republic will take hand by preserving its national character and territorial integrity and the Confederation acting externally in the name of all the republics. Under the protect, the foreign policy of this state which was to have joins political and customs boundaries was to be conducted by the confederation’s authorized organs and the defence of its borders to be left to the care of a “Confederation Army” formed by the armies of the different republics and placed under a single commands, while any dispute arising between the republics being dealt with by the “Confederation’s Supreme Court” whose decisions are to be considered final and finally a constitution was to be drawn up on basis of these data by experts. Under the pact Armenia was also to join the Confederation (for a full text see “Caucasian Confederation’s Pact”, Severniy Kavkaz, Warsaw, 1934, No.3, P.7-8.) Balo Bilatti who attended on behalf of PPHC the meeting held on Feb.10, 1935 in Warsaw at the Prometheus Club in Commemoration of the renowned Azerbaijani politician Ali Merdan Topçubaşı (See: “Ali Merdan Bey’s Jubilee” Kurtuluş, 1935, No.4, P.124-125.) was also present on My 28, 1938 at the ceremony held at the “Warsaw Oriental Institute” for the 20th anniversary of Azerbaijan’s independence. The President of the Institute Sedletski opened the ceremony at which Cafer Seydahmed’s letter was read on behalf of Crimea by Ibrahim Otar and representatives of various organizations delivered speeches. They were followed by Kovalsky who spoke on behalf of the Ukranian colony. By Ayaz Ishaki who addressed the meeting on behalf of the Idil-Ural immigration followed by Bilatti who made a twenty minute address in Polish in which he informed briefly the audience about “the history of the Caucasian nations, the struggle carried out within the country and abroad for independence, the innumerable calamities brought about bye slavery and Russian Bolshevik atrocities.” (See: Kurtuluş, 1938, No.44, P.1207 (21).

(2) Balo Bilatti - “Ideological Principles of National Movements”, Gortsi Kavkaza, Warsaw, 1934, No.50, P.2-7.

(3) Balo Bilatti - “Principles of the Federative State” Severniy Kavkaz, Warsaw, 1935, no.11-12, P.2-5.

(4) Balo Bilatti - “Nation and Language”, Severniy Kavkaz, Warsaw, 1935, No.15, P. 2-5(

5) Balo Bilatti - “National Centralism”, Natsionalnaya Misl, Warsaw, 1937, No.3, P.6-7.                             

 

 

 

 

 Milli Hareketlerin İdeolojik Esasları 

 

 

Milli kurtuluş hareketi ideologlarının genellikle dayandıkları esas, milletlerin istiklal hakkıdır. Bu haktan onlar, sadece faaliyetlerinin yapısal kısmına hukuki bir şekil vermek amacıyla da yararlanırlar. Milletlerin istiklali prensibi yeni değildir. Daha XVII. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış ve o zaman için yeni olan rasyonalizm gibi çok kuvvetli felsefi akımların esaslarını çizen düşünürlerin eserlerinde, istiklal prensibinin ilk aşamalarına rastlamaktayız. Rasyonalist ekol taraftarları, tüm ilmi sahalarda yapılan buluşların (Newton, vs.) etkisi altında “insan aklının başaramayacağı hiç bir şey yoktur” gibi bir görüşe ulaşmışlardı. İnsan aklını gereğinden fazla takdir o dereceye gelmiştir ki, rasyonalistler, “aklı” yüksek bir kuvvet ve tabiatın bütün esrarını anlamakta sonsuz bir kabiliyete sahip kabul etmekte tereddüt göstermiyorlardı. Onlara göre her şeyi yapabilen ve her şeyden güçlü olan insan aklı, yaşamımızı yönlendirmede yegane belirleyici olmalı; akli muhakeme yoluyla esasa bağlanmayan şeyler tamamen atılmalıdır. 

Bu noktadan hareketle rasyonalistler, zamanın politik-toplumsal hayatına ait kuralları ve aklın en basit anlayışına ters gördükleri dinsel dogmaları (nassları) şiddetle eleştirmeye başladılar. Onlara göre, gerek din, gerekse devlet hayatında varolan toplumsal ve siyasi şekiller aklın isteklerine zıt ve insanlığın gelişmesini durduran eskimiş prensiplerdi. Bunun için de onlar mantıklı düşünceyle elde edilen ve akla dayanan yenilikler istiyorlardı. Bu tarz görüşler, bilhassa başta tanınmış John Locke olmak üzere İngiliz rasyonalistlerince XVII. asrın sonlarında ve XVIII. asrın başlarında ileri sürülmüştü. 

O sıralarda İngiltere’de iki politik akım çarpışıyordu. Bir tarafta muhafazakar akımın kurucusu Stuart hanedanının mutlakiyetine taraftar olanlar, diğer tarafta da liberaller, parlamentarizm ve Hanover hanedanı yanlıları vardı. Bilindiği gibi bu mücadele liberallerin zaferiyle neticelenmişti. Stuart hanedanı kaldırarak, İngiliz tahtına III. William d’Oranges getirilmişti. Yeni kral “İngiltere halkının hürriyet beyannamesini” imzalamak suretiyle,  parlamentodaki temsilcilerin şahsında, halkın bütün haklarını tanıyordu. Bu ihtilali sağlam temellere oturtmak amacıyla John Locke “Halk İdaresi Üzerine Denemeler” isimli bir eser yayınladı. Locke, eserinde monarşinin kökenine ilişkin yeni bir kuram ortaya atarak, monarşik otoritenin mutlakiyet yanlılarınca zannedildiği gibi tanrıdan değil, halk iradesinden geldiğini ispat ediyordu. Locke’un çalışmasına göre, kral halkın kendisine verdiği vekalet sınırlarını aşarsa ve despot bir yönetime kalkışırsa “tabii hukukun baskılarına yol verdiği için azledilebilir”di. İngiliz düşünürlerinin bu görüşleri o zamanki Avrupa’da yaygınlık kazanmış, özellikle Fransa’da sıcak ilgiyle karşılanmıştı. Nitekim sonraları bu düşüncelerin yaygınlık kazandığı ve geliştiği yer de Fransa oldu.  

Fransa’da rasyonalizm ekolünü sürdürenler Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Diderot, d’Alembert ve diğer ansiklopedistlerdi. Bunların şahsında, rasyonalizm ateşli taraftarlar bularak gelişmişti. Ansiklopedistler, İngiliz rasyonalistlerinin düşüncelerini pratiğe aktararak, kendi bakış açılarını Avrupa toplumlarına mal etmeyi başarmışlardı. Fransız düşünürleri, İngiliz düşünürlerin halk hakimiyetine bütünlüğü ve tüm haklarının ilk kaynağı olan halk hakkındaki görüşlerini tahlil ederken çok daha ileri gidiyordu. “Kanunların Ruhu”nda, zamanın siyasi  sistemlerini inceleyen Montesquieu, en iyi siyasi sistem olarak, vatandaşlara tam bir hürriyet sağlayabilecek sistemi kabul etmektedir. Rousseau ise, “Sosyal Mukavele”sinde insanların hür ve bağımsız olarak dünyaya geldiklerini, dolayısıyla, kral da dahil olmak üzere hiç kimsenin halkı tazyik ve baskı altına almaya hakkı bulunmadığını ispata çalışıyor. Rousseua’a göre, halkı çeşitli tabakalara ayırmak insanlığın doğal hakkına ters harekettir ve zararlı sonuçlar doğurur. Bu zararlar, diğer tabakaları baskı altına almak için, cemiyetteki belli bir tabakaya dayanmak isteyenlerin zihniyetinden kaynaklanan zararlardan hiç de aşağı değildir.  

Görüldüğü gibi, bütün bu kuramlar, esasen ayrı ayrı fertlerin menfaatlerini korumaya yönelik olmuş, ferdin çıkarları adına sosyal reformlar talep ederek, her vatandaşın hürriyet ve hak davası fikrini ileri sürmüşlerdir. Düşünürlerin bu fikirleri, etkilerini göstermekle gecikmemiş ve bir çok ülkede yankı yapmıştır. Fransız ihtilali başta olmak üzere, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda beliren toplumsal içerikli ihtilallerden hareketle, uluslararası hukuk kuralları ve milletlerin bağımsızlık hakları, hep bu düşünürlerin etkileriyle meydana gelmişti. Kişi hakları, bir bütün olarak, halk ve milletlere de geçerli kılınmıştı. 

Milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesi, pratikte ilk defa 1776 yılında Birleşik Amerika’nın siyasi bağımsızlık savaşı sırasında uygulanmıştı. Bu savaşın ideologları İngiliz rasyonalistleri ile Fransız ansiklopedistlerinin prensiplerden ilham alarak hareket ediyordu. Onlar da insanların özgür doğduklarını söylüyor ve hakimiyetin halktan çıktığı düşüncesini savunarak, ayrı ayrı fertlerden çok, bir bütün olan halkın hakkından bahsediyorlardı. 

İngiliz kolonileri olan Kuzey Amerika’da, bağımsızlık haklarını belirlemek için yazılan bildirgede milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesi çok net ve somut tarzda formüle edilmişti. Öyle ki, bu beyanname, çağdaş milli kurtuluş hareketleri için de mükemmel bir örnek oluşturuyor. Bununla beraber, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurtuluş hareketi, kavimsel özelliklerin yeni bir milletin oluşması sürecinde her zaman önemli bir belirleyici olamadığını da göstermektedir. 

Daha sonraları, bu ilke ve dereceye kadar, I. Napolyon’un hakim olduğu dönemlerde de kendini göstermiştir. Avrupa’nın siyasi haritasını değiştiren I. Napolyon sıklıkla bu prensibe dayanmıştır.  Yanı sıra, Viyana Kongresi de (I. Napolyon’a nazaran daha bozulmuş bir şekilde olsa bile), bu ilkeden yararlanmıştır. O günlerin Fransa karşıtı koalisyonu, söz konusu prensibe dayanarak İsviçre ve bazı İtalyan ve Alman devletlerinin bağımsızlıklarını güvence altına almıştır. Daha sonraları, 1821 yılında, aynı bağımsızlık prensibi şiarı altında Yunanlılar özgürlük mücadelelerini başlatmış ve 1829 yılında başarıya ulaşmışlardı. 1822’den itibaren orta ve güney Amerika’daki İspanyol ve Portekiz sömürgeleri birbiri ardına bağımsızlıklarını ilan etmiştir. 1839’da Belçika’da aynı olay gerçekleşmiştir.

XIX. yüzyılın politik yaşamını aydınlatan sayfaları incelediğimizde, meydana gelen siyasi olaylardan çoğunun milletlerin bağımsızlığına yönelik olduğunu görürüz. XIX. yüzyıldaki milli hareketler iki yol takip etmiştir: Bunlardan biri, büyük devletlerden ayrılarak, baskıdan kurtulmak için esir milletlerin vücuda getirdikleri akımdır. Vaktiyle Avusturya, Osmanlı ve Rusya sınırları dahilinde beliren ayrılma hareketleri buna örnektir. Diğeri ise, küçük devletlerin daha büyük siyasal yapı haline gelebilmek için birleşmeleri hareketidir. Almanya ve İtalya’da olduğu gibi.... 

Milli bağımsızlık hareketleri Avrupa’nın uygar bölgelerinde ve Amerika’da şu veya bu tarzda olumlu sonuçlar verirken; Doğu Avrupa’da, Rusya sınırlarında esir milletlerin doğal eğilimlerine karşı amansız bir mücadele yapılıyordu. Lehlerin, Finlerin ve başkalarının bağımsızlık uğrundaki girişimleri acımasızca eleştiriliyor ve sonuçta binlerce vatandaşın kanına mal oluyordu. 

Fakat aynı zamanda, Rusya, dışta milletlerin bağımsızlık hakkını savunuyor ve bencil amaçlar güden dış politikası adına bu prensibe dayanıyordu. Mesela, XIX. yüzyılın sonlarında Yunan yurtseverlerine her türlü yardımda bulunan kişi, imparator I. Alexandr olmuştur. Aynı şekilde “Slavları koruma” bahanesiyle Balkanlarda harekete geçen devlet Rusya olmuştur. Kendi memleketi dahilinde aşırı bir merkeziyet sistemi kurarak, silah gücüyle birçok milleti ilhak eden ve bu milletlerin hareketlerini vahşice bastırmadan çekinmeyen Rusya, dışta kendisine “kardeş”  olan ve olmayan milletlerin hürriyetlerinin savunucusu kesiliyor ve onların hareketlerine yardımda bulunuyordu.  

Milletlerin istiklali prensibinin daha geniş surette uygulanmasına en nihayet günümüzde, yani savaşan koalisyonun bencil niyetlerini gizleme amacıyla bu şiarı ortaya attıkları sırada şahit oluyoruz. Milletlerin bağımsızlığı ilkesi daha açık şekilde Wilson’un 14 maddelik ünlü beyannamesinde ileri sürülmüştür. Bilindiği gibi bu beyannamede, mağlup, galip ve yeni oluşan milletlerin yazgısını çözümlemede esaslı bir rol oynamıştır. 

Görüldüğü gibi, milletlerin istiklali ilkesi birçok millet ve devletin tarihsel yaşamında önemli bir faktör olmuştur. Bu hak, yalnız bir halkın ortak çıkarlar etrafında birleşerek kendisini bir millet olarak algıladığı zaman, dinamik bir kuvvet haline gelebilmiştir. Milletlerin bağımsızlık hakkı, insan hakları ve vatandaşlık hukuku gibi düşüncelere değer kazandıran, XVII. ve XVIII. yüzyıllardaki felsefi akımların ürünlerinden başka bir şey değildir. Kuzey Kafkasya da, kendi bağımsızlık savaşında milletlerin bağımsızlık hakkı ilkesinden hareket ediyor ve ona dayanıyordu. Kuzey Kafkasya kurtuluş hareketi bu haktan yararlanarak, bütün Kuzey Kafkasyalıların milli birliğine dayanmaktadır. Kuzey Kafkasyalılar tek millet gibi hareket ederek, haklı milli arzularının gerçekleşmesine çalışıyorlar. 

Rus hükümeti Kuzey Kafkasya’yı işgal ettikten sonra, öncelikle, Kuzey Kafkasyalılarda ortak niteliklere ve yazgıya sahip olduklarına dair şüphe uyandırmaya çalıştı. Böylelikle, netleşmeye başlayan milli ideolojiyi manevi dayanaklarından mahrum bırakmak istiyordu. Bu maksatla, bir sürü “bilim emekçileri” seferber edilerek Kuzey Kafkasyalıları “tetkike” koyuldu. Asırlık gerçekler tahrif edilmeye başlandı. Rus emperyalizminin menfaatleri doğrultusunda, mahkum halkın “değişik ırk ve kavimden” oluştuğu hakkında bütün dünyada yalan bilgiler ve uyduruk kuramlar yayıldı. Rusya’nın sömürgeci sisteminin zorba metotlarını Kuzey Kafkasya’da pekiştirmek gayesiyle muhtelif “araştırmacılar” ilmi değeri olmayan kitaplarında Kuzey Kafkasya’da vahşi ve yarı vahşi kavimlerin bulunduğunu kanıtlamaya çabalıyordu. Bu “araştırmacılar”a göre, “vahşi” kavimlerin tek uğraşları “bitmek bilmeyen düşmanlık ve kendi kendilerini yok etme” idi. “Bunlar devlet kurmaya kesinlikle uygun değildi”ler. Dolayısıyla “araştırmacılar”a göre, Rus hükümetinin çok sert, fakat babacan himayesine muhtaçtı. 

Bu çürük kuramı olaylarla desteklemek için Rus hükümeti, Kuzey Kafkasyalıların birleşik cephesini parçalamaya ve 150 yıl boyunca Ruslarla gerçekleştirilen savaşlarda Kuzey Kafkasyalılarla güç veren birliği kırmaya çalışıyordu. Satılık adamlar elde ederek, halkın bir bölümünü diğer bölüme karşı ayaklandırmak suretiyle ortak yaşamı bozmaya, halk tabakaları arasında düşmanlıkları körüklemeye, özellikle kabileler arasında karşıtlıklar yaymaya gayret sarf ediyordu. 

Tüm bu tedbirler, Rus “alimlerin” ilmi eser diye ortaya attıkları hezeyanlarla birlikte, Kuzey Kafkasya hakkında bilgisi olmayan veya sınırlı bilgi sahibi çevre üzerinde Rusya’nın istediği etkiyi yapıyordu. Bu etkilere kapılanlar yalnız yabancılar değildir. Ne yazık ki, kendi halkımız arasından çıkanlar da vardır. Bereket versin ki, “Rus alimlerinin” ağına düşenler parmakla sayılacak kadar azdır.

Burada bilimsel değerden mahrum ve bencil maksatlarla alelacele ortaya konulan kuramları araştıracak değiliz. Çünkü, bunların çoğu zamanla çürümüş ve ortadan kalkmıştır. Mevcut olanlar da yok olmak üzeredir. Bu makalede özellikle, bütün milli kurtuluş hareketlerini doğuran ve halkın ruhunu koruyan olayların içeriğini ve Kuzey Kafkasya’daki yansımalarını araştıracağız. 

Bahsedeceğimiz olay, belli bir halk topluluğunun kendi milli birliğinin farkında olması, kendisini bir millet olarak algılaması ve bununla ilgili halde, yalnız kendi camiası dahilinde hür yaşamak arzusudur. Pratikte bunun gerçekleşmesi, ancak milliyet bilincine sahip zümrenin kendi devlet sınırları içinde yaşamasıyla mümkündür.  

Bu şuur nasıl bir faktördür? Milli duygu ve millet nedir?  

“Millet” mefhumunun tarifi ve bu kelimenin ifade ettiği gerçek anlam üzerinde sosyologlar ve sosyoloji ilmine yakın diğer ilimlerle uğraşanlar uzun süredir çalışmaktadır. Bugün hemen herkes tarafından kabul edilen ve uzun uzadıya süren tartışmalar sonucunda belirlenen tarif, hiç şüphesiz tarihin farklı devirlerinde, beynelminel devlet ilişkilerine göre değişik aşamalardan geçmiştir. 

Şuna da işaret edelim ki, gerek eski devirde ve gerekse orta çağlarda, hatta XIX. yüzyıla gelinceye kadar yeni dönemlerde bu mesele üzerinde hemen hiç durulmamıştır. Söz konusu devirlerde daha başka ilkeler üzerine kurularak, bu tarife pek de ihtiyaç göstermeyen diğer koşullar çevresinde gelişmişlerdi. Bu sebeple ilim adamları, bu meseleye çok az ilgi göstermekle yetinmişlerdi. 

Yalnız XIX. yüzyılın ilk yarısında, milletlerin bağımsızlık arzusu etrafında meydana gelen olaya, bilim çevreleri kurumsal esaslar aramaya ve milli bağımsızlık hareketini yönlendiren iç ve dış faktörleri belirlemeye, bunları açıklamaya yönelmiştir. Elde edilen bilimsel fikirlere dayanılarak “millet” mefhumunun izahına girişilmiştir. 

Bu alanda yapılan ilk denemenin pek başarılı olduğu söylenemez. İlk başlarda daha fazla önem verilen şey, kök ve kan yakınlığı idi. Başka bir deyişle kavimsel ve ırksal özellikler ön plana çıkarılarak “millet” kavramı açıklanmak isteniyordu.Halbuki, çoğu defa gerçek, bu tarz bir tarife hiç de uygun düşmüyordu. Bu kuram, mevcut milletlerin son derece karmaşık şekli ayrılıklarını izahtan ve bu milletlerin kökenini belirlemekten acizdi. Zira, gerek kavimsel ve gerekse ırksal unsurlarla karışarak uzunca sürede kristalize olan muhtelif milletleri bu tarifle açıklamak ve tahlil etmek mümkün değildi. 

Genel bir kural olmak üzere şuna da işaret edelim ki, büyük sayılan milletler, nicelik bakımından muhtelif unsurlardan meydana gelmiştir. Örneğin İtalyan milleti Etrüks, Eski Roma, Kelt, Yunan, Germen, Arap vs. gibi milletlerin bir karışımı olarak vücut bulmuştur. Fakat İtalyan milletini oluşturan bu çeşitli unsurlar, uzun asırlar boyunca hayat kazanında o derece kaynaşmıştır ki, bugün İtalyan milletini bütünleşmiş bir kütle ve millet gibi kabul etmekte kimse tereddüt etmiyor. Aynı şey Hall, Romalı, Kelt vb. kavimlerden oluşan Fransa için de söylenebilir. Rus milleti de Slav ve Slav olmayan Ugro-Fin, Moğol vs. kavimlerden meydana gelmiştir. Yeni milletler ise, mesela Kuzey Amerika, hemen hemen tüm ırk ve milletlerden teşekkül etmiştir. 

Bütün bu örnekler, “millet” kavramını tarif ederken ırksal ve kavimsel esaslara dayanmanın kesinlikle doğru olmadığını açıkça göstermektedir.  

Daha sonraki araştırmacılar, daha başarılı ve iyi bir tarif bulabilmek arzusuyla dil ve din gibi nesnel belirtilerden hareket ederek bu faktörleri tetkike koyuldular. Böylelikle gerçeğe daha yakın bir tanım bulacaklarını umuyorlardı. M. Block, Blunchli, Schaffle ve başta tanımış P. S. Mazzini olmak üzere bütün İtalyan kuramcılar bu ekole mensuptu. 

Mazzini’nin tarifine göre, millet, aynı sınırlar dahilinde yerleşik, kök, dil, adet, ortak yaşam ve politik bilinç itibarıyla özdeş, birleşmiş tabii bir halk topluluğudur. Görülebileceği gibi, bu tanıma dahil edilen bazı unsurlar ve faktörler önceki satırlarda tahlil edilmiştir. Dolayısıyla bunlar üzerinde tekrar durmayacağız. Yalnız yukarıdaki tanımda önemli bir yer işgal eden dil faktörüne dikkat edelim. Bu tanımı savunanların hemen hepsi, milletin teşekkülünde dil faktörüne mühim bir yer ayırmaktadır. 

Nitekim, tanımı veren Mazzini de aynı perspektiften hareket ediyor. Yalnız şu var ki, Mazzini tezini, geçen yüzyılın ortalarında, birkaç parçaya bölünerek kısmen mahkum bulunan İtalyan halkının bir millet olmaya başladığı, birlikte yabancı boyunduruğundan kurtulmaya çalıştığı bir sırada ileri sürmüştü. Bu hareketin ideologlarından biri olan Mazzini, tezinde her şeyden evvel İtalyan milletini kastediyor ve onun çıkarlarından hareket ediyordu. Mazzini, formülünde İtalyan milletini birleştirecek faktörleri şekillendirmek istediği için kuramını, bu birleşmeye yardım eden belirleyiciler üzerine kurmuştu. Bunun içindir ki, Mazzini’nin tanımı taraflılıktan kurtulamamış ve her yerde uygulanabilmekten çok uzak kalmıştır. 

Milli bir öğe olması itibarıyla dil birliğinin, Mazzini ve takipçilerinin sandıkları gibi pek de büyük ehemmiyeti yoktur. Örneğin İngiliz, İrlandalı ve Kuzey Amerikalılarda olduğu şekilde aynı dili konuşan milletler vardır ki, bunları aynı millet gibi telakki etmek kimsenin hatırına gelmez. Aynı şey Norveçli, Danimarkalı, İspanya İspanyolları ve bunların güney  Amerika’daki kolonilerine ilişkin olarak da söylenebilir ki, buralarda resmi dil hala İspanyolcadır. 

Bununla birlikte, biz aynı dili konuşan milletlere rastladığımız gibi, birkaç dil grubundan meydana gelmiş, çok dilli milletlere de rastlıyoruz. Mesela İspanyol ve Katalonlardan ibaret İspanyol milleti; Fransız ve Bretonlardan ibaret Fransız milleti; Alman, Fransız, İtalyan ve Retoromanlardan müteşekkil İsviçre milleti, hepsi çok dilli milletler grubuna dahildir. Hatta Prof. Jellinek daha da ileri giderek Alman dilinin iki lehçesi (Hochdeutsch ve Niederdeutsch) ve Fransız lehçeleri (Kuzey Fransa ve Provansal lehçeleri) için ayrıca bağımsızlık hakkı tanıyor. Zira, profesöre göre, bu lehçeler arasındaki fark o derece önemli ki, bunları ayrı birer lisan gibi kabulde tereddüt edilemez. İşte görülüyor ki, bütün bu “muhtelif diller” Fransız ve Alman milletinin birliğine hiç de engel değildir. 

Mazzini’den sonraki milli mesele kuramcıları gerçeğe daha fazla denk düşecek bir tanım bulmak yolunda çalışmıştır. Yeni çağ araştırmacıları “millet”in oluşumunda rol oynayan faktörlerin öznelliğine ağırlık verdiler ki, sonuçta bu kavramı hakkıyla ifade edecek yeni bir milli hareket kuramı vücuda getirdiler. 

Bu kuramın en ileri gelen savunucularından biri E. Renan’dır. Renan “Qu’est-ce que la nation”  isimli eserinde Mazzini’nin tezini çürüterek şunları söylüyor: “İnsan bir nehrin akışı ve dağ silsilesi gibi, ne kendi ırkının ve ne de kendi dil ve dininin esiri olamaz... Millet denilen şey, manevi şuuru doğuran sağlam ruhlu ve sıcak kanlı insanların büyük yığınıdır”. 

Aynı perspektif Prof. Gumplowicz tarafından da savunulmaktadır. Gumplowicz’e göre millet, kavimsel bir kavramdan çok, asırlar boyunca oluşmuş ve yerleşmiş tarihsel bir kavramdır. Ve milli birliğin temelini teşkil eden nokta ruhidir ve bu da ancak dilin yardımıyla ifade edilir. 

Bu söylenenleri Viyana’da devletler hukuku profesörü Jellinek daha açık bir kesinlikle ifade ediyor. Renan’ı takip eden Jellinek’e göre milletin oluşumunda önemli olan şey, dil, köken, din gibi nesnel belirtiler değildir. “Millet”in tanımında bunlar esas alınamaz. Asıl temel, bizi son hedefe götürebilecek öznel belirleyicilerdir. Herhangi bir halk kendisini her türlü karışma eyleminden korumaya muvaffak olduğu takdirde bile, bunu ancak tarihi kader birliğini ve belirli kültürel öğeleri koruma suretiyle yapabiliyor. Hatta kabile birliği bile kendi başına birleştirici bir amil olamaz. Zira tam bir birlik için kabile bağı bilincini ortaya çıkarabilecek hislerin mevcut olması lazımdır. Viyanalı alimin fikrine göre, milli şuur ve millet kavramının içeriği dinamik niteliktedir. Milli camia mensupları arasında kültürel birlik kuvvetliyse, aynı şekilde milli gelişmenin tarihsel sürecinde birleştirici öğeler de fazla ise, milli duygu da güçlü demektir. 

Bütün bunları açıkladıktan sonra Jellinek “millet”in tanımını yapıyor ve diyor ki; “Ancak özel, kültürel unsurlara, ortak tarihi geçmişe dayanan ve kendisini diğer gruplardan ayrı gören insan gruplarına millet denilebilir”.

More in this category: KUZEY KAFKASYA (1917-1970) »
Samsun BKD Arşivi Samsun BKD Kütüphane Kitap Kuzey Kafkasya Üzerine Düşünceler